30 Haziran 2012 Cumartesi

CİNAYETİ GÖRDÜM AMA TANIK OLMAM- 1


            Havanın sıcaklığı ve yüksek topuklu ayakkabının rahatsız ediciliğinin bir dişi üzerindeki etkisi,  şahitlik görevini ifa edeceği nikâha geç kalma olasılığının yaratacağı tehlikenin yanında solda sıfır kalır. O yüzden, hemen yanımda Sırrakalem’ in şiddeti artan ses tonuna herhangi bir tepki vermedim. Gecikmenin müsebbibi olmamam, ağzımı açtığım anda pişman olmama neden olacak olaylar zincirinin başlamasına engel değildi. İmdadıma evlendirme dairesini görmemiz yetişti. Hava bir anda serinleyivermişti. Sorumluluklarım, tebliğ edilmemiş asli görevimle sınırlı olacaktı: Çanta taşıyıcılığı. Onların bilmediği şey ise, tarih kaydedicisi olarak yaşanacakları gelecek nesillere aktaracak olmamdı. Bu işin erbabı olan Prokopios, resmi olarak övgüler düzdüğü İmparator Thedosius ile karısı İmparatoriçe Theodora hakkında, kendi ölümünden sonra yayınlanmak üzere kaleme aldığı gizli tarih ile öncülümüz olmuştu. Ben de o mübarek zâtın izinden gidecektim. Buna ilk ne zaman karar verdim, çok iyi anımsıyorum. Kına gecesinde elinde tef ile ortalıkta Salome gibi salınan Arkaik Harflerin fotoğrafını gördüğüm bir önceki gece.
   Efendim, tam altı yıl on bir ay yirmi iki gündür, nam-ı diğer KABASAKAL’ı punduna getirme, avucunun içine alma, canına okuma ve hayatı zifir-i zindan etme olarak tanımlanabilecek hedefine dün akşamüstü itibarı ile ulaşan Arkaik Harfler, daha birkaç hafta önce ettiği onca modernist lafı sözü bir yana bırakmış; aile efradı, arkadaş taifesi, kapı komşusu, sokak satıcısı, tanıdık tanımadık doluşturduğu babaevinde, nikahtan bir gece önce güzel güzel kınaları yakmış, oynamış ve buna ilişkin delilleri   (sosyal medya denilen ama aslında mahallenin duvarından farkı olmayan) Facebook’ da yayınlamıştı.  İşin vahim yanı şuydu: Fotoğrafları çeken Kabasakaldı. “Adama ‘Stockholm Sendromu’ yaşatmak diye buna denir”  cümlesi aklımdan geçti ise de her zamanki serinkanlılığım ile geçtiği yerde tuttum ve kimselere söylemedim.  Kararımı verdiğim an, bu an-dı.
              Oysa ne hayaller kurmuştum; belki malumunuz Arkaik Harfler davuldan önce blogda yazı yolu ile tokmağı deriye vururken, yetmiş beş kez değişen nikah tarihi ve yerinden,  bitmeyen ev tadilatından, iki kere alınan gelinlikten bahsederken ben hayretler içinde bu kadar değişiklik arasında nasıl olup da damadın da değişmediğine şaştığımı belirtmiştim. (Aldım tabii ağzımın payını.) İşte o ilk belirlenen nikâh yeri yüzünden keyfime diyecek yoktu. Urla’da bir akşamüstü kıyılacak nikâh, takip eden iki günlük tatili daha müjdeliyordu benim için. Fırsatı değerlendirmekten başka da bir amacım yoktu ama… işte o ‘evlenen kadının cinnet eşiğindeki değişken ruh hali’ sonuç olarak sadece Kabasakal’ı etkilememiş, benim de güzelim tatil hesaplarımı unutmama yol açmıştı. Hayır, hayır. Kesinlikle bu olayla ilgisi yok yazdıklarımın. Alt tarafı iki günlük bir şey için bu kadar zahmete girmem, emin olun. Nikah salonunun kapısında, bedava kömür almaya süslü püslü toplanıp gelmiş ama bahtına nikah şekeri ve fotoğraf çekim figüranlığı düşmüş güruhun arasından içeri girerken elime tutuşturulan küçük el çantası, güneş gözlüğü ve telefon ile İngiliz kahya ciddiyetinde Sırrakalemin arkasından seyirttim. 
( Yarın: Salonda şenlik var)

27 Haziran 2012 Çarşamba

AKLIMA GELDİ...


  I-  DOĞRU KABUL ETTİĞİN HER ZAMAN DOĞRU DEĞİLDİR...

  CİCERO demiş ki vakt-i zamanında, SENECA da sonradan tasdik etmiştir bu söylediğini; Toplumlar üç sistem ile yönetilir: Monarşi (Tek adam yönetimi), Aristokrasi (Belirli bir zümre ya da sınıf yönetimi), Cumhuriyet (halkın kendini idaresi). 
   Yine SENECA'nın da katıldığı görüşün devamında; Monarşinin kötü yönetimine Tiranlık, Aristokrasininkine Oligarşi, Cumhuriyetinkine ise Demokrasi denir, demiştir. Cicero aslında büyük toprak zenginidir ama ününü, ilk avukatlardan birisi olarak kazanmış daha sonra da Roma Senatosunda verdiği söylevlerle devam ettirmiştir. O söylev yeteneği, sonunu da hazırlamış ve Antonius ile Octavius'un birlikte düzenleği kumpasla öldürülmüş. Üstelik Octavius'un yolunu açıp, İmparator olmasına sebep  olduktan sonra.

   Birileri sokaklarda, meydanlarda, gazete köşelerinde, kitap sayfalarında DEMOOOKRAASİİ diye bağırdığında, sen bir daha nedir demokrasi, diye...

II- HER SÖYLENENE İNANMA...

     John Dillinger, 1934'de 31 yaşında öldüğünde onlarca bankayı bir yıl içinde soyan, defalarca hapishaneden kaçan, polis teşkilatı ile dalga geçen, aşkına sadık, fırlama bir adamdı. FBI bir yıldan fazla peşiden dolandı, madara oldu, yapmadığı rezillik kalmadı yakalamak için. Sonunda bir sinema çıkışında, tuzağa düşürüp delik deşik ettiler. İzlediği film, bir gangster filmi idi. Halk düşmanı ilan edilmişti ama; insanlar uzun zaman, öldürüldüğü günde sinemanın önünde anma töreni düzenlediler arkasından. Çünkü o, halkın cebinden çalmayıp büyük buhranın baş sorumlusu Amerikan Bankalarını soyuyordu. Sivillere zarar vermediği gibi çaldıklarını da paylaşıyordu. Neden kızsın ki insanlar ona? 

     Birileri sokaklarda, meydanlarda, gazete köşelerinde, kitap sayfalarında O ADAM VAR YA O ADAAAM diye naralandığında ya durup düşün ya da iki kere düşün. 

III- GÜÇ DEDİĞİN YARALI KUŞTUR...

Yine dönelim Roma'ya...

       MS 448 yılı, Kasım ayının soğuk bir günü Kilise Meclisi'ne Piskopos  Eusebius heyecanla elindeki metni sallayarak dalar. Manastır liderlerinden Keşiş Eutykhes hakkındaki iddianemeyi, Patrik Flavianus'a uzatır. "İsa'nın tek tabiatlı olduğunu" (Tanrı ile tek- bütün olduğu iddiası) yayan Euytkhes'ten kurtulmak için büyük fırsattır bu suçlama belgesi. Flavianus önderliğinde kurulan sorgu meclisi, Euytkhes'in görüşlerini sapkın ilan edip bir güzel de aforoz eder. Ama iş bununla kalmaz; karara itiraz eden Eutykhes'in yeniden yargılanma talebi, kargaşadan korkan İmparator tarafından kabul edilir ve Efes'te kurulan yeni bir konsilde yeniden yargılanır ama bir farkla: Bu sefer, konsilin başında Eutykhes'e yakın olan İskenderiye Patriği bulunmaktadır.
    Sonuç: Euykthes aklanır, Flavianus aforoz edilmekle kalmaz bir güzel de linç edilir.  Eusebius'a ne olduğu yazılı değil ama efendisinden farklı bir sonla karşılaştığı sanılmıyor.

        Birileri sokaklarda, meydanlarda, gazete köşelerinde, kitap sayfalarında BEN VAR YA BENNNN dediğinde, bileklerindeki ipleri kontrol et; mutlaka uçlarını tutan birileri vardır.




    

24 Haziran 2012 Pazar

SIRTA İĞNELENMİŞ KİTABE

Çok isteyip de yapamayan,
başlayıp da bitiremeyen,
heveslenip de çabuk sıkılan,
tamlara imrenip de eksikten geçilmeyen;
bir yaşam onunkisi...

Haziran'2012


18 Haziran 2012 Pazartesi

KUŞUM BENİM



          Domatessuyu tutturmuş kuş çizin, diye. Benim elime cetvel verin, düz çizgi çek deyin, yamuk çıkar ortaya. Çizerek yol tarif etmeye kalkayım  adamı kutuplara yollarım, Sultanahmet diye. Son kez elime fırça ve boya aldığımda, Şeker Ahmet Paşa'nın bir resminin reprodiksiyonunu yapmaya kalkıştım, hoca emekliliğini isteyecekti, bitmiş halini gördüğünde. Kargadan başka kuş da tanımam kardeşim ama madem illa bir adet "kuş" isteniyor benden;  buyrun, kendisi en sevdiğim kuştur. Hayranıyım.

12 Haziran 2012 Salı

CASTLE

Castle Poster    

           Bir kadın. Cinayet masası dedektifi. Her gün gördüğünüz, bin badireye birlikte atıldığınız, defalarca ölümün kıyısına birlikte gelip kurtulduğunuz, cinayet vakalarını çözerken aynı anda çözümü bulduğunuz, ilk gördüğünüz andan itibaren deli gibi arzuladığınız, küçücük bir umut ışığını yaksın diye dört senedir beklediğiniz, gün be gün onu beklerken farkında olmadan değişip kendinize çeki düzen verdiğiniz, bu dört sene boyunca başkaları ile yakınlaşmalarını izlemek zorunda kaldığınız ama daha ilk gördüğünüz andan itibaren tutulduğunuz ve delice sevdiğiniz, her sabah yüzünde gülücükler açsın diye kahve getirdiğiniz, onun da size aşık olduğunu bildiğiniz ama fettan ve hınzırca dürtüşleri dışında cesaretinizi elinizden aldığını bildiğiniz, annesinin öldürülmesi olayına takılıp kalmış, çözülemeyen dosya ile yaşayan, bu saplantısı hayatımnı zehir edecek noktaya gelen bir kadın.

         Bir erkek. Fırlama, çocuk ruhlu, eğlenceli, zeki, detaycı, zevkli, akıllı, bilgili, meraklı, yazar, çok satan yazar, cinayet romanları yazarı, maymun iştahlı, güzel kadınlara düşkün, kızına aşık, uçuk kaçık tiyatro oyuncusu eskisi annesine karşı zayıf, paralı, çevresi geniş, sanat düşkünü, rafine, şehirli, sevdiğiniz ama her an kolunda bir kaç güzelle çıkıp gelebilecek potansiyele sahip, sahip olmak ve fethetmek odaklı,  sizden hoşlandığını, hoşlanmaktan öte tutku ile bağlı olduğunu bildiğiniz, sinir uçları ile oynamaktan keyif aldığınız, yakınınızda durmasından şikayet ederken, uzaklaşmasına da izin vermediğiniz, başka kadınlara baktığı anda delirdiğiniz bir erkek.
  
       Yazar olan erkek (Rick Castle) ile cinayet masası dedektifi (Kate Beckett) olan alımlı kadının yolları, Castle' ın kitaplarından esinlenen bir katilin soruşturması sırasında kesişir ve tam dört sezondur devam eden dizi ortaya çıkar. Bölümlük olayların yanında alttan alta işlenen ve sezonda sadece bir ya da iki bölümde yer verilen Beckett'in annesinin maktulü olduğu dosya ve olayın takibi sırasında eğlenceli, koşturmacalı, zeka yarıştırılan cinayet dosyaları, ikilinin onların dışında herkesin anladığı ilişkileri ile tam bir seyirlik. eskilerin Cagney- Lasey, Mavi Ay tadını bulabileceği ama öyle bir derdi olmayan dizi. sabrınız ve zamanınız varsa ilk sezon ilk bölümden izleyin. Bir dizide karakter değişimlerinin nasıl yavaş ve yerinde olduğunu da anlayın.

   

8 Haziran 2012 Cuma

SOKAKLAR, YÜRÜMEK İÇİNDİR; ÇİFTETELLİ OYNAMAK İÇİN DEĞİL

      Yoldaydım. Yirmidört sattir. Otobüsün koltuğu ile kıçım, ergonomik bir bütünlük sağlamış, bilmem kaçıncı kez izlediğim filmleri izlemiş,  Tezer Özlü ile Yaşamın Ucuna gidip gelmişim; telefon elimden düşmemiş, karnım acıkmış, sigarasızlık kafama vurmuş... Anlayacağınız  leş gibi derler ya o haldeydim; daha kapıdan içeri adımımı attım volaaa:. Ankaralılar bilir (ben de bilirim, yirmi sene yaşadım) Bentderesi oyun havaları gümbür gümbür gelmeye başladı sokaktan. Oysa ben apartman kapısını açarken ortalık sakindi, sessizdi. Ne zaman ve nerden çıktığı bilinmeyen bir minibüs insan, sokağa yayılıp başlıyor oynamaya gecenin onikisinde. Balkondan görünen manzara bu. Meğer karşı komşunun oğlu evleniyormuş; düğün salonundan geliyorlarmış, oradaki tepinmeleri kesmemiş evin önünde devam etmeye karar vermişler. Saat gecenin biri, daha yeni sustular; üstelik zevksizler. İnsan doğru düzgün giyinir, düğüne gidiyorsunuz. 
         Habersiz yakalandım, baskın yedim. Bilgim olsa, düzeneği kurar, verirdim Scorpions'u, Metallica'yı, Deep Purple'ı... bak bakalım bir daha geceyarısı Ankaralı Turgut çalabiliyorlar mı. Geçen yıl yaptım. İşe yaradı. Henüz sokak düğünü sezonu açılmadan başladı bunlar. Bi durun kardeşim, hakem başlama düdüğünü çalsın aceleniz ne!

6 Haziran 2012 Çarşamba

MODERN ZAMAN VAKANÜVİSLERİ

       Ahir zamanlarda, imparatorların yanında birer günlükçüsü olurmuş. Vakanüs derlermiş adına. Gün gün, olay olay kaydeder, imparatora sunar, altın kesesini alırmış. Sonraları, saray şairleri, müzisyenleri, tiyatro yazarları türemiş. Yazdıklarını saray erkânına, hamilerine sunar, onların adını nakşeder kitaplarının kapaklarına; altın kesesini cebe indirirmiş. Ama o zamanlar, "çok- satar" diye bir liste olmadığı için ne yapsın adamlar? Yaşamaları lazım. Kitap çoğaltmak maliyetli iş, zaten kaç nüsha yazılacak ki? Yine de ne edebiyatçılar, tarihçiler, tıp alimleri, müzisyenler çıkmış aralarından. Bugün bile zevkle dinlenen besteler, keyifle izlenen oyunlar, aşkla okunan dizeleri yaratmışlar. Sırası geldiğinde bu insanlar, kafa da tutmuşlar hükümdarlara, kafalarının gideceğine aldırmadan. Lafı sözü geçtiği için örnek vereyim: Puşkin. Çarın en sevdiği şair olmasına, dünya kadar para kazanmasına, malikanesine, topraklarına aldırmadan Çarın despotizmini eleştirince soluğu Sibirya'da almış. Yıllar süren sürgünden döndüğünde, Çarın, dersini alıp almadığına ilişkin sorusuna, omzunu silkip yine karşı çıkarım diyecek kadar da gözü kara bir adammış.Haklarını verelim, şapkamızı çıkaralım, saygı duyalım.
      Bunca zaman sonra,  sağolsun devletlûmuz ferman buyurmuş; üç vakte kadar artık bizim de maaşlı roman yazarlarımız olacak. sebebi de memleketimizde geçen sene günde beş romanın basılmış olması imiş. Yanlış okumadı isem, bin beşyüz küsur roman.. Şiirini, incelemesini, öyküsünü falan geçtim. Sadece basılan roman adedi, binbeşyüz küsur. İçeriklerini, ne olduklarını, kaçı tekrar baskı, kaçı telifli eser, boşverin. Hatta  kaçının  nitelikli eser olduğunu da boşverin. Rakamın büyüklüğü göz kamaştırıcı(!). Ve yüce devletlûlarımız emretti. Artık, Allah ne verdiyse, ama üç kuruş ama beş; ama aylık ama üç aylık ama yıllık; verecekler bir şeyler, vermezlerse olmaz. Şanlarına yakışmaz, onların da saraylı yazarları olmalı, olacak, ol! 
 Kaynak şu: http://www.sabitfikir.com/fikrisabit/her-gune-bes-roman

     Ehh kredi kartı reklamında süzülen yazarımız, vergi rekortmeni doymak bilmez polisiyecimiz, tiyatro oyunu reddedildi diye manifestolar yayınlayan sanatçımız, yaratıcı yazarlık atölyelerinde caka satan (ama bir halt da öğretmeyen) öykücülerimiz varken... Versin vire padisahim! Vermezse sanina yakismaz!

Etiketler

ADAM VAR (1) AFORİZMALAR (3) Akçay Günlüğü (1) ANLATI (17) ARTUNÇ BEYİN DEHŞETLİ SON GECESİ (1) BANA DAİR (12) BEN BİRİSİNİ ÖLDÜRDÜM (1) BERGAMA-1965 (1) BİLGİNİN VE SANATIN MÜLKİYETİ OLMAZ (1) BİR ADAM/GÖLGELER İÇİNDE (1) BİR ANLATI ÜZERİNE SERBEST SALINIMLI ( GECİKMİŞ) DÜŞÜNCELER (1) BİR MAYIS (1) BİR TANE (1) BİR YAZ GÜNÜ RAPSODİSİ (5) BİRİ/HEPSİ/HİÇBİRİ (1) BOSTANCI RECİİNİN OĞLU TAKSİCİ NUMAN (1) BRİ METREKAREDE HAVA VAR (1) BUGÜN ÇOK KÖTÜ BİR ŞEY OLACAK (1) BUNU GÖRÜYON MU (2) CELLAT (1) CİCİLERİ SEVELİM (1) CİNAYETİ GÖRDÜM AMA TANIK OLMAM (4) CLAIRE (8) ÇÜRÜK AŞK HİKAYESİ (1) DENEMECE (4) DENİZ MORALIGİL İMZA GÜNÜ (1) DERNEK (2) DOSYALARI HAVALANDIRMA ZAMANI (1) DÖNEN DÖNENE (1) DUYURU (7) DÜĞÜN (4) DÜŞ KAPISININ MANDALI: FANTASTİK EDEBİYAT (1) EDEBİYATA DAİR (52) EDERLEZİ (1) FARFARA TEYZENİN BİTMEK BİLMEZ EFSUNLARI (1) FUNDA ÖZŞENER (1) GAITASINI ÇIKARTMAK (1) GÖKDELENİN TEPESİNDEN DÜŞÜYORSAN DEBELENMEYECEKSİN (1) GÖRÜŞ/MEK (1) GÜNCEL (3) HUKUK (1) İBİŞE NASİHATLER (4) İDA RÜZGAR LESBOS (1) İHSAN OKTAY ANAR (1) İKİ FİLM BİRDEN (1) İZMİR FELSEFE GÜNLERİ (4) İZMİR KİTAP FUARI (1) KARŞIYAKA (1) KAYIP CÜZDAN HİKAYESİ (1) KEDİ KİTABEVİ (2) KELİME KELİME ANLAT DESELER (1) KENDİME DAİR (11) KİTAPLAR (2) Komünist Partisi (1) KORUYALIM (1) KUM TORBASI (1) KÜÇÜK BİR YANLIŞ ANLAMA (1) MAROON AĞLARINI ÖRÜYOR (1) MAROON IS NO:1 (1) MARTI ÇIĞLIĞI VE GAZETE VE... (2) Mektuba Bağlanmış rüya (1) MODERN ZAMAN VAKANÜVİSLERİ (1) OLDU MU BÖYLE OLACAK (1) ÖYKÜ (26) ÖYKÜ OKUDUM BUGÜN (1) PİTKİM VE SALYANGOZ KABUĞU (1) PRESTIGE (1) ROMAN YAZDIM (1) SADIK YEMNİ (1) SAVUN-MA (1) SENİ SEVİY... (1) SEVİŞGEN RÜYA (1) SIZINTILAR (6) SİNEMAYA DAİR (11) SON ÇALIŞMA (1) SÖYLEŞİ (1) SURATINA SURATINA (1) sürrealist mahallenin olmayan efkâr-ı umumiyyesi (6) ŞANSLI ADAM (1) ŞİİRİMSİ (23) TAM ŞU ANDA (1) TEHDİT EDİLDİM (1) TİYATRO (1) TOPRAK KEMİKLERİMİ ÇAĞIRINCA (1) Türk Yargıçları (1) YAŞAMA DAİR (65) YEMEK (1) Yol-Tütün-Yorgunluk (1) YUNAN USULÜ (1) ZAHİRİ HANIMIN TEFTİŞ GÜNLERİ (1) ZEHRİMİZ EŞİT; FARKIMIZ FİYATIMIZDA (1)