24 Kasım 2013 Pazar

MELİS KUTLU İLE HAFTASONU

MELİS KUTLU 

       Dün Fransızca bilen yeşil atkı, “Kedi”deydi. Sokak Yayınları rica etmiş,
Hikâye Çöplüğü'nü karıştırmış. Bulduklarını söylemedi ama; sırmış.
                         Merak edenler biraz daha bekleyecek. 

               

    Siz iyisi mi  anılarınızı tazeleyin, anı yoksa dağarcığınızda hemen en yakın kitapçıdan edinin.

16 Kasım 2013 Cumartesi

SEYAHATE TEŞVİK FONU OLUŞTURULSUN!



Şimdi
Kim olduğum için sevilmesem de
kim olmadığım için sevilmekten korkarak
Meksika sınırına iki saat mesafede
tekrarlayıp duruyorum kendi kendime
bir Meksika sınırı lazım her memlekete
Meksika’nın kendisine de (Mehmet Efe) 

      Yirmili yaşlardayken önce Moskova'ya gitme konusunda teşvik edildim. Gerçi insanlar çok daha önceden davet ediliyordu ama benim kervana dahil olmam tevellüt sebebiyle geç oldu. On yıl kadar sonra övülen ve gidilmesi gereken yer, Tiran'dı. Arnavutluğun turistik cazibesine yönelik bu iddialar açıkçası pek ilgimi çekmedi. Zamanla durulan bu birilerini bir yerlere gönderme ruh halleri, 90'ların ortalarından itibaren Umre ve Hac'ın ya da İran'ın pek cazip olduğu konusunda hemfikir olmuştu. Dün Akit gazetesinin Atatürk fotoğrafı üzerinde oynayarak yaptığı bir çalışma Facebook'ta yayılmaya başladı. Yayılmasıyla birlikte altına yazılan yorumları okuyunca o duruldu sandığım ruh hallerinin sonunda kendini bulmuş, “Maksat gezmek olsun nereye giderseniz gidin, yeter ki gidin!” demeye başlamış olduğunu anladım. Hatta cepheyi genişletmiş yan bakanları da kervana dahil etmişler. İçim rahatladı, artık sadece gitmek yeterli olacak. Romatizmalı adamı ekvatora göndermeye çalışma dönemi sona erdi!
        Gezmeyi herkesten biraz daha fazla sevdiğim söylenebilir. Hele ki elbirliğiyle açık hava tımarhanesine döndürme becerisini gösterdiğimiz ülkede ikamet etmek benim için de mana ifade etmemekte. İrili ufaklı, cepheli cephesiz, gezmemi(zi) bu kadar çok isteyen insanlarıngösterdiği yakınlıktan dolayı gözlerim yaşarsa da bir sorun var: -Git git, demeyi bırakıp lütfen uçak ve otel rezervasyonlarını da yapıversinler; kendi imkânları kısıtlıysa Âli Devletimiz el atsın, kaynaktan kesme yoluyla toplasın paraları. Bize vermelerine de gerek yok otel ve havayolu şirketleriyle kendi aralarında hesap görebilirler. Kişisel talebim üç seçenekli tercih formu olması. Havaalanında elimize tutuşturulsun ki heyecanı bol olsun. Sırrakalem, “öbür tarafın” da seçenekler arasında olmasını isteyebilir. Ciddiye almayın lütfen, alacaksanız da benim listeme seçenek olarak eklemeyin.
        Kimseyi sevmek zorunda değilim... bir düşünce ya da inancı kutsal saymak, herhangi bir kişiyi kutsal babam, kurucu atam olarak kabul etmek zorunda da değilim. Bunların tamamı kişisel tercihler ve inanışlardır. Eleştiri denen nane sert olabilir hatta içinde hakarete varacak sözleri ve çizimleri de içerebilir. Eleştirinin sanatsal değerini gösteren, “estetik” tir. Estetik değilse, kabadır. Gerçi kabalığın da sanat olduğunu söyleyenler var ama ben pek katılmıyorum. O ürün, eser her neyse; gülsek de gülmesek de, beğensek de beğenmesek de, karşı duruşu sergiler. Karşı duruş, HAK'tır. Böylesi durumlarla karşılaştığınızda lütfen alıcı ayarlarınızla oynayıp, iki de bir insanlara Yallah! çekmeyin. Ciddiye alıp, ver lan o zaman masrafları diyebilirler. 

Şiir, Vladimir'in verdiği linkten alıntıdır. Tam yerini bulmuş.

13 Ekim 2013 Pazar

15 Eylül 2013 Pazar

CEMİL KIZI CEMİLE

-Arkanda kedi var...
-Kedi?
-Arkanda.

   Kırkbeş derecelik açı ile sola dönüyorum. Kahverengi parke.. tozlanmaya başlamış paspaslamak gerek.

-Ne kedisi yahu???
-Arkanda oğlum işte.

   Sağdan kırbeş derece. Tozlu parkede değişiklik yok.

-Anne sabah sabah kafa mı buluyorsun?
-Oğlum arkanda, piist.
-Miyavv.

    Bu sefer yüz seksen dereceye çıkarıyorum açıyı. Dolanamıyor peşim sıra, öyle duruyor. Siyah beyaz renkli. Alttan tekir desenleri fışkırmış. Altı yedi aylık, şaşı gözlü... Suratıma bakıyor. Kısa bir miyav. Gözler şaşı. Şaşı.. şaşş...
    Tutunmak için bir yerler de yok ki. Bacaklarımın arasında sırtını kabartıp sürtünürken kuyruğunu baldırıma dolayarak sekiz çizmeye başlamıştı bile.

-Nerden çıktın lan sen?
-Miyavv (anamdan)
-Dün de geldi, dolandı gitti.
-Bravo anne, yeni mi söylüyorsun?
-Şimdi söylüyorum ya işte! Pisst dedim gitmedi.
-O demir bastonu sen anca bize salla. Yatağına çıktı mı görürüm ben seni.
-Aaa çıkmasın yatağa, yastığa.
-Görürsem söylerim.
-Miyav. 

    Vallahi de billahi de suratı babasına benziyor. Nerlerde o baban olacak namussuz, Cemil efendi? Cemille, yaklaşık iki yıl önce kısa da olsa bri maceramız olmuştu. Eve gelmiş, babasının çiftliği gibi postu sermiş, yemiş, içmiş, tuvaletini temizletmiş, tepemize çıkmış, aynen kızı gibi sürtünmüş, oynamış, aşılarını olmuş ve bir gün çekip gitmişti. Hakkımı helal etmiştim etmesine ama pek de koymuştu sonradan hakkında öğrendilerim. Aldatılmış hissetmiştim. Ev ev gezip, yiyip içip yayılıp sonra da çeker gidermiş meğer. Dün sabah, bu şaşı genç kızla da salonun ortasında tanışmış olduk. Önce direndim tabii haliyle balkona çıkardım, bahçeye kadar uğurladım ama götün götün gidişi ve kafasının arkaya dönüklüğünden bu hikâyenin burada bitmeyeceğini de anladım. Öğleden sonra balkondaki saksıların arasından esneyerek çıakrdı kafasını, salına salına geldi, salona girdi, kanepeye uzandı ve uyudu. Yaklaşık iki saat. Arada annemin yastıklarına yerleşmeye çalıştı ama izin vermedim. Kanepeye razı oldu. Akşam dışarı çıktım. Döndüğümde sepetlenmiş kibarca. Bakındım, ne balkonda ne de bahçede izi yoktu. Ama ben bunun babasını biliyorsam ki şaşı gözleri bildiğimi söylüyor, kesinlikle yine gelir. Öyle bir şaşılık yani. Kış yaklaşırken gecelerim yine şenlenecek. Cemilin kızı Cemile, kitaplıktan gecenin bir vakti üstüme atlayacak gibi görünüyor. Aynı babası gibi. 

Cemil'in hikâyesi:                               http://halilektem.blogspot.com/2011/10/kahramanlarin-yolu.html



27 Ağustos 2013 Salı

SÜRMANŞET HATTI

        Sarışın genç kız, cam kenarına ilişmiş. Elindeki telefonun tuşlarına basan parmaklarını yakalamak mesele. Orta sırada oturan kadın, çocuğunu eyleme derdinde. Çocuk hiç durmadan konuşuyor, kadın, yüzüne bakmadan cevaplıyor. Ön sıradaki yaşlı adam şoförü kolluyor. Gözü yolda. Saçları jöle ile dikleştirilmiş, kot pantolonlarının belleri kıçlarının hemen üstünde biten üç genç. Aktarma istasyonunda inip gecekondu mahallesinin yolunu tutacaklar. Yüksek sesle gülüp, sarışını kesiyorlar çaktırmadan. Kapının önünde dikilen, nöbete kalmış mavi yakalı orta yaşlı adamın sabırsız duruşu, eve varmasına az kalmasından. Şoför son servisinde gibi kullanıyor aracı. Varmakla bitmek, halvet olmuş aklında. Uzun saçlı oğlan kulaklığından yayılan müziğin derdinde, ayaklarını koridora uzatmış. Yanındaki kız, kitap okuyor.
         Ayakucu ile yokladım sırt çantasını. Ön koltuğun altında,  yerindeydi. Acele etmeden, otobüsün durakta durmasıyla mavi yakalının peşinden ineceğim, ters istikamete koşarak geçip taksiye atlayacağım, ilk sağdan ara yollara sokacağım taksiyi. Biraz ilerletip sonra bir sol daha ve ineceğim.  Saate baktığım anda sarışın kız, şoför, müzik dinleyen uzun saçlı, gecekondu çocukları, emekli adam, çocuklu kadın, çocuk… Nokta olacak.

20 Ağustos 2013 Salı

ÇAYLAR YAŞAMDAN

         Ama mutlu olamayacağım, dedi. Önündeki çay bardağı ile oynarken, denizin nemine sarınıp tenimizle öpüşen yaz güneşi; gümüşleşmiş saçlarını daha da parlatıyordu. "Her gün işe gidip geleceğim, her ay hesabıma yaşamama yetecek miktarda para yatacak, hastaneye gitmem gerektiğinde endişelenmeyeceğim, buzdolabı dolu olacak hatta belki arabam bile olacak. Ama ben yine mutlu olamayacağım." Şakağımdan süzülen teri sildim. yanağım ile burnumu ayrıan çizgi derin bir vadiye benziyordu. Sakalım sertti, ter damlacıkları serinlik hissi veriyordu. Çok iyi bildiğim bir şeyi söylüyordu tam o anda. Ama ben daha fazlasını, onun bilmediği bir şeyleri daha biliyordum. Mutluluğun bedeli pahalıdır, ücreti ödemeye hazır olmalısın, dedim. Anlamış gibi baktı; emin olamadım.  

12 Ağustos 2013 Pazartesi

AĞUSTOS SIKINTISI



     Evren, yaşamın rahmi; karanlık kucaklar hiçliği. Yalnızlık gırtlakta kılçık. Yutkunmakla çıkmaz. Aksırmak kafi gelmez, nefesin kesilir. Çiftini özlersin, tekliğin kürek mahkumu iken. Bar bar bağırınırsın, ey ses tellerinden yoksun insan! bilinmezliğin dehşetine sarınırsın. 
     Gün sayarken yolun tozu gözüne kaçar. Kan damlası, cam tozu, yanağından süzülür yol olur dudak kenarına. Tadı acı, tuzlu. Yıldızların sağın ter, solu soğuk, kokusu ekşi. Kendini göğü izlerken bulursun, zamanın ipini koparan gecelerde. 
     Beklersin. Sayarsın. Hile yapar, gün çalarsın. Sokak lambası gözünü alır körleşirsin. 
     Sayılar tükenir, güneşler söner, aylar parçalanır, beklemek bile!... biter.
     Bitince de, beş yaşında çocuk tadında kıvama gelirsin. Mutlu olursun. Deniz fenerinde parlar ruhun.  Bir çift küçük ayak, avucunda ısınır. 

6 Ağustos 2013 Salı

FENA... ÇOK FENA

 



                                           Yaklaştırdım bulandı, uzaklaştırdım açıldı.
                                     Konduramadım, dip bucaklara süpürdüm, olmadı.
                                                     Sonunda bu da oldu galiba.
                       Yakın tarihte burnumun üstünde o nesneyi görüp de dalga geçeni vururum.

2 Temmuz 2013 Salı

YALAMAK İYİDİR

    Piyotr, yalamayı çok severdi. Yerde, masanın üstünde, koltukta, sağda, solda, mutfakta, dolapta ne bulursa hemen ağzına götürür, pütürlü dilini büyük bir iştahla çıkarır, elindekini üstüne sürtmeye başlardı. Bunu  o kadar ustaca yapardı ki hani ülkede en iyi yalama yarışması düzenlense birinciliği kimseye kaptırmazdı. Tadını merak edenlere, yaladıklarının dünyanın en tatlı tatlısı, en acı acılısı, en ekşi ekşilisi olduğunu öyle bir anlatırdı ki dinleyenlerin ağzı bir karış açık kalır, "olacak şey değil" diyemezlerdi.
     Neden eline geçen her şeyi yaladığını aklı takılanlara ise, " Bir gün anlarsınız." diyordu.  Bir sabah uyanıp da gazetelerin sürmanşet haberini görünce herkes anladı. Piyotr, ülkenin "Kaymaktan Sorumlu Bakanlığı"na Bakan Başdanışmanı olarak atanmıştı.

24 Haziran 2013 Pazartesi

AMA, VE FAKAT, LÂKİN

Siz hâlâ

Ama… ve fakat… lâkin… lerin arkasına sığının.

Üç kuruşluk dünya malını kalkan yapın kendinize.

15 Haziran saldırısı, Sivil Faşist Darbedir.

Devamında yaşananlar Faşist Diktatörlüğün restorasyon sürecidir.

Kolluk kuvvetleri, Paramiliter Milis Gücüne dönüşmüştür.

Mahkemeler “Kanun Benim!” diyen bir Diktatörün onay makamıdır.


Ama… ve fakat… lâkin… lerinize önce kan şimdi de Faşizm bulaştı.

7 Haziran 2013 Cuma

KOYDUK MU!




Yirmi küsur sene önce Ankara sokaklarında panzerler üstümüze sürülür, hedef gözetilerek ateş edilirken gözleri parıl parıl parlayan o günün komiserleri, bugünün müdürleri...  
KOYDUK MU! 


25 Nisan 2013 Perşembe

GEL GİDELİM FUARA




  Kitap Fuarı...

Sağım yazar, solum yazar,
önüm yazar, arkam yazar,
başım yazar, kıçım yazar,
baktım edebiyat kapıda durmuş, sigara içiyor.
Sordum;
yazsalar ne yazar yazmasalar ne? dedi.

Süzdüm baştan aşağı,
gölge etme o zaman
 kabahat sende, dedim. ( Bu kısım, Pınar'ın katkıları ile yazılmıştır, teşekkürler.)

17 Nisan 2013 Çarşamba

NIETZCHE





DELİLİKLERİ ONLARA 

      GERÇEĞİN KANLA KANITLANABİLECEĞİNİ SÖYLÜYORDU.

OYSA Kİ KAN, 

         GERÇEĞİN TANIKLARININ EN KÖTÜSÜDÜR.

KAN EN TEMİZ BİLGİYİ ZEHİRLER VE 

            KALPLERİN KİNİ VE İNANCI HALİNE GETİRİR.

12 Nisan 2013 Cuma

HANİMİŞ DEDEM

     Dikkat bu yazı edepsiz ve hayasız durumlar içerdiğinden çoluk çocuğunuzdan utanabilirsiniz. Utanacaksanız okumayın!

    
    Sinema merakım yüzünden zamanında  Fransız, Doğu Avrupa, İran sinemasına az bulaşmışlığım olmadı. Boyuma posuma bakmadan üniversite yıllarında Ankara Film Festivali'nin ilk yıllarında gönüllü çalışmışlığım da oldu. Sonraları içime kaçan avamlığın etkisi ile üstüne hafif şeyler alan hafifmeşrep mahalle yellozuna dönüştüm. Nerde dandik film varsa gözlerimi pörtleterek seyreder hale geldim. Aksiyon kanımda şakır şakır gezer oldu. 
    İnternet sayesinde sinemaya para bayılmaktan kurtulmuşken başka bir icat daha karşıma çıktı. Amerikanya'da yayınlanan ne kadar dizi varsa hoop ertesi gün internet ekranlarında. Orjinal altyazılı olarak hem de! Sansürden arî mis gibi diziler. Çıtır çıtır. Dadandık tabii. Velhasılı bugüne kadar da geldim. Ammavelakin son izlediğim iki dizi var ki... Hafazanallaah! Taş yağıcak başımıza. Siz kurtulabilirsiniz belki ama nah şu kadar, kayadan hallice bir tanesinin benim kafama ineceği kesin. Hayır Spartaküs demiyeceğim, eskidi o. Ayrıca epey edeplileşti, koca üçüncü sezon boyunca bir tane mi orji olur kardeşim! Pehlivanlar, huriler yarı çıplak salınıyor sadece. O kadarı plajlarda da var. 
     Bizde yayınlanmayan, yayınlansa mütedeyyin kesimin eline fersah fersah malzeme olacak olan "BORGIAS", bunlardan birisi. Borgias soyisimli nam kefere sülalenin maceraları. 1492 yılında Baba Borgias' ın Papa seçilmesi ile başlıyor dizi. Adam kardinal ama maşallah nesebi epey geniş. Mecazi anlamda değil ciddi ciddi geniş. Dört tane çocuğu var. evli barklı kadını alıp Vatikan'a kapatmış, üç erkek bir kız çocuğu peydahlamış. Ve bu adam hâlâ Vatikan'da birinci sınıf Kardinal. Son Papa bilmem kaçıncı bilmemkim, hakkın rahmetine kavuşmuş, Papa seçimi yapılacak. Nanni Moratti' nin Habemus Papam! diye anlattığı hikayeye rahmet okutacak entrika  ile bizimki seçiliyor. Rüşvetin, mevki iltizamının bini bir para. Adamın ilk icraatı, yirmili yaşlardaki bir oğlunu Kardinal atamak diğerini de Vatikan Ordusu'na komutan yapmak. Ha bir de sevgili yenilemek. Gerçi tabii, biz Türkler için parayı bulan müteahhit uygulamalarından birisi olduğu için sorun etmeyiz. Adamın iki oğlu da kendisi de maşallah sabah akşam "Papa Macunu" yemiş gibiler. Vatikanmış, Tanrı'nın eviymiş, Petrus'un yatakhanesiymiş dinledikleri yok. Sevgilileri ile kucak kucağalar. Kucaklaşmaktan kalan vakitte de krallarla, prenslerle, düklerle, müklerle kafa kafaya verip kumpas entrika peşindeler. Hele son izlediğim bölümde yok artık! dedirttiler: Hanimiş Papam, son sevgilisi ve bi' sevgilisi daha...Hem de Petrus'un yatağında. Neymiş çocuklarının anası, yeni sevgilisine akıl vermiş: Herifi göz önünden ayırma.  Bu ne kardeşim?! Adam Vatikan'ı hallettiği yetmezmiş gibi siyasi ve politik dünyayı da kucağa alıyor. Fransa Kralı'nı kafalayan, Floransa ile dalga geçen, Hasan'ın külahını Basan'a giydiren "Borgias Papası" üstüne Papa tanımamaya karar verdim. B.Arınç izlese gidip kendini tekkeye kapatır, üç ay tövbe estağfirullah çeker, ağlamaktan helak olurdu. 
     Şu ana kadar iki sezon yayınlanmış "Borgias"ı izledikten sonra bu Katolik Aleminin nasıl olup da arkasına bu kadar sazanı takabildiğini anlamaya uğraşmayın işin sırrı tövbe odalarında. 

RESİMLİ ROMAN KAHRAMANLARI NE YAPAR?



        Yayılıcaz oturduğumuz sandalyede. Sandalyede yayılmak beceri ister. Uzatılacak ayaklar. Sıcaktan sakınan kuytu köşenin serin kollarına sığınıcaz. Gömleğin belleri dışarıda, iki düğme açık olacak. Sigaranın dumanı terletecek, kahvede arayacaz kurtuluşu.
         Yaz gelecek; geldi geliyor. Az kaldı. Kafada binbir fikir uçuşucak. Neyi nasıl yapsak, neler becersek de şaşsa millet. Kışa hazırlık. Her yaz kışa hazırlanırız biz, o kuytu köşede. Resimli roman kahramanları gibi.

28 Mart 2013 Perşembe

26 Mart 2013 Salı

FOUCAULT'A GÖRE

"... Foucault'ya göre iktidar, bedeni siyasal alanın içine alarak kuşatır, bedene doğrudan müdahalelerde bulunur. Bedenin iktidar ve egemenlik tarafından kuşatılmasının nedeni, bedenin üretim gücünden kaynaklanır. Foucault, bireyin hapishaneye tâbi kılınmasının dört işlevi barındırdığını ifade eder: 
1-İnsanların yaşam zamanları çalışma zamanlarına dönüştürülür 2- Bedenleri işgücü haline getirir  
3-Ekonomik, siyasi ve hukuksal bir iktidar oluşturularak bu iktidar kurumlar içinde işleyebilen bir mikro-iktidar olarak kullanılır ve son olarak da 4- Epistemolojik bir iktidar oluşturulur. 
   Bu yüzdendir; yaşadığımız dünyaya dair verilebilecek en güçlü tepki bedenlerle oluşturulabilir." (Alıntı)


  (Metin aynen alıntılandığından, dil bozuklukları metinden kaynaklanmaktadır.)

8 Mart 2013 Cuma

GÖKDELENİN ÇATISINDAN DÜŞÜYORSAN DEBELENMEYECEKSİN


         

       


Öğleden sonra bir gibi. Pasaport iskelesinde bir banka, yığılırcasına kendimi atmadan önce oldu olanlar. Kısa aralıklarla. Saat: Oniki, öğlen. İşyerinde masanın üstündeki evrakları şöyle bir toplayıp düzene koydum, çıkmadan önce. Canım adana istiyordu. Acele etmezsem, çok sıra bekleyecektim. Hızlı adımlarla kapısının önünden geçmekte olduğum müdürümün ikinci seslenmesinde durdum. İki kez olduğunu o söyledi, farkında değildim. İçeri çağırdı, kapıyı kapattırdı. Sonda söylemesi gerekeni başta söyledi. Kovulmuştum. "İşten çıkarılmıştım" diyerek kibarlaştırılmaya gerek duyulmayacak bir durum. Yaşım, maaşım, yavaş yavaş azalan müşterilerim, yeterli sebep-miş. Ne diye bilirdim ki. İhbar tazminatımı da ödeyeceklermiş mağdur etmemek için. Teşekkür ederim. Öğleden sonra çalışmak istemezsem anlayışla karşılarmış, üzgünmüş, Genel Müdürlüğün tasarrufuymuş. İlk teşekkürü bunun için de kullanabilirdi,  müsrifliğe gerek yoktu. Kahve içelim, teklifini duymamazlıktan geldim, çıktım. Sahile insem... indim. Çay, sigara, deniz, meltem, güneş. sakinlik... İşyerinde geçen o kadar yılın, çarpım tablosundaki karşılığı falan.. ha, bir de ihbar tazminatı. Ehh bir süre idare eder. Biraz dinlenmem lazım. Kafamı da toplarım. Bağırsa mıydım ki? Küfretsem? Masasını dağıtsam? Hepsini şimdi gidip yapsam? Amaaannn. Olayların olması öncesi gerginliğim, olduktan sonra rehavete ve boşvermişliğe bırakır yerini. On katlı binanın çatısından düşüyorsanız, düşersiniz. Başta yapacağınız çabalamayı olduktan sonra devam ettirmenin anlamı yok. 




            Sıcak hava,rüzgârın etkisi ile güneş görmüş buzdağı gibi milim milim eriyordu. Bacaklarımı irkilerek açtım; bir "şey" sürtünüyordu. Siyah bir kedi, epey besili  ve gürbüz. Kuyruğunu dolamaya uğraşıyor, karnını yaslıyordu. Uzandım, sol elimin tersi ile başında gezdirdim parmaklarımı. Saat: Oniki otuzdu; biliyorum çünkü cep telefonum çalmış, açarken saati gözüme ilişmişti. Sevgilim arıyordu. Birazdan eski sevgilim olacak olan sevgilim. Bir süredir yanımdayken sürekli somurtan, uzun süre konuşmayan, sorularıma kısa cevaplar veren, dalıp dalıp giden. Yaptığımız programlara son dakika meşguliyeti çıkıp gelemeyen, sokak ortasında sap gibi bırakan sevgilim. Sorduğumda, genel bir şey, seninle ilgisi yok diye cevap veren sevgilim. Kadınlar "genel durum" dediği anda erkekler başlarına geleceklere hazırlıklı olmalı bence. Açmadan önce ekrandaki isme bakarak bekledim. Bir şey düşündüğümden değil. Öylesine. Açtım. Sesi boğuktu. Daha ben  yarım saat önce olanları anlatmaya başlamadan konuşmaya başladı. Başta söylemesi gerekeni sonda söyledi. Allahtan. Uzamaz- kısalmaz durumum, değişmeyen ve değişmeyecek birlikteliğimiz, amaçsız halimiz, geleceksiz ilişkimiz. Yıpranmış. Bir şeyler kopmuş, hissizleşmiş. En iyisi ayrılmak-mış. Müdür de öyle demişti. Hayır  müdürle ilişkim yok tabii ki, işten ayrıldığımı söyledi. Benim adıma onlar karar vermiş ayrılmama. İyiliğimiz için. Yani şirketin ve benim. Sen de benim adıma karar veriyorsun ya ondan. Bitti mi? Bitmiş. Oysa ben söyleyeceklerin bitti mi anlamında demiştim. İkisi de aynı anlama çıkar diye tartışmadım. Arkadaş kalmak istermiş ama bu benim için iyi olmayabilirmiş. Bir süre görüşmesek doğru olacakmış. Ben toparlandığımda tabii ki beni görmek istermiş. Bana değer veriyormuş, önemliymişim. Mişim, mışım, muşum… Telefon kapandığında, yanımdaki sandalye sarsıldı. Kara kedi boştaki sandalyeye sıçramış, kucağıma doğru hamle yapmak için  kolçağına ön patilerini yerleştirmişti. Tüyleri kuzguni siyah. Parlak. Telefonu aldım elime. Evirdim, çevirdim. Yaşım gereği artık boyumun uzaması tıbben mümkün değil.. Telefonu bırak da yüzüme söyle.. Sıkıyorsa... desem? Boşver.  Yere yapışmama az kalmışken, debelenmeyeyim. 
     Kalktım. İskeleye yürüdüm. Masaların arasından geçerken  insanlar tebessüm ederek  arkama bakıyordu. Başımı çevirip ben de baktım, kara kedi gölgeme sığınmış peşim sıra geliyordu. Gelsin bakalım.   Aklıma kedi maması fiyatları geldi. Yaşı kaç ki? Bir gibi. İri biraz ama… yok, en fazla bir. Fazla masraf çıkarmaz. Yalnızım da, yarım saattir. Oldu mu o kadar? Olmuş. Gişeden geçerken durup bakıyorum. Yok, gitmiş. Vazgeçti. Aaa, gelen yolcu bölümünden geçmiş. Vay uyanık. Yolcu biniş bölümünün  tam karşısındaki boş banka atıyorum kendimi. Kimseyi çekemem şimdi. Bank komşusunu bile. Kollarımı bankın arkasına, kafamı geriye attım. Ayıp olacağını bilmesem bacaklarımı da şöyle iki yana açacağım. Ter damlası, şakağımdan süzülürken yanağımı kaşındırdı. Elimin tersi ile sildim. Bakındım, nerde bu diye. 
    Tam karşıda, betondan bir saksının etrafında tur atıyormuş. Saksının gölgesine uzanmaktan vazgeçip poposunu mankenlere taş çıkarırcasına sallayarak yaklaşmaya başladı bana doğru. Yaklaştı, yaklaştı; yaklaşırken “catwalk”un hakkını vermişti, takdir ettim ve bir sıçrayışta bankın üstüne çıkıverdi. Artık yanımda yayılıyordu. Daha ben ne olduğunu anlayamadan başını bankın sırtlığından indirdiğim  elimin altına soktu. Avucuma sığınmakla yetinmeyip, uzun uzun gerindi. Ben, bankın bir ucuna sıkışmış O, küçücük vücudu ile - gerçi pek de küçük sayılmaz ama- banktan kalan ne varsa yatak yapmış durumdaydık.
       Etraftakiler meraka karışmış gülümseme ile bana ve kediye bakıyordu. Bilinçsizce okşamaya başladım başını, gıdısını. Farkında olmadan gülümsemem yüzüme yayılmıştı ve saat bir olmuştu. Telefonum çaldı. Numaraya baktım. dörtyüz kırk dörtlü bir şeydi. Açtım. Alo dedim. Önce müzik geldi arkadan "Alırvermez Baank" diyen bir kadın sesi. Şuh diyemem. Ama anlamlıydı. Müzik kesildi, yeniden alo, dedim. Bilmem kim beyle mi görüşüyorum? Hayır desem? Evet benim, buyurun. Bankamızdan kullandığınız kredinin son taksidinin ödemesindeki gecikme için aramıştım. Türkçe öğretmenin kim? Efendim? Size demedim, biliyorum. Yarın yatırırım. Falanca bey, üç gün içinde ödeme olmazsa idari takibe düşecek bilginiz olsun, ben yarın için kayıt alıyorum.  Sen bilirsin. Anlayamadım efendim. Ben anladım, teşekkür ederim. İyi günler. Kapattım. 
    Konuşmam bittiğinde kara kediye baktım. Başı kucağımdaydı artık. Bir patisini çoktan bacağımın üstüne atmış, sevgilisinin dizine uzanmış sanki. Okşuyorum, okşarken gözlerimi de yumuyorum; Kara kedi  iyice gevşemiş, mırıltıları avucumda ve parmaklarımda titreşmeyi bırakıp sese dönüşmüş, benim de içim geçmişti. Uyumak üzereydim. Ellerim tüy yumağı dolmuştu; aldırmadım. Bilincim Marsta kaya örnekleri toplamaya başladığı sırada kara kedi sırt üstü döndü. Artık elim karnındaydı. Okşamayı aşmış yoğurmaya başlamıştım. Kırmızı dili, dişlerinin arasından küçük ucunu gösteriyordu. İkimiz de durumumuzu abartmış ve etraftaki insanların bakışlarına aldırmaz olmuştuk ki yanaşan motorun, inen binen insanların  gürültüsünden, gözlerim açıldığı anda kalabalık yüzünden belki; belki kalkacağımı anladığından o da gerinip kalktı. Tüyleri dökülmüştü ceketimin eteğine. Silkindim, elimin tersi ile temizlemeye çalıştım. Yapışmıştı. Ona baktım. Esneyip gerindikten sonra patilerini yalamaya başlamıştı. Banktan kalktım. Bana çevirdi başını ve "maoowww" dedi. Gelir misin? Ciddi misin? Değilmiş. Salına salına indi, iskelenin en kuytu köşesine doğru cinsine has yürüyüşün en güzel örneğini bir kez daha sergileyerek yürümeye başladı. Hadi gel dedim, son bir umut.  Başımla tekneyi gösterdim. Gelse götüreceğim; umursamadı. Maooww diye bir ses daha çıkarıp en kuytu, en serin yere boylu boyunca uzandı.  Saate baktım, bir onbeş. Gözlerimi kıstım, kan beynime çıkmıştı, saçlarımın dipleri yanıyordu. Saat bir onaltıyken ağzım açıldı ve… Şerefsiz! Onca sene ulan, onca sene! Sayemde kaptığın primleri unuttun mu? Kim kazandırdı sana ha, itoğlu it! Hemen yanı başımdaki beyamca sıçradı, üniversite öğrencisi gibi duran kızcağız, zayıf bir ayyy! çığlığı attı. Kıpkırmızı olmuştu yüzüm. Alev fışkırıyordu yanaklarımdan. Utanmadın değil mi, telefonla ayrılmaya. İki sene önce hanımefendi işsiz güçsüz gezerken ağzımın içine bakıyordu seni seviyorum, demem için. Unuttun mu!  Nooldu şimdi, beğenmez mi oldun beni? Allah belanı versin! İskeledeki görevli elindeki halatı bırakıp bana doğru seyirtirken etrafımdakiler açılmış, bana küçük bir meydan yaratmışlardı. Kredi gecikmişmiş, elektrik- su faturası gelmişmiş, umurunda mı?! Banka bu, bekler mi? yat sen daha, yat!  
     Son bir hamle ile elimdeki çantayı fırlattım kara kedinin üstüne. İsabet ettiremedim, yakınına bile gelmemişti. Kafasını kaldırmaya tenezzül etmeden yerinden kalktı, ters döndü, yeniden uzandı. Elime düşersin sen benim! Denk geliriz nasıl olsa! Adamın sağ eli ağzımı kapatmaya çalışıyordu. Son kelimeleri ben bile anlamamıştım Eli, yosun kokuyordu.


5 Mart 2013 Salı

GAITASINI ÇIKARTMAK...





Ey bu memleketin saygıdeğer "Yazar"ları...

Masalara yattınız...

Bikinili pozlar verdiniz...

Erkek kılığına girdiniz...

Kredi kartı reklamında oynadınız...

Gamzeli aşklar yaşadınız...

Anımsamadığım bir dolu "şey" yaptınız...

Ama "Marliyn Monroe" olmak...

Farkında mısınız, bokunu çıkardınız...



Genel merak ve istek üzerine hanım kızımızın web sitesinin adresini veriyorum. Aradığınız şey, sayfanın ortalarında. Tıkla


24 Şubat 2013 Pazar

ADAM VAR, ADAM VAR...


   



         Memleketimin boktan çevirmenleri, dandik düzelticileri, kıtıpiyoz yayına hazırlayanları, ossuruktan tayyare yayınevleri... hepiciiiniz, içinde otuz tane kedi olan bir çuvala tıkılıp okyanusun en derin yerine atılırsınız inşallah!

16 Şubat 2013 Cumartesi

SURATINA SURATINA



    Köşebaşında, kaldırımda, sağda- solda; bol makyajlı, iri elli, koca ayaklı, bir seksenlik "kadın"lar. Önlerinde duran araçlardan yayılan müziği bir baş hareketi ile dağıtıp, eğiliyorlar camlarına doğru. Duruma göre ya sağ elleriyle ya da sol, aracın tavanından destek alınıp, kalça da geriye çıkarılıyor. Havada aydınlatmanın kokusu var kendisi yok, loşlara bürünmüş; daracık sokak, yıkık dökük binalar. Hava soğuk, kabanların yakası kalkık. Atkısına sarınan da var. Yaşamın keskin yüzü, kana bulanmış; dik dik bakıyor gözümün taa içine. Henüz haberim yok  ama birazdan, hızlı hızlı girdiğimiz iki katlı binada, kılpayı sıyrıldığım sokağın  tokadından kaçamayacağım, küçücük salonda çığlık çığlığa suratımda patlayacak. Yüzüme yüzüme vuracak oyuncular, dışarıda neler olduğunu. "Tedirginlik" ense kökümden aşağı inecek, kürek kemiklerinin arasına yerleşecek. Ne boynumu sağa sola oynatmakla geçecek ne de küçük sandalyenin üstünde kıpırdanmakla. 
      Tiyatro Oyun Kutusu, sizi rahatsız etmek için elinden geleni esirgemiyor.   Neden ve niçin rahatsız ettiklerini, pazartesi günü söyleşide Sanat Yönetmeni Serdar Saatman anlatacak. Bize düşen, izlemek.


9 Ocak 2013 Çarşamba

BİR ANLATI ÜZERİNE SERBEST SALINIMLI ( GECİKMİŞ) DÜŞÜNCELER


  
    Prof. Dr. Faruk Erem: Suçluyu kazıyın, altından insan çıkar, der. Nurdan Beşergil de, bilebildiğimiz ilk cinayet, ikinci suçun (İlki Âdem’le Havva’nın yasaklanan meyveyi yemesidir.) üstünü kazıyarak altındaki insan arayışını, İyi Geceler Öpücüğü’nde esas almıştır. Olaylar çoklu bakış açısı kullanıldığından anlatı boyunca an be an tüm kahramanların gözünden yaşananları izleme olanağı sağlanmıştır. Çoklu bakış açısının kullanılması hikâyeye kaleydoskoptan bakma duygusu yaratmaktadır. Bu da zamanın doğrusal hareketinin kırılmasına sağlamakta ve okuyucuya zamanın akmadığı hissini vermektedir.
     Yazarın önceki roman ve öykülerinde sık başvurduğu aforizma tadında cümlecikler oluşturma üslubunun, “İyi Geceler Öpücüğü”nde keskinleşip dozunda kullandığını söyleyebiliriz. Yine diğer kitaplarından farklı olarak bu cümleciklerin, aynı zamanda bazen öyküyü özetleme bazen sonra gelen bölümü özetleme görevi üstlendiğini de görebiliyoruz.

6 Ocak 2013 Pazar

DÜŞ KAPISININ MANDALI: FANTASTİK EDEBİYAT


     Atalarımızın yaktığı ilk ateş mağara duvarında yalazlandığı an gözümüz açık düş görmeye başladık. Gündüz düşlerinin dünle yarın arasında gidip gelen sarkacının hammaddesi, gelecek zamanla geçmiş zaman kipleridir. Bu nedenle Odysseus anlatısı; Kubrick’in elinde bir uzay macerasına, havaya fırlatılan kemik uzay aracına dönüşür.
        Modernizm; bizi kılıçların, ejderhaların, şövalyelerin, cadıların dünyasından çıkarıp önce göklerin sonra uzayın engin sonsuzluğuna fırlattı. “Yeni Yüzyıl” henüz ortayaşlarına ulaşmışken teknolojinin hızlı treni yarının düşlerini görme hakkımızı elimizden alıverdi. Okuduğumuz kitabın son sayfasını bitirip kapağını kapattığımızda, anlatılan hikâye için “bir gün…” dediğimiz o muğlâk tarihli gelişmeyi ertesi günün gazetelerinin bilim teknoloji sayfalarında okumaya başladık. Öksüz kalmıştık. Bir telaş, geçmişin tozlanmış anılarına sarıldık yeniden.  Ama bu sefer, dedelerimizin harlı ocaklarının önünde oturmuyorduk; gözümüz duvardaki raksın, kulağımız dışarıdaki uğultulu melodinin pençelerinde değildi. Gelecek zaman kipi -miş’li geçmiş zamanla harmanlanmıştı. Simyacının emekleri karşılığını bulmuş, civa altına dönüşmüştü. Gerçek, Platon’un “Mağara alegorisi”nde saklıydı: Ne algılıyorsak onu görürüz.
         Rabelais ve Cervantes’in, tüylü kalemin ucunu mürekkep hokkasına batırdıkları günlerin üzerinden yüzlerce yıl geçti. Bugün dönüp dolaşıp geldiğimiz nokta onların durdukları yerden uzak sayılmaz. Bir arpaboyu yol gidemedik.  Üzülme; Gargantua’nın sofrası zengin, gönlü geniş, herkese yetecek yer var. Don Kişot yardımsever, elini uzatmamazlık etmez.
        . Edebiyat düş kapısının kilidi ise fantastik edebiyat o kilidin mandalıdır.   Mandalı kaldırıp içeri girmek size kalmış.
      
                                 Biz bütün bunları  07 Ocak'ta konuşacağız. Konuğumuz Gülşah Elikbank. 


Etiketler

ADAM VAR (1) AFORİZMALAR (3) Akçay Günlüğü (1) ANLATI (17) ARTUNÇ BEYİN DEHŞETLİ SON GECESİ (1) BANA DAİR (12) BEN BİRİSİNİ ÖLDÜRDÜM (1) BERGAMA-1965 (1) BİLGİNİN VE SANATIN MÜLKİYETİ OLMAZ (1) BİR ADAM/GÖLGELER İÇİNDE (1) BİR ANLATI ÜZERİNE SERBEST SALINIMLI ( GECİKMİŞ) DÜŞÜNCELER (1) BİR MAYIS (1) BİR TANE (1) BİR YAZ GÜNÜ RAPSODİSİ (5) BİRİ/HEPSİ/HİÇBİRİ (1) BOSTANCI RECİİNİN OĞLU TAKSİCİ NUMAN (1) BRİ METREKAREDE HAVA VAR (1) BUGÜN ÇOK KÖTÜ BİR ŞEY OLACAK (1) BUNU GÖRÜYON MU (2) CELLAT (1) CİCİLERİ SEVELİM (1) CİNAYETİ GÖRDÜM AMA TANIK OLMAM (4) CLAIRE (8) ÇÜRÜK AŞK HİKAYESİ (1) DENEMECE (4) DENİZ MORALIGİL İMZA GÜNÜ (1) DERNEK (2) DOSYALARI HAVALANDIRMA ZAMANI (1) DÖNEN DÖNENE (1) DUYURU (7) DÜĞÜN (4) DÜŞ KAPISININ MANDALI: FANTASTİK EDEBİYAT (1) EDEBİYATA DAİR (52) EDERLEZİ (1) FARFARA TEYZENİN BİTMEK BİLMEZ EFSUNLARI (1) FUNDA ÖZŞENER (1) GAITASINI ÇIKARTMAK (1) GÖKDELENİN TEPESİNDEN DÜŞÜYORSAN DEBELENMEYECEKSİN (1) GÖRÜŞ/MEK (1) GÜNCEL (3) HUKUK (1) İBİŞE NASİHATLER (4) İDA RÜZGAR LESBOS (1) İHSAN OKTAY ANAR (1) İKİ FİLM BİRDEN (1) İZMİR FELSEFE GÜNLERİ (4) İZMİR KİTAP FUARI (1) KARŞIYAKA (1) KAYIP CÜZDAN HİKAYESİ (1) KEDİ KİTABEVİ (2) KELİME KELİME ANLAT DESELER (1) KENDİME DAİR (11) KİTAPLAR (2) Komünist Partisi (1) KORUYALIM (1) KUM TORBASI (1) KÜÇÜK BİR YANLIŞ ANLAMA (1) MAROON AĞLARINI ÖRÜYOR (1) MAROON IS NO:1 (1) MARTI ÇIĞLIĞI VE GAZETE VE... (2) Mektuba Bağlanmış rüya (1) MODERN ZAMAN VAKANÜVİSLERİ (1) OLDU MU BÖYLE OLACAK (1) ÖYKÜ (26) ÖYKÜ OKUDUM BUGÜN (1) PİTKİM VE SALYANGOZ KABUĞU (1) PRESTIGE (1) ROMAN YAZDIM (1) SADIK YEMNİ (1) SAVUN-MA (1) SENİ SEVİY... (1) SEVİŞGEN RÜYA (1) SIZINTILAR (6) SİNEMAYA DAİR (11) SON ÇALIŞMA (1) SÖYLEŞİ (1) SURATINA SURATINA (1) sürrealist mahallenin olmayan efkâr-ı umumiyyesi (6) ŞANSLI ADAM (1) ŞİİRİMSİ (23) TAM ŞU ANDA (1) TEHDİT EDİLDİM (1) TİYATRO (1) TOPRAK KEMİKLERİMİ ÇAĞIRINCA (1) Türk Yargıçları (1) YAŞAMA DAİR (65) YEMEK (1) Yol-Tütün-Yorgunluk (1) YUNAN USULÜ (1) ZAHİRİ HANIMIN TEFTİŞ GÜNLERİ (1) ZEHRİMİZ EŞİT; FARKIMIZ FİYATIMIZDA (1)