14 Şubat 2012 Salı

ARTUNÇ BEYİN "DEHŞETLİ" SON GECESİ


“Balkanlardan gelen soğuk ve yağışlı havanın etkisi ile kıyı bölgelerinde görülen rüzgârın hızı, zaman zaman seksen kilometreyi bulurken bazı evlerin bacalarının yıkıldığı, çatılarının uçtuğu görüldü…” 
    Rüzgârın sesi; zaferin yaklaştığını hissederek rakibine vuran acımasız ve öfkeli bir boksör gibi panjura çarparak, spikerin kelimeleri arasına sızıyordu. Duvardaki eski, sarkaçlı saatin tik-takları, abajurdan yayılan sarımtırak aydınlık ile uyum içinde salonu dolaşmaktaydı.
                  Doğa kanunu olan ‘canlının ölümlülüğü’, kullanılan eşyalara da sirayet eder. Eşyalar da ölür yavaş yavaş. Kırk yıllık İskandinav koltukların vernikleri dökülür, kurmalı duvar saati sık sık ve sebepsiz yere durur; televizyon ekranının kenarlarında morla yeşil arası kırışıklıklar oluşur, görüntüdeki insanlar şişmanlar, kısalır, ecüş bücüş görünür; masa ve sehpaların üzerindeki danteller sararır hatta sökülür uçlarından; battaniye şeridinin ipi sökülür, hareket edildikçe sallanır durur.
     Artunç Bey televizyonun tam karşısına yerleştirdiği, odayı işgal eden diğer eşyalar ile uyumsuzluğundan mekânın ya efendisi ya da dışlanmışı –asla ortası değil- olabilecek ferforje koltukta, dizlerinin üzerinde battaniye ile oturuyordu. Koltuğun sağ tarafındaki ilaçların kartuşları kutunun kesilmiş kuponlarının bulunduğu taraftan yarı bellerine kadar sarkmıştı. Henüz hafızasına güveni tam olduğundan günlük ilaç kutusu kullanmamakta ısrarcıydı. Cam sürahinin içindeki su, beklemekten iz bırakmış, bir günlük tüketimini gözüne gözüne sokuyordu. Gençliğinde gelip de el koyduğu araziye inşa ettirdiği iki katlı evin odaları 'yalnızlık' tarafından yavaş yavaş işgal edildikçe, üst kattaki salon ile yatak odasına sıkışıp kalmış; gündelik işleri gören kadının sabah baskınları sayesinde insan yüzü gören alt kattaki mutfak, banyo, kiler, sofa pasaportsuz ve vizesiz girilemeyen ülkelere dönmüştü.  Evvelin içinden kara delik gibi geçip giden zaman, ne çoluk çocuk bırakmıştı bahçesinde koşturacak ne de torun torba getirmişti derisi lekelenmiş, buruşmuş ellerine yaşam sıcaklığını hissettirebilecek. Gençliğin işret dolu geceleri, yerini zifiri zindanın tıkırtılarına terk etmiş, bahçedeki çınarın, selvinin kuruması gibi kurumuştu günleri.  Ayda bir uğrayan yeğenler de takvimi şaşırmış, bir süre sonra uğramaz olmuştu. Özenle yaptırdığı iki katlı, koca bahçeli, yüksek duvarlı, araba garajlı, çift banyolu, tuvaleti içeride ev;  mahallenin perili köşküne, kahve köşelerinde fiskos konusuna, çocukların korktuğu, erkeklerin yollarını değiştirdiği, kadınların dudaklarını kıpırdatarak önünden geçtiği ama hiçbirinin kafasını bile kaldırmaya cesaret edemediği viraneye dönüşmüştü.

            “İl Emniyet Müdürlüğünün yaptığı açıklamaya göre şehirdeki suç oranı, geçen yıla oranla yüzde sekiz azalma göstermiş, son on yılın en düşük seviyesine inmiştir.  Açıklamada, suç oranının azalmasında alınan ön tedbirlerin ve suçla kararlı mücadelenin etkisinin büyük olduğu belirtilmekte…”
            Her haberin sonunda, okuduğu habere göre gülümsemesini veya üzgün yüz ifadesini yansıtma zorunluluğu hisseden kadın spikerin, bir an için kararsız kaldığını belli eden gözlerine takıldı. “Ne gülümseyebiliyor ne de somurtabiliyor. İkisinin ortası bir duruş arıyor ama bulamıyor. Neden? Yaşamak, sağ kalmak için yapılan, suç değildir de ondan. Suç dediğin zevk için işlenir; suç dediğin hakkından fazlasını alanın yaptığıdır. Yaşamak için adam öldürürsün, yaşamak için ekmek çalarsın. Evde bekleyen karın, çocuğun için yakar, yıkar, kırar dökersin. Suç kendini belli eder, karanlığa saklanamaz. Azalan hangisi; suç mu, yaşamak için bileğine güvenmek mi? Bilemezsen, kararsız kalırsın hanım kızım işte böyle.”
Rüzgâr sertleşmiş, boyası vernikleri ile birlikte dökülmüş panjurlar daha hızlı ve sert çarpmaya başlamış, gürültüsü saatin on iki kez vuran gonguna karışmıştı. Beyaz küçük haplara uzandı eli. Bir tane aldı; bardaktaki su yeterdi, ağır ağır içti. Gongun, son çarpmaya karışan metalik- tok çınlamasından sonra aşağıdan gelen ses duyuldu. Kapı açılmamıştı. Anahtar dönse, kilidin dili geri çekilse metalik bir ses çıkardı ve genelde duymazdı. Tahtanın kırılmasına benzer bir şeydi bu.  Bakıcısı Hasibe gelse – bu saatte geldiği de görülmemiştir ya- tahta basamakları çıkarken terliklerin yumuşaklığından, ağır adımları belli belirsiz duyardı. Oysa şimdi hızlı, sert, telaşlı bir çift ayak yukarı geliyordu. Işık da yanmamış, karanlığın çelmesi tökezlemelere karışmıştı. Hasibe!? Cevap yok. Odanın yağlanmamış kapısı orta karar bir gıcırdama ile açıldı; Hasibe olamayacak kadar uzun ve zayıf, kısa saçlı, başörtüsüz, kalçasız bir karaltı belirmişti eşikte. Hızlı, susamış nefesleri ardı ardına alıyordu. Nooluyor be? Kimsin? demeye fırsat bulamadı.   Karaltının üstüne atladığını,  göğsüne hamle yaptığını, biraz önce kapıda dururken elinde olduğunu fark etmediği bıçağın metalinin kaburga kemiklerini kırarak içeri girdiğini hatta geri çıkıp birkaç kez girdiğini, boşta kalan kemikli, sigara kokan bir elin ağzını kapatmaya uğraştığını… fark etmedi. Karaltı hamle yaparken Artunç Bey aldığı kalp ilaçlarına rağmen yıllardır kendisinden uzak tutmaya uğraştığı, bahçede dolanıp duran Azrail’e yakalanmıştı. Yaşamak için mi yoksa zevk için mi öldürüldüğünü öğrenemeyecekti. Sabah Hasibe gelip de eve girdiğinde devrilmiş eşyalar, boşaltılmış çekmeceler, sökülüp parçalanmış yatak ve yastıklar, yırtılmış elbiseler, çoktan morluklara bulanmış bir ceset bulacaktı. Öğlene doğru yeğenler gelecek, ikindi namazı sonrası ilk toprağı üstüne atma telaşları Adli Tıp Kurumu ve Savcılığın prosedürüne takılacak, raporda yazan bazı terimleri anlayamayacak olsalar da ertesi gün öğlen namazından sonra muradlarına ermiş olacaklardı.   
             “Balkanlardan gelen soğuk ve yağışlı havanın etkisi ile kıyı bölgelerinde görülen rüzgârın hızı, zaman zaman 80 kilometreyi bulurken bazı evlerin bacalarının yıkıldığı, çatıların uçtuğu görüldü…” 
-Abdi, kıs lan şu televizyonun sesini! Çayından büyük bir yudum aldı teneke ağzına. Paltosunun yakalarını kaldırdı, kapı ağzında dikildi.  Kemikli parmaklarının arasındaki sigaranın izmaritini yere attı, ayağının altında ezdi. Gözlerini, avına saldırmaya karar verme arifesindeki vahşi hayvanlar gibi kısmıştı.  Babası, siyah camlı cipinin arka koltuğunda simsiyah suratı ile gecelerin karasında gezerken, ona emanet ettiği ama kendini bildiği günden beri tiksindiği ekmek teknesine -kahvehaneye- son kez baktı. Herkes bahçede diyor ama o kadar aptal değil. Dizinin dibindedir paracıkları. Babası ile kasanın başında otururken yaptıkları konuşmalara az mı şahit olmuştu? Az mı izlemişti el değiştiren, kasadan çıkıp Artunç’un cebine giren paraları. Mahalleliye borç dağıtılan tefecilik parasının kaynağı Artunç Efendi, az mı kızmıştı babasına: Gösterip durma kazandıklarını; sade yaşa, sade giyin...
  Artunç Efendinin çoluk çocuğunun yiyemediği, yeğenlerinin koklayamadığı, kazmakla bulunamayan paracıkların çağrısı... Rüzgâr sertleşti. Sipsi karanlığa yürüdü, kemikli omuzlarını ve paltosunun yakasını kaldırarak.

ŞUBAT 2012

22 yorum:

  1. Bak okudum sonunda bir dağıldım.
    OĞLUMU ÖLDÜRDÜ BABASINI.
    Para için mi yani.
    İnsan bugün böyle hikaye yazar mıydı?
    Yarın yazsaydın bari:(

    YanıtlaSil
  2. Ben de döndüm baktım Allah Allah ben mi eksik yazdım olur a diye. Babasını niye öldürsün yahu.:) Babası tanıyor Artunç Efendiyi kasa önünde laflıyorlar son paragrafta. Yavaş oku yavaş. O kadar hızlı okursan olacağı budur.:))

    YanıtlaSil
  3. bir sürü bir sürü yazmışsın..
    oku oku bitmiyor ki:)

    valla sonunu iki kez okudum.Sanırım ben algılayamadım:)

    YanıtlaSil
  4. tamam tama tekrar okuyunca anladım:)
    üç kez okumam gerkiyormuş demek ki:)

    YanıtlaSil
  5. Daha elden bir kaç kez geçecek. Belki son kısmı değişebilir, ki yazarken değiştirdim daha farklıydı. Sorun yazılanda olabilir kasma kendini.:))

    YanıtlaSil
  6. Ya hocam:):) Yazılarınız iyi güzelde, bazen yanımda bir Osmanlı Lügatı bulundurmam hissiyatına kapılıyorum..Acep nedendir? :):):)

    YanıtlaSil
  7. Kalemine sağlık.Sürükleyici bir hikaye olmuş.Kalemin daim olsun Avram Usta.iyi ki yazıyorsun.

    YanıtlaSil
  8. @ Deja vu; Hocam?? Ben?? Bu da iyi.:)) Osmanlıca olacak o, Osmanlı değil. Osmanlı dersen, kaçıncı yüzyıl diye sorarım.:) Osmanlıca sözcük yok ki; şöyle bir göz attım yazıya, sen söyleyince bulamadım.

    YanıtlaSil
  9. @ Kamikaze, teşekkür ederim. Sen de iyi ki varsın.

    YanıtlaSil
  10. Hahhhhaahhh, koptum gülmekten:):) O yorumu yaptıktan sonra "Osmanlıca" demem gerektiğini düşündüm, ama sonra dedim ki üstad anlar demek istediğimi :) :) :) Evet bu yazın değil ama şu "Efkar-ı Umumıyyesi" tarzı yazıların için demek istemiştim..

    YanıtlaSil
  11. Dün geldim sayfanda okumaya üşendim,copy yaptım masa üstüne dosya açtım ve yapıştırdım...
    Biraz önce yavaş yavaş okudum zira betimlemelerin gerçekten güzeldi.Yalnız ilk satırlardaki boksör biraz zorladı itiraf etmeliyim :))
    Bir de son paragrafa takıldım. Ekmek teknesiyle, siyah camlı siyah cip biraz birbirine girmiş gibi geldi bana...
    Tabi bunlar benim şahsi fikirlerimdir hiç bir bağlayıcılığı ve akademik değeri yotur,sadece okur gözüdür...
    Güzel olmuş eline sağlık...

    YanıtlaSil
  12. Ebru, o tamlamalar yüzünden Hakan Bıçakçı okumam bile yasaklandı, senin haberin yok. Oysa ben o ilk paragraftakileri Hakan Bıçakçı okumadan yazmıştım. Ayrıcda benimkiler onunkilerden daha iyi ve kusursuz-laştığımda Orhan Pammuk kim ki demekten bir dakika bile imtina etmeyeceğim.:P
    İşin zor olan yanı şu; uzun cümle ya da uzun sıfat tamlamalarını yazdıktan sonra epey uğraşıyorsun üzerinde. Buraya kadar sorun yok. Ama bittikten sonra bile (ya da bittiğini düşündükten sonra) gözünü kulağını tırmalamaya devam ediyor uzun cümle. Ne zaman kağıda döküyorsun, her şey bir anda aydınlanıveriyor. Biraz önce olduğu gibi. Beş dakika sonra o ilk tamlamayı yeniden oku, şıkır şıkır akmaya başladığını göreceksin. Çözüm o kadar basitmiş ki.:))

    YanıtlaSil
  13. Siyah cip ve ekmek teknesine bakarım tekrar. Bugün zaten çıktısını alıp epey bi elden geçireceğim.

    YanıtlaSil
  14. Deja vu, ama o öykülerde olmak zorundaydı. "Efkâr-ı Umumiyye" gibi bir kaç tane daha var. Ehh fena mı işte, bak ne güzel yeni yeni, kelimeler öğreniyorsun.:P Daha dur, tarama sözlüğü kullanmıyorum bi' kullanmaya başlarsam yandınız.:)

    YanıtlaSil
  15. Şimdi çok güzel oluş Girişteki rüzgar da son paragraf da...
    Eline sağlık...

    çay ve simit

    YanıtlaSil
  16. "ilaçların kartuşları kutunun kesilmiş kuponlarının bulunduğu taraftan yarı bellerine kadar sarkmıştı."
    Kurtulamadın gitti şu zorlama uzun tasvirlerden be Usta. Bi bıraksan şunları, tamam deycem:))

    YanıtlaSil
  17. Alamet-i farikam onlar benim.:P

    YanıtlaSil
  18. Sen kendini kandırmaya devam et:))

    YanıtlaSil
  19. Teşekkürler Avram.
    Bir de şu yazıların arasını fazla açmasan da Sipsi kimdi yahu diye geriye dönüp bakmadan okuyabilsek, pek mutlu olacağım. :)

    YanıtlaSil
  20. @ Narda.. Bak sen, bi de kafa tutuyor.:))
    (Üşendim düzeltmeye, olmadığını fark ettim etmesine. Tamam bir kaç uyarı sonrası fark etmiş de olabilirim.)

    YanıtlaSil
  21. @ Şule, Sipsi değil deAhmet diye oku yahu. Bakarsın bugün Sipsi, yarın Ahmet olur.:))

    YanıtlaSil

Etiketler

ADAM VAR (1) AFORİZMALAR (3) Akçay Günlüğü (1) ANLATI (17) ARTUNÇ BEYİN DEHŞETLİ SON GECESİ (1) BANA DAİR (12) BEN BİRİSİNİ ÖLDÜRDÜM (1) BERGAMA-1965 (1) BİLGİNİN VE SANATIN MÜLKİYETİ OLMAZ (1) BİR ADAM/GÖLGELER İÇİNDE (1) BİR ANLATI ÜZERİNE SERBEST SALINIMLI ( GECİKMİŞ) DÜŞÜNCELER (1) BİR MAYIS (1) BİR TANE (1) BİR YAZ GÜNÜ RAPSODİSİ (5) BİRİ/HEPSİ/HİÇBİRİ (1) BOSTANCI RECİİNİN OĞLU TAKSİCİ NUMAN (1) BRİ METREKAREDE HAVA VAR (1) BUGÜN ÇOK KÖTÜ BİR ŞEY OLACAK (1) BUNU GÖRÜYON MU (2) CELLAT (1) CİCİLERİ SEVELİM (1) CİNAYETİ GÖRDÜM AMA TANIK OLMAM (4) CLAIRE (8) ÇÜRÜK AŞK HİKAYESİ (1) DENEMECE (4) DENİZ MORALIGİL İMZA GÜNÜ (1) DERNEK (2) DOSYALARI HAVALANDIRMA ZAMANI (1) DÖNEN DÖNENE (1) DUYURU (7) DÜĞÜN (4) DÜŞ KAPISININ MANDALI: FANTASTİK EDEBİYAT (1) EDEBİYATA DAİR (52) EDERLEZİ (1) FARFARA TEYZENİN BİTMEK BİLMEZ EFSUNLARI (1) FUNDA ÖZŞENER (1) GAITASINI ÇIKARTMAK (1) GÖKDELENİN TEPESİNDEN DÜŞÜYORSAN DEBELENMEYECEKSİN (1) GÖRÜŞ/MEK (1) GÜNCEL (3) HUKUK (1) İBİŞE NASİHATLER (4) İDA RÜZGAR LESBOS (1) İHSAN OKTAY ANAR (1) İKİ FİLM BİRDEN (1) İZMİR FELSEFE GÜNLERİ (4) İZMİR KİTAP FUARI (1) KARŞIYAKA (1) KAYIP CÜZDAN HİKAYESİ (1) KEDİ KİTABEVİ (2) KELİME KELİME ANLAT DESELER (1) KENDİME DAİR (11) KİTAPLAR (2) Komünist Partisi (1) KORUYALIM (1) KUM TORBASI (1) KÜÇÜK BİR YANLIŞ ANLAMA (1) MAROON AĞLARINI ÖRÜYOR (1) MAROON IS NO:1 (1) MARTI ÇIĞLIĞI VE GAZETE VE... (2) Mektuba Bağlanmış rüya (1) MODERN ZAMAN VAKANÜVİSLERİ (1) OLDU MU BÖYLE OLACAK (1) ÖYKÜ (26) ÖYKÜ OKUDUM BUGÜN (1) PİTKİM VE SALYANGOZ KABUĞU (1) PRESTIGE (1) ROMAN YAZDIM (1) SADIK YEMNİ (1) SAVUN-MA (1) SENİ SEVİY... (1) SEVİŞGEN RÜYA (1) SIZINTILAR (6) SİNEMAYA DAİR (11) SON ÇALIŞMA (1) SÖYLEŞİ (1) SURATINA SURATINA (1) sürrealist mahallenin olmayan efkâr-ı umumiyyesi (6) ŞANSLI ADAM (1) ŞİİRİMSİ (23) TAM ŞU ANDA (1) TEHDİT EDİLDİM (1) TİYATRO (1) TOPRAK KEMİKLERİMİ ÇAĞIRINCA (1) Türk Yargıçları (1) YAŞAMA DAİR (65) YEMEK (1) Yol-Tütün-Yorgunluk (1) YUNAN USULÜ (1) ZAHİRİ HANIMIN TEFTİŞ GÜNLERİ (1) ZEHRİMİZ EŞİT; FARKIMIZ FİYATIMIZDA (1)