31 Temmuz 2012 Salı

BERGAMA- 1965






   Kimbilir ne oldu da çıktı Chevy' nin tamponuna. Haylazlığa teşne bünyeye sahip olanın varlığı hayra alamet değildir ya, ondan. Muhtemel, dede hâlâ sağ; adıyla müsemma, kimse ilişemez. Baba bile. O yüzden takım elbisesi ütülü, pabuçlar boyalı, tampona kurulmuş. Arkada 99 merdivenler, sayılıp da mı konulmuş sayılmadan akıldan mı atılmış bilinmez.








  Bayram vakti mi desem, mesire zamanı mı? Bayram daha uygun sanki... Etekli elbise yeni, kışlık bahriye kıyafeti afilli, traşlar tamam. Kamyon tamponu, Chevy'den daha kalın ama oğlan tamponla yetinmemiş, tekerüstüne tırmanmış; belki de mahkum edilmiş. Şimdiki zaman şoförleri gibi değil, takım elbiseli son düğme de ilikli. Bıyıklar Ayhan Işık bıyığı, saçlar briyantinli.  Tamam, bayram bu. Mesire yerine gidilmiş çocuklar eğlensin diye ya kızdırmışlar ya da üst baş düzgünken bir poz fotoğraf çektirilmiş ekmek teknesi de hazır oradayken.



     İstanbullular gibi güneş gözlüğü üst cepte. Bu sefer, kamyon ya da araba değil fondaki. Yüz biraz yorgun, saçlar da uzamış. Ama illa ki briyantinli ve illa bıyıklar Ayhan Işık... Muhtemel, çocukların hepsi onun çocuğu değil. Akraba zannımca, bazılarının elbiseleri birörnek, simalar da benziyor. Bizim denizci, elindekini dişlemek ile meşgul. Ablalarından birisi sol elini tutmuş, bi' rahat durmuyor demek ki. 
        Yıl 1965-66 gibi...
      Kaç yıl olmuş... Kırk seneden biraz fazla. Kimbilir şimdi nasıldırlar... Ayhan Işık bıyığı duruyor mu acaba?



29 Temmuz 2012 Pazar

KELİME KELİME ANLAT DESELER...

Urla...
Deniz...
Serin...
Nefes...
Uyku...
Dalgalar...
Huzur...
Sessizlik...
Köpük...
Boşvermişlik...
Kitap...
İki gün...
Yerleşme isteği...
 Kaçma isteği...



27 Temmuz 2012 Cuma

TÜRK YARGIÇLARI


“…Kısaca Türk yargısı, “taşranın kültürel ve davranış kodlarına hapsolmuş, güce tapan, toplum ve birey düşmanı, antientelektüel, ortalamacı, ahlakçı, asosyal bir cemaattir”. 
Faruk Özsu, Diyarbakır Hakimi- Demokrat Yargı Derneği Yönetim Kurulu Üyesi.

     Kendisi ile ‘Teşrik-i mesaim’ olmadı. Ancak, Ödemiş’te görev yaptığı dönemde bir sebeple hakkında bilgi sahibi olmuş, verdiği enteresan mahkeme kararlarını okumuştum. Avukatlıktan yargıçlığa geçmiş, uzun süre Ödemiş’te görev yapmış, 2011 yılında Diyarbakır’a tayini çıkmış, yargı mensuplarındandır. Denk geldikçe, Radikal gazetesinin eki olan Radikal-2’de yayınlanan yazılarını okurum.  Katıldıklarım kadar katılmadığım düşünceleri de var. Ekteki yazısını mutlaka okuyun. Aslında bu yazının da tartışılacak yanları var.  Özellikle son bölümünde durum tespitine yönelik çözüm önerisinde.
   “Ezcümle, bu kadim “güvensizlik” ve ilkel “gerçekle mesafemiz” nedeniyle adil ve tarafsız bir hakem değil, “bizden yana” olanını istiyoruz.”
  “…yargı problemi, -salt- mevzuat ve faille sınırlı değil, sosyo-kültürel ve siyasal temelleri olan köklü ve ciddi bir sorundur.”
   “Türk yargısının asıl problemi, ilkel bir yargı kültürüne sahip olmasıdır.”
     Bu tespite neden olan  sistemin kaynağı  insanın, kalitesi değişmedikten sonra  son cümlede edilen “Bütün iktidar halka, yargı dahil!...” sloganı çöker gider.  
yazının tamamı burada

23 Temmuz 2012 Pazartesi

AKÇAY GÜNLÜĞÜ

SORDUĞU SORULARLA
SİZİ KÖŞEYE SIKIŞTIRIYORSA..
BÜYÜDÜ DEMEKTİR.


KURDUĞU CÜMLEYE KARŞILIK VERİRKEN
TEDİRGİN OLUYOR
ARKASINDAN NE GELECEK DİYE
 KUŞKULANDIRIYORSA SİZİ
ANLAMALISINIZ  BÜYÜDÜĞÜNÜ.






UĞRAŞMAYA KALKIŞTIĞINIZDA
ÖNCE OMZUNUZA  SONRA KARNINIZA
YUMRUK YİYORSANIZ
KORKMAYIN; HÂLÂ ÇOCUK O...




10 Temmuz 2012 Salı

BEN BÖYLEYİM... ÖZÜR DİLERİM

Tüm İslam Aleminden,
Balkanlardan ve Ortadoğudan,
 Asyadan ve Avrupadan,
Uzaydan, Marstan ve Venüsten,
Samanyolundan, kıyı kenar tüm sistemlerden,
bilhassa ama bilhassa Evrenden özür dilerim..
Ben böyleyim..
İmamın aklını alırım.
(Higgs Bozonu)




4 Temmuz 2012 Çarşamba

CİNAYETİ GÖRDÜM AMA TANIK OLMAM- FİNAL


           Sıra sıra bilezikler, inci dizisi küçük altınlar, yerlere uzanan yirmilikler- ellilikler... Düğünde takılan takılar başarının göstergesi ise Arkaik Harfler kesinlikle bir “Fatih” idi. İstanbul’u 17 yaşında fetheden Mehmet’den, Gargamela’da Darius’un ordusunu ezip geçen İskender’den, ‘Veni, Vidi, Vici’ Sezar’dan daha da büyük bir fatih. Kabasakal’a kayıyor gözlerim: Veyl Mağluba!  Boynuna sarılanlar, beline dolananlar, elini omzuna atanlar; kim oluklarını bilmediği ve olasılıkla bir daha öğrenme şansı bulamayacağı, ileride fotoğraflara bakarken ancak ve ancak Arkaik Harflerden isimlerini öğrenebileceği ama anında unutacağı; terli, makyajlı, bolca parfümlü kadınlar, kızlar, teyzeler ile yeni traşlı, ucuz limon kolonyalı, kravata yabancı, düğüne düşman, bakışları ile acıyan amcalar, delikanlılar kalabalığı. Göz pınarımdan iki minik damlanın kopma isteği sürtünüyor yanağımda, elimin tersi le hemen siliyorum.
            Sırrakalem kalabalıktan fırsat bulup fotoğraf çekmeye çalışıyordu omuz darbeleri altında. Yanına gittim yardımcı olmak için. Şu kalabalık dağılsın biz de fotoğraf çekilelim, dedi. Sezonun en büyük balığını yakalayan balıkçı gibi mi? Dedim; anlamsız bir şey söylemişim gibi yüzüme baktı. Dilime kızdım; tutamam işte bazen çenemi sonra ısırma telaşına kapılırım. Kalabalık tekrar tekrar platforma çıkıp fotoğraf çekilme, damadın gelinin yakasına paçasına yapışma ayinini bitirdiğinde en son biz arz-ı endam ettik. Daha doğrusu Sırrakalem hamle yaptı beni de çekiştirerek sürükledi. Kabasakal, ahh Kabasakal… Artık terlemiyordu. Klimanı katkısı diye düşünmüştüm ama ürkek ve tedirgin bakışları da gitmişti. Omzuna elimi attığımda başını bana doğru döndürdü, gözgöze geldik. “Olan oldu, boşver; yapabileceğin bir şey de yoktu zaten. Anlıyorum.” Şakralarım açılmış, Doğrudan Zihinsel Aktarım Yolu (Telepati) ile konuşmaya başlamıştık. Erkeklerin, hayatta kalabilmek için içgüdüsel olarak, kullanmadıkları genetik özellikleri, evlendikleri andan itibaren ortaya çıkar. Kabasakal’ın da başına bu gelmişti. Benimki zaten eskiden benzer macerayı yaşadığım için önceden açılmış sonra da kapanmamıştı. Şu halimizi görse  Levi Strauss, insanın toplumlaşması ve ailenin kökenine ilişkin görüşlerini gözden geçirirdi. İki damla yaş, göz pınarımı zorluyordu yine. Duygusallaşmıştım. Çiftin arkasından başımızı uzatıp Sırrakaleme baktım, bu halimi görmemesi gerekiyordu. Kabasakalın kulağına, dayanamıcam; sigara içmem lazım, dedim. Platformdan inerken, iki parmağımın arasındaki hayali sigarayı dudaklarıma götürerek ne yapmaya çalıştığımı anlamaya çalışan Sırrakaleme, önemli bir şey olmadığını sadece sigaralanmam gerektiğini anlattım. Klimalı mekanın dışına attım kendimi. Kimbilir kaç düğünün güruhu, sıcak ve tozun karıştığı, ağaçların bile insanlardan illallah dediği açıklıkta kendime insansız birkaç metrekarelik bir gölge buldum. Sigaramı yaktım… Kybele Ana bir zafer daha kazanmıştı, biz bir kişi daha eksilmiştik. Yapacak bir şey yoktu artık; Kabasakalın anısına sadık kalmam, yaşananları kaleme almam gerekiyordu sadece. Tam sigarayı yarılamıştım ki… Kulağımın içine iyi tanıdığım yumuşacık bir ses, burnumun deliklerinde bildiğim sevdiğim bir koku ile aynı anda doluştu:  I know what was passing through your  mind all day. (Bütün gün o muzır aklından neler geçirdiysen hepsini biliyorum, haberin olsun)
            Ensemden aşağıya doğru bir ürperti gezindi tenimde,  bütün tüylerim ayaklandı,   derin bir nefes çekmeye çalıştığım sigara parmaklarıma takılıp elimi yaktı, şaşkınlıktan dumanını yuttum.
    Eğer bu dünyada vampirlerden daha tehlikeli bir canlı varsa o da cadılardır. Döndüm. Burun buruna geldik. Dişlerimi göstererek Sırıttım. 

Temmuz 2012


2 Temmuz 2012 Pazartesi

CİNAYETİ GÖRDÜM AMA TANIK OLMAM- 3


               Hızlı hızlı; üç kısa sonra üç uzun ve tekrar üç kısa. Önce anlamadım bu göz kırpmalarını ama düzenliliği fark edince uyandım; fiziken teslim olan ama ruhu özgürlük için direnen Kabasakal, mesaj yolluyordu bana: Saving Our Souls.  Panikledim ve derhal terlemeye başladım. Yüz ifademden, ruh halimden her an anlaşılabilirdi ve etraf düşman kaynıyordu.  Hemcinsimi, üstelik arkadaşım olan bir hemcinsimi kurtarmak elbette onur verici bir şey ama benim pek onurlu olduğum söylenemez. En azından o anda kahramanlığa kalkışmak aptallıkla eş değerdi. Tebessüm ettim ve başımı salona çevirdim utanç içinde; güya fotoğraf çekimi için kendime uygun bir yer arıyorum. Ne kadar haklı olduğum ise birkaç dakika içinde anlaşıldı çünkü görevli geldi, nikâhın başlayacağını bildirip çifti salona davet etti. Kabasakalın etrafı bir anda dört kadın tarafından sarılmıştı bile. Arkaik Harfler, koluna girmişti. Her şey için çok geçti. Kabasakal kaderine razı, anlıyorum bakışı fırlattı bana ya da öyle baktığını düşünmek işime geldi diyelim. Tam salonda gözüme kestirdiğim noktaya hareketleniyordum ki görevli gelini uyardı: Duvağınızı kapatmayı unuttunuz. Arkaik sadece baktı adama. Bakarken gözlerinden yayılan cümle şuydu: Tam altı yıl on bir ay ve 22 gündür beklediğim bir günde suratımı neden örtecekmişim be adam!  Görevli, vampir görmüş gibi kenara sıçradı. Ama heyhat, kaşıntısı tutan başka bir görevli daha yolu yarıladıklarında seslenmez mi; Gelin Hanım duvağınız, diye. Onun işini arkadan gelen nedimeler ve şahitler hallediverdi. Tam masaya geldiklerinde bu sefer de nikâh memuru, duvağını işaret ediyordu. Ama artık, kulağına eğilip ne söyledi ise gelinimiz memur önce kızardı sonra hızla koltuğuna oturup acele ile kayıt defterini önüne çekip imzaladı ve daha konuşmaya başlamadan şahitlere doğru adeta fırlattı.. Emin olun, hayatımda gördüğüm en kısa nikâh töreni idi. İki hızlı evet cevabı arkasından sizi eş ilan ediyorum cümlesini takip eden bir merasim. Bu kadar! Ne zaman sordu ne zaman tören laflarını etti anlamadım bile. Telefonla ya bir ya da iki fotoğraf çekebildim. Aynı anda Arkaik Harflerin, ardı ardına Kabasakal’ın ayağını kopartmaya yönelik üç basma eylemi, Kabasakalın can acısından bastırsa bile salondan duyulan feryadı, protokol tribününden yaşaaa nidalarına karışan alkışlar arasında olup bitti her şey. Sadece bir ara Sırrakalemin, deftere bakıp görevliye bir şeyler söylediğini gördüm ve eyvah! dedim; atölye ödevi sandı defterde yazılanları, mantık ve imla hatalarını düzelttirmeye çalışıyor. Değilmiş. Salondaki herkes birbirini öpüyor çakk yapıyor, kucaklaşıyordu. Bir kişiyle hariç; Kabasakal. Bendeniz zaten yeterince uzakta olduğumdan salondaki kalabalıktan sayılmam. Gelin ve damat önde, insanlar arkada merasim alanına doğru seyirttiklerinde baktım, Sırrakalem eliyle beni çağırıyor. Artık olan olmuştu, Kabasakal kaybedilmişti. 
                 Merasim alanına girer girmez ağzımı açık bırakan olay yaşandı: Arkaik Harfler, kadim zamanlardan kalma insanlar gibi yılankavi figürlerle hem dans ediyor hem de yürüyordu! Etrafında nedimeleri ve şahitleri ile birlikte! Hedgestone canlanmış ete kana, kemiğe bürünmüştü; tıpkı büyücülerin, cadıların kol gezdiği, iksirlerin havada uçuştuğu zamanlar geri dönmüştü. Kortej oynaya zıplaya fotoğraf çekimi yapılacak platforma yaklaştığında insanlar durdu, gelin ve damat yalnız kaldı ve ortalık patlayan flaşlardan panayır yerine döndü.
(Yarın: Ben bütün gün ne haltlar düşündüğünü biliyorum)

1 Temmuz 2012 Pazar

CİNAYETİ GÖRDÜM AMA TANIK OLMAM- 2


          
             İzmir’in temmuz görünümlü haziran sıcağında en hayra geçecek şey, klima ile soğutulmuş mekânlarla karşılaşmaktır.  Buz gibi nikâh salonuna girince törenin bir saat sürmesi için dua ettim. Olmayacak bir duaydı biliyorum.  Olmadı da. Sırrakalemin mareşal vurgulu topuk seslerine keskin kararlı bakışları eklenmiş (artık telefonda nasıl tarif edildi ise) gelin odasını bulmaya hedefli hızlı yürüyüşüne, bendeniz eli kolu dolu bir şekilde arkadan eşlik ediyordum. Aranan oda bulunduğunda gelin hanım da kapıda belirmişti. Yüz aydınlanmış, omuzlar genişlemiş, boy uzamış, yanaklara kan gelmiş gibiydi. İkisi, muzaffer iki kumandanın savaş sonrası meydanda kucaklaşması gibi kucaklaştılar. İçim cızz etti. Kabasakal gelmişti aklıma. Kahraman kumandaların gözleri bana döndüğünde ne dediğimi anımsamıyorum ama akıllı bir adam olduğum ve genelde böyle durumlarda karnımdan konuşmayı mükemmel becerebildiğim için mutlaka güzel bir şeyler söylemişimdir. Karşımda bin atlı, koca bir orduyu yenmiş… benden anlamsız kahramanlık beklemeyin!
  Gelin şen, şahitler pür neşe, nedimeler göbek atacak kıvamda. Ben kapıda dikilirken göz ucu ile salonu kolaçan ediyorum; malum cep telefonu ile fotoğraf çekeceğim. Emir öyle. Uygun bir nokta bulmaya çalışıyorum kendime… kapıda belirdi. Arkaik Harfler ne kadar kanlı canlı ise “O”, o kadar soluk ve kanı çekilmiş; gelinin gözleri ne kadar parlıyor, ne kadar kendinden eminse onunkiler o kadar donuk,  o kadar kararsız görünüyordu. Bildiğim tanıdığım Kabasakal gitmiş, sanki bir gece önce ölüp gömülen, sabaha karşı dirilip mezardan çıkan birisi gelmişti. Tuhaflıklar, hayata ters düşen görüntüler, insanın zekâsını açar ya bazen, benimki de açılmıştı; anlamıştım! Bu çocuğa bir şeyler içirmişlerdi! Gömleği kırışmış, kravatı düğüm yerinden sağa kaymış, ceketi emanet gibi duruyordu. Her an, üstünü başını yırtıp, içine giydiği, ortasında koca bir “S” harfi olan kırmızı kostümü ile göklere fırlayacak zannı veriyordu bana. Kötüleri telef etmek için değil ama; kaçıp canını kurtarmak için. Kapıda görür görmez, n'aber Klark, deyip sarıldım.  Herkes tuhaf tuhaf suratıma baktı. Bir ben mi görüyorum olan biteni Tanrım, dedim içimden. Adam ruhunu teslim etmek üzere, kadın gençleştikçe gençleşiyor (hatta dişlerinden iki tanesi sivri mi, ne); şahitlerin, nedimelerin tırnakları uzuyor gözlerinin feri gidiyor ve tüm olan biteni bir tek ben fark edebiliyorum. Hayır gelenler de sanki klasik müzik konserine beleş davetiye bulmuş protokol erkânı kıvamında ön sıraya yerleşmiş bekliyorlar; bir tek ben… henüz ısırılmadım ya, ondan galiba. 
(Yarın: Sen hiç, nikah sonrası dans ederek giden gelin gördün mü?)

Etiketler

ADAM VAR (1) AFORİZMALAR (3) Akçay Günlüğü (1) ANLATI (17) ARTUNÇ BEYİN DEHŞETLİ SON GECESİ (1) BANA DAİR (12) BEN BİRİSİNİ ÖLDÜRDÜM (1) BERGAMA-1965 (1) BİLGİNİN VE SANATIN MÜLKİYETİ OLMAZ (1) BİR ADAM/GÖLGELER İÇİNDE (1) BİR ANLATI ÜZERİNE SERBEST SALINIMLI ( GECİKMİŞ) DÜŞÜNCELER (1) BİR MAYIS (1) BİR TANE (1) BİR YAZ GÜNÜ RAPSODİSİ (5) BİRİ/HEPSİ/HİÇBİRİ (1) BOSTANCI RECİİNİN OĞLU TAKSİCİ NUMAN (1) BRİ METREKAREDE HAVA VAR (1) BUGÜN ÇOK KÖTÜ BİR ŞEY OLACAK (1) BUNU GÖRÜYON MU (2) CELLAT (1) CİCİLERİ SEVELİM (1) CİNAYETİ GÖRDÜM AMA TANIK OLMAM (4) CLAIRE (8) ÇÜRÜK AŞK HİKAYESİ (1) DENEMECE (4) DENİZ MORALIGİL İMZA GÜNÜ (1) DERNEK (2) DOSYALARI HAVALANDIRMA ZAMANI (1) DÖNEN DÖNENE (1) DUYURU (7) DÜĞÜN (4) DÜŞ KAPISININ MANDALI: FANTASTİK EDEBİYAT (1) EDEBİYATA DAİR (52) EDERLEZİ (1) FARFARA TEYZENİN BİTMEK BİLMEZ EFSUNLARI (1) FUNDA ÖZŞENER (1) GAITASINI ÇIKARTMAK (1) GÖKDELENİN TEPESİNDEN DÜŞÜYORSAN DEBELENMEYECEKSİN (1) GÖRÜŞ/MEK (1) GÜNCEL (3) HUKUK (1) İBİŞE NASİHATLER (4) İDA RÜZGAR LESBOS (1) İHSAN OKTAY ANAR (1) İKİ FİLM BİRDEN (1) İZMİR FELSEFE GÜNLERİ (4) İZMİR KİTAP FUARI (1) KARŞIYAKA (1) KAYIP CÜZDAN HİKAYESİ (1) KEDİ KİTABEVİ (2) KELİME KELİME ANLAT DESELER (1) KENDİME DAİR (11) KİTAPLAR (2) Komünist Partisi (1) KORUYALIM (1) KUM TORBASI (1) KÜÇÜK BİR YANLIŞ ANLAMA (1) MAROON AĞLARINI ÖRÜYOR (1) MAROON IS NO:1 (1) MARTI ÇIĞLIĞI VE GAZETE VE... (2) Mektuba Bağlanmış rüya (1) MODERN ZAMAN VAKANÜVİSLERİ (1) OLDU MU BÖYLE OLACAK (1) ÖYKÜ (26) ÖYKÜ OKUDUM BUGÜN (1) PİTKİM VE SALYANGOZ KABUĞU (1) PRESTIGE (1) ROMAN YAZDIM (1) SADIK YEMNİ (1) SAVUN-MA (1) SENİ SEVİY... (1) SEVİŞGEN RÜYA (1) SIZINTILAR (6) SİNEMAYA DAİR (11) SON ÇALIŞMA (1) SÖYLEŞİ (1) SURATINA SURATINA (1) sürrealist mahallenin olmayan efkâr-ı umumiyyesi (6) ŞANSLI ADAM (1) ŞİİRİMSİ (23) TAM ŞU ANDA (1) TEHDİT EDİLDİM (1) TİYATRO (1) TOPRAK KEMİKLERİMİ ÇAĞIRINCA (1) Türk Yargıçları (1) YAŞAMA DAİR (65) YEMEK (1) Yol-Tütün-Yorgunluk (1) YUNAN USULÜ (1) ZAHİRİ HANIMIN TEFTİŞ GÜNLERİ (1) ZEHRİMİZ EŞİT; FARKIMIZ FİYATIMIZDA (1)