23 Nisan 2012 Pazartesi

SAYILI GÜN ÇABUK GEÇER...

 
      Başladığı gibi bitti...Kalabalık-tı. İnsan yığınıydı; bunun satışlara etkisi oldu mu bilmiyorum ama güzel bir gündü bizim için. Bir kere yalancı çıkmadım, indirimin katmerlisi vardı bazı yayınlarda. Bize değil belki ama Sırrakalemin bıcırık yeğeni ile benim kıza yaradı. 
       Tabii ben, bir de perşembe günü tek başıma gitmiştim... 

PERŞEMBE

    Perşembe günü tek başıma gitmiştim trilaylayliii diye şarkılar söyleyerek, hoplayıp zıplayarak ama   yetişemeyip Kerem Işık'ın, yetişmeme rağmen bir türlü salonu bulamayıp  Murathan Mungan'ın söyleşilerini kaçırmış, borsada boğa ve ayıların arasında kalmış gariban yatırımcı misali kara bir gün geçirmiştim.  Sırrakalemin bunda ne kadar katkısı var bilmiyorum ama ertesi gün müstehzi gülümseyişinden ve çantasına tıkıştırdığı o üstü iğnelerle dolu bez bebekten huylanmadım değil. Gezmenin de etkisi ile başlayan ayak  ağrısı yetmezmiş gibi yazarlığına zerre kıymet vermediğim ama emeğine saygı duyduğum bir abimize, daha fuarın girişinde yakalanmış, akıl sır erdiremediğim çalışkanlığı ile yazdığı iki adet dördüncü sınıf romanını almak zorunda kalmıştım. Ben adam bir roman yazdı derken meğer aradan ikincisini de çıkartmış. Roman Yazma Dersleri adı altında kaleme aldığı bir kitabı daha var. Ama bence önce kendisi okumalı; bu sabah göz atayım dedim yazdıklarına, yedi sayfada elli tane hata buldum. Böyle romanı ben iki lobumun birisini tatile gönderir diğeri ile yazarım. Perşembe için tek tesellim, paraya kıyıp uzun zaman önce okuduğum ama kitaplığımda olmayan Tomris Uyar'ın 'Gündökümü'nün iki cildini de almış olmamdı.

PAZAR

        Ne gündü  be! Bir kere Sırrakalem yanımdaydı; "iğnelenmek"ten kurtulmuştum! Son gün-dü cepte ne var ne yok bıraksak bile bugün ile sınırlıydı. Cüzdan ve kredi kartları tacize uğramaktan kurtulacaktı. Sabah yapılan kahvaltı sonrası sıcağı dağıtacak bir esinti eşliğinde fuarın yolunu tuttuk. Trenden inip tam 'Basmane Kapısı'ndan fuara giriyorduk ki... önümdeki adamın uzun boyu, geniş omuzları ve seyrekleşmeye başlamış sarıya çalan kumral saçları dikkatimi çekti. Tanıyorum galiba demeye kalmadı sol çaprazdan yüzünü gördüm: SADIK YEMNİ. Yüzümde anında sinsi bir gülüş belirdi. Hayır, adama kastım yok sadece bu satırları okursa eğer, 'HAYAL KAHVEM'in yüzünün alacağı şekil geçti gözlerimin önünden. Sinsiliğim daha da arttı ve Hayal Kahvem'de öldürücü etkiye sebep olacak olaylar zincirini başlattım: Sadık Bey, sizin bugün de burada olduğunuzu bilseydim, kitapları getirirdim yanımda imzalatmak için oldu mu ya şimdi, diye seslendim. Bu cümlemin bitişi ile yaklaşık bir saate yakın sohbetimiz; yolda başladı, kitap fuarının olduğu bölümün girişinde devam etti ve yayınevinin standında sona erdi. Sadık Yemni'nin hayat hikayesi elimde, isteyene satarım. Dedikodu sınıfına girebilecek bilgiler de var elimde ama buradan açıklamam; merak eden varsa  elektronik posta yolu ile bilgi istesin, hesap numaramı yollayayım.  Efendim, kendisi facebook denen illet aracılığı ile 'Kedi Söyleşi'lerinden haberdar olduğu gibi takip de ediyormuş. Seneye, Workshop dahil imza günü- söyleşi, her bir şeyin sözünü aldım. İki de kitabını imzalayıp birisini bana diğerini Sırrakaleme hediye etti.Yücel Hoca ve Zühal Hoca ile de mutat 'stand-önü sohbeti'mizi yaptık; yetmez dedik,  Kerem Işık'ın imzasına salça olduk, bolca gülüştük -yavaş yavaş yeni kitabını (roman) yazmaya başlamış. Bol bol standları gezdik, Sırrakalem Ayrıntının edebiyat grubunun kitap kapaklarına hayrandır- kapak tasarımlarını yapan kişinin babası ile tanıştık tesadüfen. Oydu buydu derken,  dört saate yakın zamanı kıtır kıtır doğradık. 

     Diş gıcırtılarınızı, hasetlerinizi, lütfen vestiyerde bırakınız yoksa seneye her gün gider yazarım...

19 Nisan 2012 Perşembe

RODOSLU AHTER

Görsel: Vehbi Moğol

    
 
       Türkiye'de "göç" denildiğinde çokça  Balkan göçü, son yıllarda da  Doğu’dan Güneydoğu’dan iç göçler akla gelir. Oysa kıyı insanlarının özellikle Egelinin iyi bildiği, 1820 yılında Mora Yarımadası’nda Yunanistan’ın bağımsızlığını ilan etmesiyle başlayan ve 1949-50 yıllarına  kadar yoğun şekilde devam eden "Adalar göçü" vardır.  Bu göç, 1912 Balkan Savaşı sonrası yaşanan trajedileri aratmayacak öyküler barındırır. İkinci Dünya Savaşı'nın başlaması ile önce yaşanan savaş ve savaşın getirdiği açlık, sonrasında ada Türklerince "ikinci felaket" olarak adlandırılan Yunanistan'ın adaları ilhakı, göç dalgalarını yoğunlaştırmıştır. Bu acı yolculuk, özellikle elli kuşağının üzerinde büyük ve sarsıcı etkileri ile silinmemiş anılar yumağıdır. Hayal  meyal yaşananlara, ailelerin anlattıkları eklenmiştir; doğulan ya da geride bırakılan sadece evler değil yaşamlardır. İki arada bir derede kalmış günlerdir yaşadıkları. Ne "oralı" ne de "buralı" olmuşlardır.   
          Son yirmi yılda başlayan "Ada Seyahatleri" ile anılarda kalan ata-baba ocağı, buram buram özlem olmaktan çıkmış ete kemiğe bürünmüş; evlerin taşları, sokaklar, geride bırakılan dede mezarları, bağlar- bahçeler, yaşamın tam ortasına kurulmaya başlamıştı. Bunun edebiyata yansımaması düşünülemezdi ve işte bu alandaki ilk örnekleri veren Zühal İzmirli- Yücel İzmirli' nin sekizinci kitabı olan 'Rodoslu Ahter', Kırmızı Kedi Yayınlarından çıktı.
görsel ve kolaj: Vehbi Moğol
           Yücel İzmirli liseden edebiyat hocamızdır; Büyük Karşıyakalıdır. Hani bazı insanlar vardır, bilirsiniz; bir yere girdiklerinde herkesin gözleri ışıldar, ayağa kalkılır; bir toplantı olduğunda davetli listesinin başına ismi yazılır, bir iş yapılacağı zaman ilk danışılan, yardım istenen, ön ayak olsun denilen kişiler vardır; Yücel İzmirli Karşıyaka için öyle birisidir.
            1946 doğumlu Yücel İzmirli, Gazi Eğitim  Enstitüsü Edebiyat Bölümünden mezun olduktan sonra Türkiye'nin çeşitli il ve ilçelerinde görev yapmış, yıllar sonra döndüğü 'Karşıyaka' sında, mezun olduğu Karşıyaka Lisesinde edebiyat öğretmenliği görevini yine uzun süre devam ettirip emekli olmuş, Eğitim Vakfı'nın kuruculuğunda ve Karşıyaka Spor Kulübünün idari görevlerinde bulunmuş, bu süreçte edebiyattan hiçbir zaman kopmamış bir isimdir.
         Eşi Zühal İzmirli ile birlikte, "Rodos'tan Karşıyaka'ya" isimli anı-roman ile başladıkları yazın macerasına bugüne kadar sekiz kitap sığdırdılar. Anı-roman temeline dayanan, ada göçlerini konu alan kitaplarında bir yanı ile  İzmir ve Karşıyaka tarihi  de anlatılmaktadır.   
          Göç, geride kalanı (anılarda) peşi sıra sürüklediği gibi  göç edilen yerleri de değiştirir ve dönüştürür. Göç iki ucu keskin bıçaktır; gidileni de keser geride bırakılanı da. Göç olgusu üzerine çalışılacak olanlar iki ucuna da dokunmak zorundadır, değmediği çalışmalar yarım kalır, eksik kalır. Bu nedenle önemlidir Zühal- Yücel İzmirli'nin romanları. İki ucunu teninizde hissedersiniz, "göç bıçağı" nın. 
                  Rodoslu Ahter, Ratip Efendi ile Hanife Hanım'ın kızları Ahter'in hikâyesi... Bıçağın iki ucunda geçen bir yaşamın; Rodos'ta bağlar, bahçeler, zenginlik içinde başlayan, İzmir'e uzanan zor bir yaşamın ikinci doğuş ile taçlandırdığı hikâye. Rodos'un, İzmir'in, Karşıyaka'nın da hikâyesi aynı zamanda.

17 Nisan 2012 Salı

DEVLERİN AYAK SESİ DUYULMAZ

          Dün akşam bir dev geçti Kedi Kitabevinden. Mütevazılığı  gömlek gibi giyenlerden değil; derisiymişçesine onunla birlikte doğan kaç insan kaldığını bilmiyorum ama Özdemir Nutku, o insanlardan birisi. Tam 124 kitap sığdırmış şunca zamana. Shakespeare çevirileri, Tiyatro Tarihi, oyunları, yetiştirdiği öğrencileri ile hepimizin hayatına etki eden bir dev. 


                Bugün sinema perdelerinde, tiyatro salonlarında, televizyon ekranlarınızda hayranlıkla izlediğiniz bir çok oyuncunun, oyunlarını, senaryolarını duyduğunuz, okuduğunuz onlarca yazarın hocası, Dokuz Eylül Güzel Sanatlar Fakültesinin kurucu hocası Prof. Dr. Özdemir Nutku. Resim, müzik ve daha birçok sanat dalına olan sevdanın ötesinde usta icracılığı ile tepeden tırnağa sanatçı. 
      
   
                     Bendeniz için, çantasını taşımak bile onur-du dün akşam, bir de rakı tokuşturdum üstüne.  İlhan Berk ile anısına güldüm- güldük, Can Yücel ile dostluğuna gıpta ettik, İstanbul'da sokak ortasında sanki Özdemir Nutku'ya değil bize sarıldı Can Baba. Bana kalan övünç payı, yetiştirdiği öğrencilerin bir kısmının ya arkadaşım ya da abilerim oluşu oldu. Hele ki bir de Melih  Ergen'le anlaştıkları "ayda bir istihkak -her salı-" buluşmalarına kaçak oyuncu olabilirsem arada, ne mutlu bana...

15 Nisan 2012 Pazar

TAAMMÜDE TEŞEBBÜS ETMEYE BEŞ KALA


    Her gün gidip gidip aklınızı alacak, canınızdan bezdirecek, ortalığı birbirine katacak, mızmızlanacak, dırdırlanacak, çemkirecek değilim, telaşlanmayın… program gereği; gitmek zorunluydu, Murat Gülsoy vardı, Sırrakalem gitmezsek (benden) boşanacağını taa başından söylemişti; üstelik bir müttefiki de vardı: Selda.. Siz  tanımazsınız, bi’ siz eksik kalın lütfen.
     Bu sefer, havaya karşı delikanlılık dozajımı arttırıp arabayı da almadım, tren ve metro aktarmalı gidecektik. Öğlen ikideki söyleşiyi az daha kaçıracak olmamıza sebep olacağını nerden bilebilirdim ki bu kararın? (İzmir insanını aktarma manyağı yapan belediyemizin de katkısını küçümsemiyorum.)  Sırrakalem tren istasyonuna geldiği otobüsten, inmesi gereken durakta ineceğine havalara bakar, ben dışarıda zıp zıp zıplayarak SIRRAAAA diye bağırınırken, geçti gitti otobüs. Neyse ki son anda gördüğünden ilk durakta indi ama bu arada bir tren kaçırmış olduk. Yeter mi bu? Yetmez tabii. Bendenizin ayakta uyuma sınırlarında gezmesi sebebi ile bu sefer de trenden ineceğimiz aktarma istasyonunu pas geçtik. Neyse ki Alsancak garında inip Basmane otobüslerine aktardık kendimizi. Selda cepten arar, Sırrakalem telefonu kapatmak için dürter, güneş bi açar bi kapanırken aktarılmayacağımız durakta inip  fuara daldık ama zaman da kalmadığı için bu gariban sakat ayağım ile tırısa kalkıp zor bela yetişebildik söyleşiye. Önlere kurulduk; Selda uyanık ya ön sıralara saldırdı, yedi yaşındaki kızı Bilge yer buldu o ayakta kaldı, ben de kıs kıs güldüm.  Biz üçüncü sıraya yerleşmiştik de ondan. Adamın içine mi giricem, dinleyceğim ki ne kadar akıllıca bir karar verdiğim on dakika sonra anlaşıldı. Murat Gülsoy bildiğiniz Murat Gülsoy işte. Bilmiyorsanız fotoğraflara bakabilirsiniz. O bi saat konuştu, ben kırkbeş dakika uyudum; uykumun arasında sesi geldi kitapta yazdığım gibi deyip duruyordu, gördüğünüz gibi bir şey kaçırmamış oldum. ( anladınız mı uyanıklığımın faydalarını)
        Söyleşi bitip de (ben ne güzel uyuyordum oysa) ikinci  kitap ve yayınevi reyonları arasındaki turumuz sırasında yine tüm  engelleme çabama rağmen üç torba kitap aldık. Üç torba olması önemli, zira torbalar güzel. Böylece iki elde de güzel güzel torbalar salınıyordu dönüş yolu boyunca. Murat Gülsoy’un imza töreninin başladığını gördük Can Yayınlarının standında, yanaştık tabii. Ben evdekileri getirmiştim yanımda cimriliğimden değil kardeşim, evdekileri imzalatalım yenisini nasıl olsa seneye alırım. Sırrakalem kitapları getirmeyi unuttuğu için kendisine ceza verip 602. geceyi aldı. Güya mesleki kitap-mış. Bahaneye bak! Sanki mesleki olmasa almayacaktı... Ama asıl olay imza sırasındayken oldu. Geçen yıl Selda ile birlikteyken tanıştığımız ve deli olduğuna yine birlikte kanaat getirdiğimiz Edebiyatçı Kahvesinin delisi    Cumali  (gerçek adıdır) sıranın en önünde saf tutmamış mı! Kitabını imzalatan gidiyorken sıra Cumali’ye geldiğinde o sıra yürümez oldu. Cumali sabah yaptığı kahvaltıdan bir başladı, yazdığı ve 145. sayfasına geldiği romanından, Murat Gülsoy için sokaklarda koşturarak söyleşiye geldiğinden çıktı. Cumali susmuyor, o susmadıkça benim elim avcum kaşınıyor, gözüm seyiriyor; Murat Gülsoy ya efendiliğinden ya da saflığından oturmuş bu adamı dinliyor ama bir türlü o kitap imzalanmıyor… Cumali gözüme, bankamatik makinasının önünde, ekrana boş boş bakan insanlardan farklı görünmüyordu o anda. Hani vardır ya, ekranda yazanlar sanki Türkçe değil de Suomi dilindeymiş, arkadaş da Eskimo imiş gibi boş boş ekrana bakar; siz yardım etmek istersiniz size kapkaççı muamelesi yapıp ekranı kapatır vücudu ile.. Siz de… o anda.. o salak kafasını arkadan elinizle hızla… İşte tam o anda, sol elim standın üstündeki kitaplara dokunurken avucumun içindeki kalın kütleyi fark ettim. Ehh yarı tuğla, fena değil. Gözucu ile baktım, “ Ayfer Tunç- Yeşil Peri Gecesi”. Günün anlamına da ortama da uygun. Hem Murat Gülsoy’un arkadaşı. Tam terleyen avucum tuğlayı kavrıyordu ki… Murat Gülsoy imzayı attı, kitabını Cumali’ye uzattı. Kurtulmuştu. Elim gevşedi.  Kitap derin bir nefes aldı. Sırrakalem farkında değil tabii, şirin ve mutlu gülümsüyordu. Bana kardeşim, Murat Gülsoy’a değil. Cumali gidince ben kitaplarımı uzattım, adımda çift “M” değil çift “L” olduğunu anlayıp imzalatmak bir zaman aldı ama kızmamak gerek, adam Cumali ile tanıştı az önce kolay değil.
              Sonrasında doldurulan üç torba kitap, ağrıyan bir ayak, bir çift aç mide, susamış gırtlak ve sigara krizimizle kendimizi dışarıya attık, yorgun ama mes’ut bir çift olarak ben sekerek o hoplayıp zıplayarak doğru tren istasyonu ve doğru trenin yolunu tuttuk. İkimizde yorulmuşuz. Çay ısmarladım daha da mutlu oldu hatta arkasından elinden torbalar ile salınarak yürürken fotoğrafını çekmeme bile izin verdi. İki kez çünkü ilkini beğenmemiş… Bi dahaki yazı salıya..      
           
          

BENİM ADIM SIÇAN; ISLAK SIÇAN...


  İzmir 17. Tüyap Kitap Fuarı başladı. Hem de ne başlama! Yağmuru da takmış peşine gelmiş. Giderken değil ama dönüşte otoparktan arabayı almak için kat ettiğim yol boyunca bir an  yakamı bağrımı açıp, vur ulannn ben ölmemmm; bu kadar mı gücün ha, bu kadarrr mııı! diye canından bezmiş adam çığlığı atmama ramak kalmıştı. "Benim adım Sıçan,Islak Sıçan.." desem, yanlış olmayacak kılıktaydım burnumdan damlayan sularla. Şemsiye? Ne şemsiyesi, delikanlı adamı bozar... Sırrakalem de, o sırada beni bi kenara atmış, kitaplarına sarılmış koruma telaşı içindeydi zaten, ondan  fayda yok-tu. (Kitapları kıskandım, bir sarılıyor ki akıllara zarar.) Zaten içeride yani kitap standlarının arasında hanımefendiyi zaptetmek mümkün değil; bir ara şimdi çantasından kar maskesini çıkarıp, yolda gördüğü  ilk kamyonu gasp edecek, fuar alanına dalacak ve  dolduracak hepsini diye telaş bile ettim. Belim ağrıyor, kendisi naif- nazik kadın o kadar kitabı taşıyamaz e ben de kıyamam; etme gitme gel haftaiçi sakin sakin gezer istediğin kadar alırsın diyorum ama dinleyen kim? Özür dilerim, bu dinlemiş hali... 
                     Yağmurun çamurun, kalabalığın arasından sıyrılıp Kırmızı Kedi Yayınevinin standında, okuyucularını bekleyen Yücel İzmirli- Zuhal İzmirli'nin (Yücel İzmirli edebiyat hocam olur)  yanında aldık soluğu. Eşi ile birlikte yazdıkları sekizinci roman olan, "Rodoslu Ahter"' in imza günü ve İzmir'de Göç Öyküleri" konulu söyleşi ile Kitap Fuarında yerlerini almıştı ve bizim ilk gün gidiş nedenimiz de buydu. Buydu ama tabii ben Sırrakalem'i unutmuştum.  O topal ayağım ile ( siyatik çıktı başıma,  sol ayağımı sürüyorum resmen) bir de YKY, Kırmızı Kedi, Kırmızı, Ayrıntı, Metis,  Sel gibi belli başlı yayınevlerinin standlarını dolanmak, kitap kapaklarını sevmek, kitapları mıncıklamak ve Sırrakalem'in, kitaplara yönelik taaruz, taciz gibi eylemlerini savuşturmaya çalışmak zorunda kaldım. Kitap alıcaz efendim, almayacak değiliz ama bugün değil... Birincisi, ilk gün indirim olmaz fuarlarda, anneniz size öğretmedi mi? O indirim laflarına bakmayın, son günleri bekleyin. Daha da düşer fiyatlar ikincisi yahu ayağım berbat... kalabalık... acelemiz ne, alırız. Tamam benim de içim gidiyor, tamam benim de elim cüzdana uzanıyor ama bi durun kardeşim!






                                    Kitabı bol  kalabalığı  kuru olmayan bir fuar. Ama panel ve söyleşiler için aynı şeyi söylemek mümkün değil. İvana Sert var konuşmacı olarak.. Konu: Moda, burası da zaten Milano. Ben de 2012 yaz kreasyonunu sergiliyorum, İvana puan verecek. Onur Konuğuna hiç girmeyeyim, büyük polemik çıkar.  

Etiketler

ADAM VAR (1) AFORİZMALAR (3) Akçay Günlüğü (1) ANLATI (17) ARTUNÇ BEYİN DEHŞETLİ SON GECESİ (1) BANA DAİR (12) BEN BİRİSİNİ ÖLDÜRDÜM (1) BERGAMA-1965 (1) BİLGİNİN VE SANATIN MÜLKİYETİ OLMAZ (1) BİR ADAM/GÖLGELER İÇİNDE (1) BİR ANLATI ÜZERİNE SERBEST SALINIMLI ( GECİKMİŞ) DÜŞÜNCELER (1) BİR MAYIS (1) BİR TANE (1) BİR YAZ GÜNÜ RAPSODİSİ (5) BİRİ/HEPSİ/HİÇBİRİ (1) BOSTANCI RECİİNİN OĞLU TAKSİCİ NUMAN (1) BRİ METREKAREDE HAVA VAR (1) BUGÜN ÇOK KÖTÜ BİR ŞEY OLACAK (1) BUNU GÖRÜYON MU (2) CELLAT (1) CİCİLERİ SEVELİM (1) CİNAYETİ GÖRDÜM AMA TANIK OLMAM (4) CLAIRE (8) ÇÜRÜK AŞK HİKAYESİ (1) DENEMECE (4) DENİZ MORALIGİL İMZA GÜNÜ (1) DERNEK (2) DOSYALARI HAVALANDIRMA ZAMANI (1) DÖNEN DÖNENE (1) DUYURU (7) DÜĞÜN (4) DÜŞ KAPISININ MANDALI: FANTASTİK EDEBİYAT (1) EDEBİYATA DAİR (52) EDERLEZİ (1) FARFARA TEYZENİN BİTMEK BİLMEZ EFSUNLARI (1) FUNDA ÖZŞENER (1) GAITASINI ÇIKARTMAK (1) GÖKDELENİN TEPESİNDEN DÜŞÜYORSAN DEBELENMEYECEKSİN (1) GÖRÜŞ/MEK (1) GÜNCEL (3) HUKUK (1) İBİŞE NASİHATLER (4) İDA RÜZGAR LESBOS (1) İHSAN OKTAY ANAR (1) İKİ FİLM BİRDEN (1) İZMİR FELSEFE GÜNLERİ (4) İZMİR KİTAP FUARI (1) KARŞIYAKA (1) KAYIP CÜZDAN HİKAYESİ (1) KEDİ KİTABEVİ (2) KELİME KELİME ANLAT DESELER (1) KENDİME DAİR (11) KİTAPLAR (2) Komünist Partisi (1) KORUYALIM (1) KUM TORBASI (1) KÜÇÜK BİR YANLIŞ ANLAMA (1) MAROON AĞLARINI ÖRÜYOR (1) MAROON IS NO:1 (1) MARTI ÇIĞLIĞI VE GAZETE VE... (2) Mektuba Bağlanmış rüya (1) MODERN ZAMAN VAKANÜVİSLERİ (1) OLDU MU BÖYLE OLACAK (1) ÖYKÜ (26) ÖYKÜ OKUDUM BUGÜN (1) PİTKİM VE SALYANGOZ KABUĞU (1) PRESTIGE (1) ROMAN YAZDIM (1) SADIK YEMNİ (1) SAVUN-MA (1) SENİ SEVİY... (1) SEVİŞGEN RÜYA (1) SIZINTILAR (6) SİNEMAYA DAİR (11) SON ÇALIŞMA (1) SÖYLEŞİ (1) SURATINA SURATINA (1) sürrealist mahallenin olmayan efkâr-ı umumiyyesi (6) ŞANSLI ADAM (1) ŞİİRİMSİ (23) TAM ŞU ANDA (1) TEHDİT EDİLDİM (1) TİYATRO (1) TOPRAK KEMİKLERİMİ ÇAĞIRINCA (1) Türk Yargıçları (1) YAŞAMA DAİR (65) YEMEK (1) Yol-Tütün-Yorgunluk (1) YUNAN USULÜ (1) ZAHİRİ HANIMIN TEFTİŞ GÜNLERİ (1) ZEHRİMİZ EŞİT; FARKIMIZ FİYATIMIZDA (1)