22 Eylül 2012 Cumartesi

SENİ SEVİY...

        Bi ağzımdan güzel söz çıkmamış blogda. Bi latife bile etmemişim. Yüzüm gülmemiş, hep bi çemkirme hali, hep bi söylenme, huysuzluk varmış üstümde. Gün yüzü göstermemişim... Kakılmışın önde gideniymişim. Bunlar aklımda kalanı, dahası vardı da Allahtan internet gitti, yayın kesildi. 
       Duy da inanma, ahali! Duy da İNANMA!... İnanırsan sana da saydırırım ahali, haberin olsun. Madem güzel bi söz çıkmamış ağzımdan burada, bugüne kadar; madem bir çift güzel kelamım olmamış.  Mümkün mü, durur muyum buyrun; iki çift güzel söz...

     

21 Eylül 2012 Cuma

BUGÜN ÇOK KÖTÜ BİR ŞEY OLACAK

      Tedirgindi. Sert omuz darbesi ile irkilmiş, pardon kelimesini duymadığından iki adım yana sıçramıştı. Sıcak havaya, şakır şakır terlemesine rağmen montunu çıkartmıyordu. Dün akşam sevgilisini beklerken ilk kez  uğradığı kafede, hazır, kahve ücretine eklenen fal  parasını vermişken (aklı sıra) biraz eğlenmek için  kahve falı baktırmıştı. Falcı kadının ikibin yıl öncesinden fırlayıp gelmiş hali yetmezmiş gibi hakkında bildikleri şaşkına çevirmişti. Hele o en son sarf ettiği,  yarın çok kötü şeyler olacak dikkatli ol cümlesi kulaklarında çınlıyordu. Nasıl? Sorusuna, kötü şeyler lafından başka cevap da alamamıştı. Yağmur yağabilirdi. Önemli bir iş görüşmesine gideceğinden ıslanmak, çamura bulanmak felaketten beterdi. Sabah işe geç kalabilirdi; korkudan arabasının deposunu geceden  doldurmuştu. Üstüne üstlük, her zamanki saatten tam iki saat erken çıkmıştı. Trafik olabilirdi yolda ya da arabası arızalanabilirdi. Telefonunu dolu olmasına rağmen  şarja takmış, elbiselerini akşamdan hazırlamıştı. Annesini telefonla aramış, her şeyin yolunda olduğunu öğrenmesi, neden iki haftadır aramadığı konusunda fırça yemesine sebep olmuştu. Ama olsun, kötü şeyin önüne geçmişse sorun edilecek bir şey değildi. Faturalarını tek tek kontrol etmekle kalmamış bir de müşteri hizmetlerini arayarak teyid ettirmişti ödendiklerini. Bütün geceyi olabilecek kötü şeyleri düşünmekle geçirmiş, günlük faaliyet raporunu tek tek sıralamış, raporu çıkarması uzun sürmüş, uyku saatini kaçırdığını görünce önce uyku hapı alıp hemen uyumak istemiş sonra bundan da vazgeçmiş sabaha kadar oturmuştu. Bir türlü kurtulamıyordu kötü şeyin ne olduğunu düşünmekten. Oysa kahve falının içinde tüm gördüğü - falcı kadın fincanı burnuna kadar sokmuştu o da görebilsin diye, sadece koyu kahverengi büyükçe ve şekilsiz bir lekeydi. Meydandan geçerken hiçbir zaman kullanmadığı yaya geçidini kullanmış, ışıklara riayet etmiş, saçak altından yürümemiş, kuşların yoğun olduğu yerlerden de uzak durmuştu. Diego Garcia'nın batıl inancı olduğu söylenemezdi ama evden çıkarken ne olur ne olmaz diye Ave Maria duasını tam üç kez 'Dua kitabı'ndan okumuştu; ezbere bilmiyordu. Günün bu saatine kadar bir tuhaflıkla karşılaşmamış olmasının, yüzü buruşuk elleri kirli o falcı kadını haksız çıkarmaya yeterli olup olmadığına emin olamıyordu. 
   Telefonu titremeye başladığı sırada, falcı kadının yüzünü aklına getirmeye çalışıyordu. Belki de atladığı bir ifade, bir mimik o kötü şeyin ne olduğunu anlamasına yardımcı olabilirdi. Cihazı eline aldı, tam açacakken birden irkildi. Cep telefonlarının kanserojen etkisi vardı. Sabah, ambalajında iki yıldır duran kulaklığını çıkarıp alelacele çantasına tıkıştırdığını hatırladı. Telefon üçüncü çalışında kulaklığı kulağının içine yerleştirmiş, telefona bağlamıştı bile. Açtı. Konuşmaya başladı. Kimseye çarpmamak, kuşların pislemesine izin vermemek, tarihi binalardan düşebilecek tuğla ya da mermerlere hedef olmamak için yolu ortaladı. Uzun bir konuşma olacaktı,  arayan bölge müdürüydü; bu sabah uçağı arızalandığı için şehre dönememiş, iş toplantısına Diego Garcia'yı tek başına göndermek zorunda kalmıştı. Ne yapıp ne yapmaması gerektiğini obsesif bir açlıkla anlatmaya başladı. Diego sadece yolun değil yolun ortasındaki rayların da ortasında yürüyordu.

     Polis memuru Juan, caddenin ortasında boylu boyunca yatan cesedin üzerine gazete örtmüş, sigara yakmış, saatine bakıp savcının gecikmesine söylenmek üzereydi ki fren sesini duydu.   Savcı gelmişti.  Araçtan inip çabuk adımlarla cesedin yanına gitti. Gazeteyi kaldırıp baktı, yüzünü buruşturdu. Nasıl olmuş? diye sordu memur Juan'a.
       -  Vatmanın söylediğine göre, çanın ipi kopmuş uyarmak için asıldığında. Hemen fren yapmış ama frende de sorun çıkmış. Anlaşılan telefonla konuşuyormuş, kulaklık yüzünden duymamış, vatman adamın birden durduğunu söylüyor. Son sürat çarpmış tramvay. Çevredeki insanlar da doğruladı ifadeyi. Arkası dönük olduğu için fark etmemiş; galiba insanların tepkisi yüzünden şaşırıp durmuş.
           - Kaza yani...
           - Yani...
Savcı, kravatını gevşetti. Hava sıcaktı, saat öğleni geçmişti ve canı fena halde kahve istiyordu. Polis memuruna baktı. - Siz raporu hazırlar yollarsınız. Görgü tanıklarının ifadesini almayı da unutmayın. Adli Tıbba götürebilirsiniz maktulü dedi. Acelesi vardı, gözüne "Kesin sonuçlu kahve falı bakılır" yazılı ilan olan bir yer ilişmişti. Tüm amacı kahve içmekti. Fal bakan yaşlı bir kadına katlanması gerekiyorsa katlanırdı. 

20 Eylül 2012 Perşembe

İSTANBUL GÜNLÜĞÜ- 2

    Nem, kapalı hava, dün akşam yazdıklarımı silme becerisi göstermem... yazasım yok. Oysa Taksim- Harbiye diye başlayıp Manuscka' nın nefis sesinden Rus Halk ezgilerine getirecektim lafı, silinince olmadı.  Son gelişimde yine Hollanda Başkonsolosluğuna yakın bir yerlerde, akordeyon eşliğinde söylüyordu. Oysa bu yaşında, tundranın arasındaki kasabasında torun büyütüyor olması lazımdı.           
   Taksim bildiğin Taksim. Benim için tek güzel değişiklik Galata Mevlevihanesini sonunda açık yakaladım yarın belki gezerim. Olmadı cuma günü.
    Asuman Kafaoğlu Büke' nin Akmerkez'de workshop tarzı bir çalışması olacak: Romanın öyküsü üst başlığı ile. İki hafta boyunca, haftada iki gün. Hazır buralardayken ona gideceğim. Notlardan dişe dokunur bir şey çıkarsa belki yazarım belki yazmam. (Hay gecenin şu saatinde, müzik setinin sesini sonuna kadar açıp üççyüzzz beşşyüzzz dinleten adamın ben...)

18 Eylül 2012 Salı

İSTANBUL GÜNLÜĞÜ- (Feriköy)

    Tam şu anda; yerli üretim arabanın düğmesi sonuna kadar açılmış  müzik setinden sokağa yayılan, arabesk şarkıcısı  kadının bangır bangır sesi, ciyak ciyak bağrışarak top oynayan çocukların seslerine karışıyor; tekme delisi yaptıkları topun çarptığı arabanın alarmı, takılmış plağın tekrar eden şarkısı gibi ötüyor, bakkalın önüne attıkları sandalyelerinde "normal" konuşmayı bilmeyen üç ihtiyarın sohbetleri salonun içinde geziniyor. Sabahın köründe (galiba kuşluk vakti) vaveyla  aç martıların seslerine 'artık' alışmışken, uzunluğu altmış yetmiş metrelik -belki yüz ama fazlası yok, dar sokağın tam ortasında durdurdukları kamyonetlerinin hoparlöründen, varlığından şüphe edilesi alıcılarına ulaşma derdindeki bahçevanların inatla dinlediğim 'uygun fiyatlı' domateees, bibeeeeerrrrleri için yaptıkları davet yok mu... Bu da yetmez... Müjgan Ablaaa baksana biii'; Hasaaaaan, çıkmıyooo musuuun?; Mehmet Abii iki ekmek versene, oğlanı yolluyorummm...  Müjgan ablan bakamaz, kocasına dün sabah işe giderken bıraktığı paranın neden bittiğinin hesabını vermekle meşgul; Hasan çıkamaz aslanım: daha banyo yapacak, çantasını toplayacak, malum yarın okula gitmesi lazım. Elbette,hiç hoşnut değil; Mehmet abin için iki ekmek mesele değil ama veresiye defterinde kabaran borçlarınız artık iki ekmek vermeyi bile mesele haline getirmekte. Kocana söyle de iki bira az içsin...
     Demirden cumbalı pencereden uzanmayan kafamı çıkarıp elimde telefonla konuşmaya çalışmak... sinir bozucu.
16/09/2012 Saat: 18.00
     

14 Eylül 2012 Cuma

İKİ ÖĞRENCİ BİR HOCA

   Eminim birileri yine fenalık geçirip, kolonya yetiştirilmesini isteyecek. Hayat bu, yapacak bir şey yok. Bu yılın mayıs ayında çekilmiş ve fakat elime daha bu akşam ulaşan bir fotoğraf. Yoksa şimdiye kadar çoktan yayınlar sinir ederdim birilerini. Bu sefer hikayenin kahramanı başka. Yani ne o ne ben.                  
   Efendim, hep derim ya, aynı okulda okuduk aynı mahallede büyüdük; doğrusu "O" daha önce büyüdü ben arkadan geldim. Ortak noktamız ise Nihal Hoca. 75-76 yılı mezunu Uzun İhsan Efendi ile 86-87 mezunu Avram'ın hocası olan, Nihal Ataizi. Karşıyaka Lisesinin hem mezunudur kendisi hem de yaşayan efsane hocalarından. Vakt-i zamanında koridora girdiği anda herkesin kaçacak delik aradığı, üstünü başını düzelttiği, Nihal Hoca. Eli maşalı falan değildi; iki çift okkalı lafı  yolladı mı, kendine gelemezdin. E, bendeki terslik malum; inadına severdim. iki çift lafı da yememeyi başarmıştım. Sanat Tarihi dersinde sayesinde hâlâ hangi İslami eseri gezsem revak nedir, hangi dönemdir bilirim. Kulaklarını az çınlatmadım. Meğer bugünlere yatırımmış haberim yokmuş; İhsan Oktay Anar'ın da en sevdiği hocasıymış zamanında. Onların hikayesi farklı, yeri de burası olmadığından yazmayacağım.          Eğitim Vakfının kurucularından, lisenin hamilerinden, İhsan Oktay'ın kıymetlilerinden. Siz gazete köşelerinde röportaj okumaya devam, ahali. Benim keyfim yerinde...

10 Eylül 2012 Pazartesi

BİLGİNİN VE SANATIN MÜLKİYETİ OLMAZ

     Benim hiç kitaplığım olmadı. Kitapları yerlere yayıyor değilim elbette; yerleştikleri, birbirleri ile konuştukları, tatıştıkları ve hatta dalaştıkları, kelimelerini paylaştıkları rafları oldu mutlaka. Bazen demirden bazen ağaçtan. Mülkiyet hakkı tesis edemedim hiçbir zaman, gelen istediğini aldı gitti. Pek sevdiklerimi bile. Arşivlik dergiler, özel yazılar, bazen gazeteler bolca kitap... başkalarının ellerinde can buldu. Aidiyet ilişkisini, bilgi tahakkümünü bir türlü tesis edemedim aklımın köşesinde. Çok sevdiğim İhsan Oktay'ın kitaplarını bile bulamazsınız gelip baksanız. Oysa ne yakın tarihli görünür gözümüze.       
     Tanıdığım, yakınım dostum ahbabım... sıfatı ya da niteliği önemli değil yeter ki okusun deyip, raftan çıkarıp vermenin ötesinde bir de gidip almışlığım çoktur. Sanal alemde, "Laz Kapital"in yazarı, Yılmaz Okumuş'un pek de uzağımda olmadığını görünce aklıma geldi yeniden. Laz Kapital'i tesadüfen görmüş, alıp okumuş ve genlerinde Karadeniz genleri olan bir tanıdığıma vermiştim tanışsın diye. Baktım, Twitter'dan takip ediyor artık. Oysa o zamanlar pek de ilgili görünmemişti kitabı okurken. 
     Bu saatten sonra bir kitaplığım olur mu, ben bir kitaplık sahibi olmak ister miyim bilmiyorum. Şu anda o ağaç raflar benim için sadece okunmayı bekleyen kitapları bir arada tutmaya yarayan nesneler sadece. 

8 Eylül 2012 Cumartesi

KUM TORBASI

    Çenenin tam altında patlayan, sert sağ kroşe... saniyenin onda biri kadar, kan oturmuş gözleri karardı. Dizlerindeki babadan kalma derman kesildi, eklem yerleri bacaklarını taşıyamaz oldu, yer çekiminin etkisi kendisini gösterdi ve çürümüş ağaç gibi geriye meyletti;  ter içindeki sırtı sert zemine yapışmadan hemen önce. Hakemin ağzından çıkan yayvan ve geniş " seeeekkiiiiizzz" rakamı,  çürüklerin iyileşmesi için geçecek olan bir kaç haftalık dinlenmeden sonra çok satan  bir gazetedeki iş ilanlarından uygun görünenleri  işaretleyeceğini muştuluyordu.
    Hakem bileğini havaya kaldırmadan tutmuş olmak için tutacak, 'mavi' köşesine çekilecek, havlusunu boynuna asacaklar, kimsenin duymayacağı bir eyvallah gönderdiği ringden inecek, ağır ağır tünele yönelecek, beyaz badanalı odasındaki çantasını toplayacak, tek başına salondan çıkacak, telefonda zor bela, bir kaç dakikalık bir konuşma yaptıktan sonra... buz bulması gerekecek. Artık o kadar kolay düzelmiyor yaralar.
       " Mor ve yeşil halkaların bezediği çürüklerle iş aranmaz."
     Çantasının sapını öyle bir kavradı ki, gören rakibinin gırtlağını sıkıyor sanır. Pantolonun cebindeki buruşuk kağıdı avucunda ezdi; duyan taşı sıkıyor sanır. "Cemal'in adamı olmak da varmış Naapalım"  Telefonun kontörü olup olmadığını kontrol etti, servisin o bildik dört rakamını çevirip. Çaldırdı, numarayı, kapattı. Üç nefes sonra arayan numaya bakmadan açtı, "Alo, benim. Geliyorum, ama dinlenmem lazım. Yok, bu akşam; yarın çalışırım. Yok, iyidir morluk, korkutur dallamaları. Tamamdır abi, söylediğin rakam. Abi, avans alsam... eyvallah sağol, yok eve yollayacağım kendim için değil. Sağol; sağol. Söylerim taksiciye, otelden alacak, resepsiyondan dimi, haber versen, utandırmasın beni haberim yok diye. Üç kuruş için taksici sikmeyeyim akşam akşam. Tamam, ta.. peki önce sana uğrarım. Eyyvallah. Sağlık olsun, abi. Söylemiştin evet, can sağolsun, denemedik demeyiz işte. Sağol. Allaha emanet."   
    

        

6 Eylül 2012 Perşembe

PİTKİM VE SALYANGOZ KABUĞU

      İnce dalların, ıslak otların, dökülmüş yaprakların, çamurlaşmış toprağın, ezilmiş çiçeklerin arasında, üstünde, altında dolaşabilmek ve ormanın içinde gün ışığından kaçabilmek; gecenin soğuğundan, puhu kuşlarından, kertenkelelerden, farelerden, korunmak istiyorsanız; sert, yapışkan, kokusuz ve tabii ki terk edilmiş bir salyangoz kabuğuna ihtiyacınız var demektir. 
      Cesaretinize güvenip aptalca bir ileri atılış ile ayaklarınızın üstünde güvenle durup adım atmaya kalktığınızda başınıza gelecek en iyi şey, en kısa sürede daha siz gözünüzü açıp kapayıncaya kadar hatta gözünüz açılsa bile kapanmaya vakit bulamadan besin zincirinin parçası olmanızdır. Böylece hiç olmazsa acı çekmeden sindirilmeye başlamış olursunuz. 
      Sakın  salyangoz kabuğunu yanınıza almadan yola çıkmayın.

     Vaiz Federico'nun, ikide bir (nemden dolayı buğulanan) gözlüğünün camlarını temizlemek için kesmek zorunda kaldığı sözlerini nefesini bırakmaya korkarak dinleyen ve bu yüzden pancar gibi kızaran Pitkim, kalabalık daha  kıpırdamaya fırsat bulamadan en arka sıradaki yerinden fırlayarak kapıya yönelmiş, vereceği ilanı içinden tekrarlayarak, kasabanın tek gazetesine doğru hızlı adımlarla yol almaya başlamıştı bile. "Sahibi tarafından terk edilmiş, kullanışlı salyangoz kabuğuna ihtiyacım var; uygun fiyattan alabilirim."
   
       Amaaaa dedi Vaiz Federico, kollarını kaldırabildiği kadar yukarı kaldırıp; üstündeki parlak siyah cübbe, geniş yenleri yüzünden dirseklerine kadar sıyrılmış, altından kar beyaz gömleği ortaya çıkmıştı. Gözleri ateş almış kuru yaprak gibi parlak, dudakları gergin, kaşları uçlarından çatıklamış bir haldeydi. Bir kez daha fakat m-sine basmadan sabit tonda ama dedi: Düşünün hele, ormanda ortalığın hareket halindeki kabuktan geçilmediğini, düşünün, dalların, yaprakların üstünde gezinen salyangozları ve bıraktıkları izleri; neler olur? Neler olur biliyor musunuz, orman orman olmaktan çıkar; evet! Çıkar. Kürsünün iki ucunu kavradı elleri ile cemaate doğru eğildi,  geceleri dolaşan, gündüzleri yatan, her dalı kendi yolu belleyen, her yaprağı yemeye kalkan salyangozlar yüzünden hem de! Düzenini yitirmiş orman, itaat nedir bilmeyen canlılardan geçilmez. Parmakları gevşedi, kürsü derin bir nefes aldı, gülümsedi. Unutmayın! Kırılmayacak kabuk yoktur; meğer ki yeterince sert bir demir olsun elimizde!
      
            Bu diskuru duymamıştı Pitkim malum; o var gücü ile gazeteye doğru yol alıyordu vereceği ilanı içinden tekrar ede ede. Vaaz sırasında  yanı başında oturan ve o kalktıktan sonra da oturmaya devam eden Nando'nun ise koca kafasında boncuktan farksız duran  gözleri koca koca açılmıştı son cümle ile birlikte. Vaiz Federico ona bakıyordu, sanki  onu işaret ediyordu. Kasabanın demirci kalfası genç Nandoydu, sahip olduğu demir filizleri ile o lanet kabukları parça parça edebilecek, gece ve gündüz, yaz ve kış, ormana, gerçek huzuru getirebilecek tek kişi. Yerinden fırladı, iri cüssesi zeminde tok sesler çıkartarak. O benim, o benim, o benim... böyle diyordu dudakları.

5 Eylül 2012 Çarşamba

ÇATLAYABİLİRSİNİZ...

     Yedinci Gün'ü okuyorum. Calvino'nun Amerika Notları'nı beklemeye aldım. Önce İhsan Oktay; kaç senedir bekliyoruz. Aslında, meraklısı olan her okur zaten çoktan edinmiş, okumaya başlamıştır eminim. Kitap üstüne bir şey yazacak da değilim, okuduklarım bana kalsın. Hoş, kalmazsa Sırrakalem.. Neyse konumuz bu da değil.
      Tek söyleyebileceğim, elinizde ne varsa bırakın ve hemen alıp okumaya başlayın.
  
      Ben sırf şu yandaki fotoğrafı koyup, hepinizi sinir etmek için yazıyorum bu yazıyı. Fesatlığınızdan, hasedinizden, çatlayabilirsiniz. Orta yerde ve tam orta yerinizden, hiç çekinmeden...

Etiketler

ADAM VAR (1) AFORİZMALAR (3) Akçay Günlüğü (1) ANLATI (17) ARTUNÇ BEYİN DEHŞETLİ SON GECESİ (1) BANA DAİR (12) BEN BİRİSİNİ ÖLDÜRDÜM (1) BERGAMA-1965 (1) BİLGİNİN VE SANATIN MÜLKİYETİ OLMAZ (1) BİR ADAM/GÖLGELER İÇİNDE (1) BİR ANLATI ÜZERİNE SERBEST SALINIMLI ( GECİKMİŞ) DÜŞÜNCELER (1) BİR MAYIS (1) BİR TANE (1) BİR YAZ GÜNÜ RAPSODİSİ (5) BİRİ/HEPSİ/HİÇBİRİ (1) BOSTANCI RECİİNİN OĞLU TAKSİCİ NUMAN (1) BRİ METREKAREDE HAVA VAR (1) BUGÜN ÇOK KÖTÜ BİR ŞEY OLACAK (1) BUNU GÖRÜYON MU (2) CELLAT (1) CİCİLERİ SEVELİM (1) CİNAYETİ GÖRDÜM AMA TANIK OLMAM (4) CLAIRE (8) ÇÜRÜK AŞK HİKAYESİ (1) DENEMECE (4) DENİZ MORALIGİL İMZA GÜNÜ (1) DERNEK (2) DOSYALARI HAVALANDIRMA ZAMANI (1) DÖNEN DÖNENE (1) DUYURU (7) DÜĞÜN (4) DÜŞ KAPISININ MANDALI: FANTASTİK EDEBİYAT (1) EDEBİYATA DAİR (52) EDERLEZİ (1) FARFARA TEYZENİN BİTMEK BİLMEZ EFSUNLARI (1) FUNDA ÖZŞENER (1) GAITASINI ÇIKARTMAK (1) GÖKDELENİN TEPESİNDEN DÜŞÜYORSAN DEBELENMEYECEKSİN (1) GÖRÜŞ/MEK (1) GÜNCEL (3) HUKUK (1) İBİŞE NASİHATLER (4) İDA RÜZGAR LESBOS (1) İHSAN OKTAY ANAR (1) İKİ FİLM BİRDEN (1) İZMİR FELSEFE GÜNLERİ (4) İZMİR KİTAP FUARI (1) KARŞIYAKA (1) KAYIP CÜZDAN HİKAYESİ (1) KEDİ KİTABEVİ (2) KELİME KELİME ANLAT DESELER (1) KENDİME DAİR (11) KİTAPLAR (2) Komünist Partisi (1) KORUYALIM (1) KUM TORBASI (1) KÜÇÜK BİR YANLIŞ ANLAMA (1) MAROON AĞLARINI ÖRÜYOR (1) MAROON IS NO:1 (1) MARTI ÇIĞLIĞI VE GAZETE VE... (2) Mektuba Bağlanmış rüya (1) MODERN ZAMAN VAKANÜVİSLERİ (1) OLDU MU BÖYLE OLACAK (1) ÖYKÜ (26) ÖYKÜ OKUDUM BUGÜN (1) PİTKİM VE SALYANGOZ KABUĞU (1) PRESTIGE (1) ROMAN YAZDIM (1) SADIK YEMNİ (1) SAVUN-MA (1) SENİ SEVİY... (1) SEVİŞGEN RÜYA (1) SIZINTILAR (6) SİNEMAYA DAİR (11) SON ÇALIŞMA (1) SÖYLEŞİ (1) SURATINA SURATINA (1) sürrealist mahallenin olmayan efkâr-ı umumiyyesi (6) ŞANSLI ADAM (1) ŞİİRİMSİ (23) TAM ŞU ANDA (1) TEHDİT EDİLDİM (1) TİYATRO (1) TOPRAK KEMİKLERİMİ ÇAĞIRINCA (1) Türk Yargıçları (1) YAŞAMA DAİR (65) YEMEK (1) Yol-Tütün-Yorgunluk (1) YUNAN USULÜ (1) ZAHİRİ HANIMIN TEFTİŞ GÜNLERİ (1) ZEHRİMİZ EŞİT; FARKIMIZ FİYATIMIZDA (1)