21 Şubat 2012 Salı

ORAK KAFANIZA, ÇEKİÇ AYAĞINIZA DÜŞSÜN!

         TKP'nin isim hakkı üzerine kopan fırtına malumunuz mudur bilmiyorum ama ben biraz daha geriye gidip anlatayım; 

       Türkiye Komünist Partisi  Haydar Kutlu'nun Genel Sekreterliği döneminde, 80 ler sonrası legal (yasal) partileşme sürecine girmiş, bu çabaların sonucu olarak T.İ.P. ( Türkiye İşçi Partisi) ile 1987 yılında birleşerek Türkiye Birleşik Komünist Partisi (TBKP) adı altında - illegalde- yeniden örgütlenmiştir. Bu dönemde birleşme ve Sovyetler Birliği'nde yaşanan değişimler ile birlikte örgüt içinde de ayrışmalar yaşanmış ve  1990 yılında yasal kuruluşunu TBKP adı altında gerçekleştirirken muhalif bir grup  10 Eylül adı altında,  ayrılmayı teorik boyuttan, pratiğe de dökmüştür. O tarihten günümüze kadar da ÜRÜN SOSYALİST DERGİSİ adı altında gerçek Komünist Parti'nin devamı olduklarını savunagelmişlerdir.  TBKP nin serüveni bununla da kalmamış, "Sosyalist Birlik Çalışmaları"na bağlı olarak 1991 yılında Sosyalist Birlik Partisi çatısı altındaki birleşmeye örgütsel olarak katılmış ve örgütlü yaşamına son vermiştir. Aynı yıl Sosyalist Birlik Partisi Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmış, Sosyalist Birlik Partisinin kapatılma olasılığına karşılık da hülle amaçlı, Birleşik Sosyalist Parti kurulmuştur. Ancak o da kapatma furyasından nasibini almış, 1995 ya da 1996 yıllarında Anayasa Mahkemesi kararı ile kapatılmıştır. Bu dönemde, bu partiden kopan bir kısım yoldaş(?) Sosyalist İktidar Partisi'ni 1996 yılında kurmuşlar ve bu parti de 2001 yılındaki Olağanüstü Genel Kurul'da alınan bir karar ile adını TÜRKİYE KOMÜNİST PARTİSİ olarak değiştirmiştir. Yani, bugün bildiğiniz o Türkiye Komünist Partisi bu partidir. Tarihsel mirası reddeden isimleri yok sayan bir durum da yok ortada, kuruluş ve gelenek olduğu gibi kabul edilmekte. Ama sıkı durun! Hikaye burada bitmiyor; 
   
      1991 yılında feryat figan TBKP'den  ayrılıp "ÜRÜN SOSYALİST DERGİSİ" çevresinde toplanan arkadaşlar o günden beri gerçek Komünist Partisi 'geleneği'nin ve tarihinin kendileri olduğunu dolayısı ile   Türkiye Komünist Partisi adını alan geleneğin hırsız- hainler olduğunu savunmaktaydı. 2001 yılındaki isim değişikliği sırasında da tepki koymuş ancak herhangi bir faaliyette bulunmamışlardı. Ve bugün arkadaşlar, kendilerinin gerçek Komünist Partisi oldukları iddası ile örgütlenmeye ve parti kuruluşunu duyurmaya karar verdiler. Tabii kızılca kıyamet koptu. İki taraf da birbirini hırsızlıkla suçlama, isim haklarının kendilerinde olduğunu savunma, diğerinin sahtekar olduğunu gösterme çabasına girdiler. Malum, mevcut Türkiye Komünist Partisi uzun zamandır AKP iktidarına, Cemaate,  Ergenekon  ve diğer davalara açık muhalefet halinde. Eski muhalifler, (Ulusalcı) yaklaşımların kesinlikle Komünist teori ile bağdaşmadığını, kabul edilemez olduğunu, dur denmesi gerektiğini savunarak bu yola çıktıklarını da açıkça ilan ettiler.
       İyi de bu ilan nerede edildi? Aksiyon dergisinde... Aksiyon dergisi kimin yayını? Cemaatin. Ciddiyim, eski bir haber dergisidir; Nokta dergisi kadar geçmişi eskiye hatta daha da eskiye dayanır. Zaman Gazetesi yayın grubunun bünyesinde yer alır.
      Aksiyon neden bu kadar hevesle, uzuun uzuun röportaj aldı ve yayınladı? Kimbilir...
   Peki bu arkadaşlar eleştirecek hiçbir şey kalmadı da ayrıldıkları günden beri, nedenbir tek  "Ulusalcılık"larını  eleştiriyor? Allah bilir...
   Sosyalist İktidar Partisi isim bitti de (2001'de) neden kendisini feshetmiş bir partinin adını alır? Machiavelli'ye sormak lazım.
    Genel Merkez baskınları mı istersiniz, karşılıklı saldırganlık iddialarını mı, kullanılan biber gazları mı, odunlar, sopalar mı... 
      Hay tepenize orak ayağınıza  çekiç düşsün sizin!
     Hayatım boyunca TKP'ye yakın olmadım. Sevmedim  görüşlerini, örgütlenme yapılarını. Mustafa Suphi'nin hali malum; İ. Bilen'in domuzluklarını gidin Nazım'ın anılarından okuyun. Baştımar'ı falan hiç karıştırmayın. Son genel sekreterleri  Haydar Kutlu, gitti  Taraf gazetesinde yazar oldu; bir ara barcılık da yapmıştı ama tutmadı, batırdı.
    Alın, tepe tepe kullanın ama adınızdan mümkünse o KOMÜNİST sözcüğünü çıkarıp yapın bu işi.

14 Şubat 2012 Salı

ARTUNÇ BEYİN "DEHŞETLİ" SON GECESİ


“Balkanlardan gelen soğuk ve yağışlı havanın etkisi ile kıyı bölgelerinde görülen rüzgârın hızı, zaman zaman seksen kilometreyi bulurken bazı evlerin bacalarının yıkıldığı, çatılarının uçtuğu görüldü…” 
    Rüzgârın sesi; zaferin yaklaştığını hissederek rakibine vuran acımasız ve öfkeli bir boksör gibi panjura çarparak, spikerin kelimeleri arasına sızıyordu. Duvardaki eski, sarkaçlı saatin tik-takları, abajurdan yayılan sarımtırak aydınlık ile uyum içinde salonu dolaşmaktaydı.
                  Doğa kanunu olan ‘canlının ölümlülüğü’, kullanılan eşyalara da sirayet eder. Eşyalar da ölür yavaş yavaş. Kırk yıllık İskandinav koltukların vernikleri dökülür, kurmalı duvar saati sık sık ve sebepsiz yere durur; televizyon ekranının kenarlarında morla yeşil arası kırışıklıklar oluşur, görüntüdeki insanlar şişmanlar, kısalır, ecüş bücüş görünür; masa ve sehpaların üzerindeki danteller sararır hatta sökülür uçlarından; battaniye şeridinin ipi sökülür, hareket edildikçe sallanır durur.
     Artunç Bey televizyonun tam karşısına yerleştirdiği, odayı işgal eden diğer eşyalar ile uyumsuzluğundan mekânın ya efendisi ya da dışlanmışı –asla ortası değil- olabilecek ferforje koltukta, dizlerinin üzerinde battaniye ile oturuyordu. Koltuğun sağ tarafındaki ilaçların kartuşları kutunun kesilmiş kuponlarının bulunduğu taraftan yarı bellerine kadar sarkmıştı. Henüz hafızasına güveni tam olduğundan günlük ilaç kutusu kullanmamakta ısrarcıydı. Cam sürahinin içindeki su, beklemekten iz bırakmış, bir günlük tüketimini gözüne gözüne sokuyordu. Gençliğinde gelip de el koyduğu araziye inşa ettirdiği iki katlı evin odaları 'yalnızlık' tarafından yavaş yavaş işgal edildikçe, üst kattaki salon ile yatak odasına sıkışıp kalmış; gündelik işleri gören kadının sabah baskınları sayesinde insan yüzü gören alt kattaki mutfak, banyo, kiler, sofa pasaportsuz ve vizesiz girilemeyen ülkelere dönmüştü.  Evvelin içinden kara delik gibi geçip giden zaman, ne çoluk çocuk bırakmıştı bahçesinde koşturacak ne de torun torba getirmişti derisi lekelenmiş, buruşmuş ellerine yaşam sıcaklığını hissettirebilecek. Gençliğin işret dolu geceleri, yerini zifiri zindanın tıkırtılarına terk etmiş, bahçedeki çınarın, selvinin kuruması gibi kurumuştu günleri.  Ayda bir uğrayan yeğenler de takvimi şaşırmış, bir süre sonra uğramaz olmuştu. Özenle yaptırdığı iki katlı, koca bahçeli, yüksek duvarlı, araba garajlı, çift banyolu, tuvaleti içeride ev;  mahallenin perili köşküne, kahve köşelerinde fiskos konusuna, çocukların korktuğu, erkeklerin yollarını değiştirdiği, kadınların dudaklarını kıpırdatarak önünden geçtiği ama hiçbirinin kafasını bile kaldırmaya cesaret edemediği viraneye dönüşmüştü.

            “İl Emniyet Müdürlüğünün yaptığı açıklamaya göre şehirdeki suç oranı, geçen yıla oranla yüzde sekiz azalma göstermiş, son on yılın en düşük seviyesine inmiştir.  Açıklamada, suç oranının azalmasında alınan ön tedbirlerin ve suçla kararlı mücadelenin etkisinin büyük olduğu belirtilmekte…”
            Her haberin sonunda, okuduğu habere göre gülümsemesini veya üzgün yüz ifadesini yansıtma zorunluluğu hisseden kadın spikerin, bir an için kararsız kaldığını belli eden gözlerine takıldı. “Ne gülümseyebiliyor ne de somurtabiliyor. İkisinin ortası bir duruş arıyor ama bulamıyor. Neden? Yaşamak, sağ kalmak için yapılan, suç değildir de ondan. Suç dediğin zevk için işlenir; suç dediğin hakkından fazlasını alanın yaptığıdır. Yaşamak için adam öldürürsün, yaşamak için ekmek çalarsın. Evde bekleyen karın, çocuğun için yakar, yıkar, kırar dökersin. Suç kendini belli eder, karanlığa saklanamaz. Azalan hangisi; suç mu, yaşamak için bileğine güvenmek mi? Bilemezsen, kararsız kalırsın hanım kızım işte böyle.”
Rüzgâr sertleşmiş, boyası vernikleri ile birlikte dökülmüş panjurlar daha hızlı ve sert çarpmaya başlamış, gürültüsü saatin on iki kez vuran gonguna karışmıştı. Beyaz küçük haplara uzandı eli. Bir tane aldı; bardaktaki su yeterdi, ağır ağır içti. Gongun, son çarpmaya karışan metalik- tok çınlamasından sonra aşağıdan gelen ses duyuldu. Kapı açılmamıştı. Anahtar dönse, kilidin dili geri çekilse metalik bir ses çıkardı ve genelde duymazdı. Tahtanın kırılmasına benzer bir şeydi bu.  Bakıcısı Hasibe gelse – bu saatte geldiği de görülmemiştir ya- tahta basamakları çıkarken terliklerin yumuşaklığından, ağır adımları belli belirsiz duyardı. Oysa şimdi hızlı, sert, telaşlı bir çift ayak yukarı geliyordu. Işık da yanmamış, karanlığın çelmesi tökezlemelere karışmıştı. Hasibe!? Cevap yok. Odanın yağlanmamış kapısı orta karar bir gıcırdama ile açıldı; Hasibe olamayacak kadar uzun ve zayıf, kısa saçlı, başörtüsüz, kalçasız bir karaltı belirmişti eşikte. Hızlı, susamış nefesleri ardı ardına alıyordu. Nooluyor be? Kimsin? demeye fırsat bulamadı.   Karaltının üstüne atladığını,  göğsüne hamle yaptığını, biraz önce kapıda dururken elinde olduğunu fark etmediği bıçağın metalinin kaburga kemiklerini kırarak içeri girdiğini hatta geri çıkıp birkaç kez girdiğini, boşta kalan kemikli, sigara kokan bir elin ağzını kapatmaya uğraştığını… fark etmedi. Karaltı hamle yaparken Artunç Bey aldığı kalp ilaçlarına rağmen yıllardır kendisinden uzak tutmaya uğraştığı, bahçede dolanıp duran Azrail’e yakalanmıştı. Yaşamak için mi yoksa zevk için mi öldürüldüğünü öğrenemeyecekti. Sabah Hasibe gelip de eve girdiğinde devrilmiş eşyalar, boşaltılmış çekmeceler, sökülüp parçalanmış yatak ve yastıklar, yırtılmış elbiseler, çoktan morluklara bulanmış bir ceset bulacaktı. Öğlene doğru yeğenler gelecek, ikindi namazı sonrası ilk toprağı üstüne atma telaşları Adli Tıp Kurumu ve Savcılığın prosedürüne takılacak, raporda yazan bazı terimleri anlayamayacak olsalar da ertesi gün öğlen namazından sonra muradlarına ermiş olacaklardı.   
             “Balkanlardan gelen soğuk ve yağışlı havanın etkisi ile kıyı bölgelerinde görülen rüzgârın hızı, zaman zaman 80 kilometreyi bulurken bazı evlerin bacalarının yıkıldığı, çatıların uçtuğu görüldü…” 
-Abdi, kıs lan şu televizyonun sesini! Çayından büyük bir yudum aldı teneke ağzına. Paltosunun yakalarını kaldırdı, kapı ağzında dikildi.  Kemikli parmaklarının arasındaki sigaranın izmaritini yere attı, ayağının altında ezdi. Gözlerini, avına saldırmaya karar verme arifesindeki vahşi hayvanlar gibi kısmıştı.  Babası, siyah camlı cipinin arka koltuğunda simsiyah suratı ile gecelerin karasında gezerken, ona emanet ettiği ama kendini bildiği günden beri tiksindiği ekmek teknesine -kahvehaneye- son kez baktı. Herkes bahçede diyor ama o kadar aptal değil. Dizinin dibindedir paracıkları. Babası ile kasanın başında otururken yaptıkları konuşmalara az mı şahit olmuştu? Az mı izlemişti el değiştiren, kasadan çıkıp Artunç’un cebine giren paraları. Mahalleliye borç dağıtılan tefecilik parasının kaynağı Artunç Efendi, az mı kızmıştı babasına: Gösterip durma kazandıklarını; sade yaşa, sade giyin...
  Artunç Efendinin çoluk çocuğunun yiyemediği, yeğenlerinin koklayamadığı, kazmakla bulunamayan paracıkların çağrısı... Rüzgâr sertleşti. Sipsi karanlığa yürüdü, kemikli omuzlarını ve paltosunun yakasını kaldırarak.

ŞUBAT 2012

10 Şubat 2012 Cuma

KISA KISA-3

   Birkaç gündür kimilerinin şaşkınlıkla kimilerinin kıs kıs, bıyık altından gülerek izlediği olaylar yaşanıyor. Gazeteciler, üst rütbeli subaylar, paşalar, kuvvet komutanları, genelkurmay başkanı derken sonunda Milli İstihbarat Dairesi Başkanı da özel yetkili mahkeme ve sevcılıkların tezgahına girmek üzere. Hukukun birincil ilke ve kuralı "Adil Yargılanma" ilkesidir. Bu ilkenin uzantısı da "Doğal Yargı ve Doğal Yargıç" ilkesidir. Biri olmadan diğeri yaşayamaz.  Özel Yetkili Mahkeme ve Savcılık, 12 Eylül Hukuksuzluğunun devamıdır. Sıkıyönetim Mahkemeleri denilen garabet, 1983 sonrası sivilleşme çabaları sırasında Terörle Mücadele Yasası ve Devlet Güvenlik Mahkemelerine evrilmiş, askeri üye ve olağanüstü yargılama hükümleri ile yüzlerce insanı tezgahından geçirmiş, görevini ifa etmenin mutluluğu ve verilen sözlerin gereği (Abdullah Öcalan'ın yakalanması dönemini anımsayın) son mahkumunu da yargıladıktan sonra tarih sayfalarının arasında yerini almıştır.   
  
    Ama "Ulu Devlet"ûmuzun sonsuz yaşayası kadroları, ağlaşmış mızmızlanmış, kapı kapı dolaşmış ve sonunda bizlerin Nuh Mete Yüksellerin, Nusret Demiralların, Orhan Karadenizlerin daha sağlarken ruhlarına rahmet okutacak yepyeni düzenlemeyi, 2003 yılında yeni Ceza Yasası ve Ceza Usul Yasası'na sokuşturmayı başarmıştır. Komisyon toplantılarına katılan arkadaşlarımın yüzlerinin aldığı hali anımsıyorum da... Kireç gibi ve yorgun- bezgindiler. Ne laf anlatabilmişlerdi ne de sözleri dinlenmişti. Ellerine eski yasada verilenden daha geniş yetki ve keskin kılıç verilmesinden geçmiş, hiç olmazsa  özel yasalardaki -MİT Teşkilat Yasası gibi- düzenlemelerin dikkate alınması için adeta yalvarmışlardı. Ama gözü dönmüş muktedirlerin son yıllarda kullandıkları canavarları yaratmak gibi özel amaçları olduğunu  kim, nerden bilsin?  Bu yasa ile özel yetkili savcı ve hakimlerin elinden paçasını kurtarabilecek bir tek kişi var: Cumhurbaşkanı. Yani söylenenler doğru, savcı beylerin canları isterse yarın Tayyip Erdoğan'ı makam aracının içinde derdest edebilirler. 

    MİT, ajan provakatör kullanabilir mi kullanamaz mı? Suç sayılır mı sayılmaz mı; Genelkurmay Başkanı yargılanabilir mi, darbeci midir değil midir, Silivridekiler Terör örgütü mensubu mudur değil midir? Bu soruların cevabını almak istiyorsanız,  özel yetkili mahkemeleri, savcılıkları ve hakimleri ortadan kaldırırsınız. İnsanların savunma haklarını iade edersiniz, yargılandığı davada yaptığı savunmadan dolayı, o yargılandığı davadan alacağı cezanın bile üzerinde ceza vermeye kalkışmazsınız, özetle önce insan olduğunuzu anımsarsınız; sorun kalmaz. 

    Bir çift laf da bizim millete. Hani şu, ellerinde bayrak onuncu yıl marşını olur olmadık her yerde söyleyenlere: Hanımlar beyler; bugün tepki gösterdiğiniz sözde yargılama özde infaz tezgahlarına zamanında bu tepkileri göstermiş olsaydınız (misal 12 Eylül sonrası), bugün bu haberleri okumak zorunda kalmazdınız.     

     Gazetelere, internet haber sitelerine anlı şanlı yorumculara bakacak olursanız, ortalık komplo teorilerinden geçilmiyor. Komplo teorilerinin bir tek ilacı vardır o da daha fazla özgürlük. Ama en babası, hangi Akpliydi bilmiyorum geçenlerde yumurtladı (üşendim bakmaya guugıldan siz bakıverin bi zahmet): yeni Neo-concuları örgütleyen Şimon Perezci siyonist dış mihrakların uzantıları olan ergenekoncuların işiymiş tüm yaşananlar... Abi sen ne içtin? Vallah billah parayı basıp alıcam aynısını. Olmadı imal edicem, formülünü versene... 
"SIZINTI- WIKILEAKS'TE ÜNLÜ TÜRKLER" kitabını mutlaka okuyun. "Taraf"ın yayınlarken gözardı ettiği, dağınık bilgileri bir araya toplayan, bağlantılarını kuran bir kitap.   

Ek:  Bugün yazıyı hazırlamışken, akşam saatlerinde bir haber düştü internete: Isparta AKP milletvekili Recep Akgün, CMUK 250. maddede düzenleme yapılması için yasa değişikliği teklifi sundu Meclis Başkanlığına. MİT personeli ve Başbakanlıka özel görev ifası yetkilendirilen kişiler hakkında soruşturma yetkisi, Başbakan onayına bağlı olmasının, Özel Yetkili Mahkeme ve Sevcılıkların görev alanına giren suçları da kapsayacak şekilde genişletilmesine ilişkin. Kişiye özel yasa,  kişiye özel mahkeme, kişiye özel yargılama...Tam da bahsettiğim şey bu işte. İstisnalar, özel düzenlemeler...Peki nerde her yurttaşın sahip olması gereken "Adil Yargılanma hakkı"? İnek içti, inek nerde; dağa kaçtı...  

5 Şubat 2012 Pazar

KISA KISA-2



      Efendim  geçen haftasonu, amatör lige düştükten sonra arkasından   lokma döktürüp cenaze namazı kıldırdığımız,  ama "Antepli İmam" tarafından 1.350.000 TL başlık parası ile alındıktan sonra bir de geçirdiği operasyon sonucu cinsiyet pardon isim değiştirerek zor bela  profesyonel lige dönebilen rakibimiz ile maçımız vardı. 3 tanesi 5 liraya satılan meşaleler ile şov yaptıklarını sanırken önce saatler süren soğuk işkencesi sonra maç sonucu (1-0) yetmezmiş gibi bir de İstanbul'a kadar yol olacak polis dayağı yiyen rakiplerimiz ile bütün hafta eyleşip durduk. Meşale şovları  Türkiye'de olay bize de kapak olacak diye beklerken bu arkadaşlar, bizimkiler sessiz sedasız öyle bir  iş yaptılar ki 'Dünya' şapka çıkarttı: QR kodlu pankart... Tabii o pankartta ne yazdığını burada açıklayamam ama hayırhah şeyler olmadığını az buçuk anlarsınız. Biz epey eğlendik, onların  bilemem.
  
         Bir kar yağdı haftaiçi, İzmir dellendi. Hem de ne dellenme. Millet haftasonunu perşembeden getirdi. eline havuç kapan sokağa fırladı, kardanadam yaptı. Kartopu yapmayı bilmeyenler özel ders aldı. Hatta, kayak takımını çıkarıp kayanlar bile vardı. Ciddiyim, adam kar takımını giymiş, ayağında kayaklar büyük slalomda dünya rekorunu kırmaya uğraşıyordu. Arabayı temizlerken komşu balkondan sarkmış fırça atmaya uğraşıyordu bana. Sanırsın, kedi köpek tekmeledim.Hayır, araba kullanırken kimse tepeme çıkmadı... Çok şükür.

       

          Almodovar'ın son filmi, İçinde Yaşadığım Deri... İzleyin izlettirin.
       

Etiketler

ADAM VAR (1) AFORİZMALAR (3) Akçay Günlüğü (1) ANLATI (17) ARTUNÇ BEYİN DEHŞETLİ SON GECESİ (1) BANA DAİR (12) BEN BİRİSİNİ ÖLDÜRDÜM (1) BERGAMA-1965 (1) BİLGİNİN VE SANATIN MÜLKİYETİ OLMAZ (1) BİR ADAM/GÖLGELER İÇİNDE (1) BİR ANLATI ÜZERİNE SERBEST SALINIMLI ( GECİKMİŞ) DÜŞÜNCELER (1) BİR MAYIS (1) BİR TANE (1) BİR YAZ GÜNÜ RAPSODİSİ (5) BİRİ/HEPSİ/HİÇBİRİ (1) BOSTANCI RECİİNİN OĞLU TAKSİCİ NUMAN (1) BRİ METREKAREDE HAVA VAR (1) BUGÜN ÇOK KÖTÜ BİR ŞEY OLACAK (1) BUNU GÖRÜYON MU (2) CELLAT (1) CİCİLERİ SEVELİM (1) CİNAYETİ GÖRDÜM AMA TANIK OLMAM (4) CLAIRE (8) ÇÜRÜK AŞK HİKAYESİ (1) DENEMECE (4) DENİZ MORALIGİL İMZA GÜNÜ (1) DERNEK (2) DOSYALARI HAVALANDIRMA ZAMANI (1) DÖNEN DÖNENE (1) DUYURU (7) DÜĞÜN (4) DÜŞ KAPISININ MANDALI: FANTASTİK EDEBİYAT (1) EDEBİYATA DAİR (52) EDERLEZİ (1) FARFARA TEYZENİN BİTMEK BİLMEZ EFSUNLARI (1) FUNDA ÖZŞENER (1) GAITASINI ÇIKARTMAK (1) GÖKDELENİN TEPESİNDEN DÜŞÜYORSAN DEBELENMEYECEKSİN (1) GÖRÜŞ/MEK (1) GÜNCEL (3) HUKUK (1) İBİŞE NASİHATLER (4) İDA RÜZGAR LESBOS (1) İHSAN OKTAY ANAR (1) İKİ FİLM BİRDEN (1) İZMİR FELSEFE GÜNLERİ (4) İZMİR KİTAP FUARI (1) KARŞIYAKA (1) KAYIP CÜZDAN HİKAYESİ (1) KEDİ KİTABEVİ (2) KELİME KELİME ANLAT DESELER (1) KENDİME DAİR (11) KİTAPLAR (2) Komünist Partisi (1) KORUYALIM (1) KUM TORBASI (1) KÜÇÜK BİR YANLIŞ ANLAMA (1) MAROON AĞLARINI ÖRÜYOR (1) MAROON IS NO:1 (1) MARTI ÇIĞLIĞI VE GAZETE VE... (2) Mektuba Bağlanmış rüya (1) MODERN ZAMAN VAKANÜVİSLERİ (1) OLDU MU BÖYLE OLACAK (1) ÖYKÜ (26) ÖYKÜ OKUDUM BUGÜN (1) PİTKİM VE SALYANGOZ KABUĞU (1) PRESTIGE (1) ROMAN YAZDIM (1) SADIK YEMNİ (1) SAVUN-MA (1) SENİ SEVİY... (1) SEVİŞGEN RÜYA (1) SIZINTILAR (6) SİNEMAYA DAİR (11) SON ÇALIŞMA (1) SÖYLEŞİ (1) SURATINA SURATINA (1) sürrealist mahallenin olmayan efkâr-ı umumiyyesi (6) ŞANSLI ADAM (1) ŞİİRİMSİ (23) TAM ŞU ANDA (1) TEHDİT EDİLDİM (1) TİYATRO (1) TOPRAK KEMİKLERİMİ ÇAĞIRINCA (1) Türk Yargıçları (1) YAŞAMA DAİR (65) YEMEK (1) Yol-Tütün-Yorgunluk (1) YUNAN USULÜ (1) ZAHİRİ HANIMIN TEFTİŞ GÜNLERİ (1) ZEHRİMİZ EŞİT; FARKIMIZ FİYATIMIZDA (1)