19 Aralık 2012 Çarşamba

TEHDİT EDİLDİM!

    
                Sen yazmazsan, ben de yazmam haberin olsun... 
  "Bartleby Sendromu" dedim; çıktım işin içinden. Ne ukalalık! Oysa, gerçekten (son aylarda) okumaya doyamıyorum; okuyabildikçe yazmasam da olur, hatta sadece siz yazın ben okuyayım. Kalemin yerini tuşlar aldı ya canım tuşlara da basmak istemiyor kaleme sarılmak da. tehdit içeren bu cümle karşısında pıstım, başımı önüme eğdim; sustum, evet. Ya beynim de duymuşsa? Yüreklenip de: Haklı, yazmazsan okumam artık haberin olsun derse. Böylesi bir ittifak karşısında kim diklenebilir?
   Heyhat, kurtuluş yok; yazıyı alabilmek için tuşlarla temas kaçınılmaz olacak.  Olmadı eskilerden bir şeyler çıkarır, hile yaparım. Günü gelip de okuyacak olanlar; şimdiden affola...
   Ocak bilemediniz Şubat ayında "Kedi Beşiği" çıkacak. Cahil cesareti mi deli işi mi bilinmez. Yapıcaz, edicez derken ağza kolay geliyor. Belki bu deli işine soyunan cahil cesaretimize acıdıklarından her kimden yazı istesek tamam, dedi. Logo tamam-mış.

5 Aralık 2012 Çarşamba

SADIK YEMNİ ARAMIZDA



      Geçen yıl TÜYAP İzmir Kitap Fuarı'nı izlemek için, İzmir Fuar Alanı Basmane kapısındaki karşılaşma anımızdan beri en büyük hayalim(iz)di. Sonunda gerçek oldu. Sağolsın kırmadı; ilk yarattığı fırsatta ben hazırım  hazırlanın, dedi. Duyurudaki katılımcı isimlerine bakınca, keyfimiz iki kat arttı. 
     Yücel İzmirli- Zuhal İzmirli, İhsan Tatari, Abdullah Mollaoğlu, Kerem Işık, Nalan Yılmaz, belki Onur Okumuş... Hele bir de Gülşah Elikbank, Nurdan Beşergil de gelebilirse küçük çaplı  öykücüler seminerine dönüşüverecek bizim pazartesi söyleşisi. 
       Sadık Yemnî sadece yazar değil, Feylesofluğu da elden bırakmayan bir isim. Konu başlığına baktığınızda anlıyorsunuz. Ocak ayında Gülşah Elikbank ve Deniz Moralıgil.. Daha sonra Yücel İzmirli, Kerem Işık.. Aldık başımızı gidiyoruz. Hele ocak ayında Edebiyat dergi& fanzin karışımını çıkarırsak.. Ee, geriye ne kalıyor? 

1 Aralık 2012 Cumartesi

OLDU MU BÖYLE OLACAK

     - Halil! Oğlum, senin bloğun varmış, söylemedin hiç!
    Günaydın! diyeceğim ama sesim çıkmıyor ki; o kadar zaman, Van- İstanbul arası uçakla gidip gelirsen, unutkanlık da başlar Funda Hanım! diyemedim... üç gündür genizde başlayan derin sinüzit akıntısı, perşembe akşamı itibarı ile tufana dönüşmüş durumda. Cuma günü sabahın yedisinde kemiklerimin ağrısı ile uyanıp sesimin kısıldığını fark ettiğimde, korktuğum başıma gelmişti. Sezonun ilk hastalığı! O yüzden ağzımdan "hııı" ya benzer bir ses dışında başka bir şey çıkmadı.
      Meraktır benim hamurum; öğrenmeye, kullanmaya, bilmeye.. becerdim mi, öğrendim mi, bildim mi, tamam. İlgim kaybolur. İleride kullanılmak üzere itina ile rafa kaldırılır. Gereksiz meraklarım da vardır. İşte, kim olacak ki o 200. takipçi sorusunun cevabı da sırf bu açlığımı gidermek için lazımdı. Muradıma erdim, FUNDA ÖZŞENER (tıkla bakiim) oldu. Funda, lisedeki tiyatro maceramız sırasında tüm ekip içinde, ne için orada olduğunu bilen tek insanevlâdı idi. Tamam oyunla birlikte virüsü kapan iki üç kişi daha oldu ama ben ve diğer erkek taifesinin tüm derdinin derslerden kaçmak, sene sonuna kadar okulda kızlara hava atmak olduğu düşünülecek olursa.. Gayet ciddi ve  aklı başında bir üyemiz idi. Başlarda bize tuhaf gelmişti bu hali ama sonra alıştık. Okulu bitirince hemen gidip tiyatroya kapağı atmadıysa da sonradan Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sahne Sanatları Bölümü Dramatik Yazarlık mezunu oldu. Bununla da kalmadı bir de lisansüstü eğitimini tamamladı. Van Yüzüncüyıl Üni. Güzel Sanatlar Fakültesi' nde Yardımcı Doçent idi. Meğer basmış istifayı, dönmüş İstanbul'a. Yapar, Funda bu... Millet oyun yazılmıyor basılmıyor derken onlarca oyun yazan, oyunları basılan ve sahnelenen ( arada bir de Dil Ödülü falan aldı ki, tam ayıp yani!) Funda Özşener İstanbul'daymış artık.. Yaratıcı yazarlık, dramatik yazarlık, senaryo yazım teknikleri ve eğitimi konusunda ders veriyor, Mitos-Boyut Yayınlarında editör, Vatan Kitap'ta yazıları yayınlanmaya başlayacak. Yaa işte adamın böyle ikiyüzüncü takipçisi olur n'aber... 
   Bizim lise, tuhaf bi' liseymiş... 


FUNDA ÖZŞENER

29 Kasım 2012 Perşembe

MAROON IS, No 1.





  

   Kuruldu, kurulacak; oldu, olacak derken faaliyete geçmekle kalmayıp bunu bir de manifesto ile duyurmuştu www.maroon.com.tr. Bir ay kadar önce oylaması başlayan, Hürriyet Gazetesi 2. Bumerang Ödüllerinde  önce ilk üçe kaldı; bu gece ise, kategorisinde birinciliği göğüsledi. 

  Bir kişinin hayali olarak doğduğu günden bugüne kadar sanırım üç yıl geçti. O bir kişinin, odasına kapanıp saatlerce, sabaha kadar tek bir imaj üstünde çalışmasını izlediğim çok zaman oldu. Bazen ekranda yaptıklarını anlatırken gerçekten dinledim, bazen dinlermiş gibi yaptım. Teknik konulardı ve ilgimi çekmiyordu, yalan söyleyecek değilim. Bumerang için yarışmaya soktuğunda siteyi, pek umudum yoktu. Sonuçta bir yarışma ve yeni faaliyete geçmiş bir site... Teknik konuları bilmemenin kurbanı olmuşum, farkında değildim. İlk eleme sonuçları açıklanıp da üç finalist arasında adı yazılınca, hele bir de diğer adaylara bakınca.. olacak bu iş dedim. Denk geldiğim, takip ettiğim bloglardan, yazıları yönlendirmek dışında pek bir katkım olmadı. Bir iki yazımı koymak bir de. Bundan sonra olacakları merak ediyorum; teknik olmayan ayrıntıları her zaman severim.



14 Kasım 2012 Çarşamba

ZEHRİMİZ EŞİT; FARKIMIZ FİYATIMIZDA

    Bi' paket kısa Pall Mall, kırmızı... Parayı uzatmışım, yorgunum; gün, işlerimi bitirmeye yetmemiş; dönüş yolundayım. Tek istediğim biten sigaramı tazelemek ve çay bahçemde kahvemi yudumlamak. Denk gelir de " üç kağıtçı Servet" de oradaysa, tatlı tatlı dalgamı geçmek.
      Karşıyaka tren  istasyonunun karşısında, çarşı girişindeki büfeden sigara almak için re'sen sarf ettiğim bu cümleye karşılık aldığımda ayıldım. Büfeci değildi cevap veren. Tütün şirketlerinden birisinin  tanıtım elemanı olan genç bir kızcağız; yeni model bir sigarayı kakalamak hevesiyle, kişiye özel olmayan ezberlenmiş  ses tonu, japon yapıştırıcı ile birbirine tutturulmuş neşe ve güleryüz eşliğinde, makinalı tüfek gibi konuşuyordu. Ben size, bu seferlik bile olsaa, elli kuruş daha ucuzz ve kesinlikle yeni olmayan bir markadan versemm? Bakın, kesinlikle yeni değil yurtdışında bilinen markaa, siz Pall Mall içtiğinize göree tad olarak aynı ama boğazınızı yakmayan bir sigaraya kavuşmuşş olacaksınız. Bakın, yandaki değerlere, onlar da aynıı yaniii zehir değerleri, aynı miktarda zehir alacaksınızz. 
   Aldı beni bir gülme; öyle böyle değil. Biz sizi, aynı şekilde ama daha ucuza zehirliyoruz, dediğinin farkında değil. "Tebrik ederim, müthiş bir pazarlama yöntemi." cümlesi ağzımdan zor bela çıktı; gülmekten. Hanım kızımız, kurulmuş gidiyor. Ezberlediği metin bittiğinde elde ettiği başarının sonucu olarak satacağı sigaradan da emin. "Bitti sanırım, şimdi bana lütfen kısa- kırmızı Pall Mall. Zehirlenme  konusunda muhafazakârım." dedim.  
    Abilerimm ablalarımm, elimde gördüğünüz bu nadide ürün, büyük fedakârlıklarla Avrupa' dan getirttiğimiz bir ürün oluppp; yaşlı amcaların, dizleri ağrıyann teyzelerinn, çocuklu annelerinn derdine derman olacaktır. Bu eşsiz alet sayesindeee evdeki fazlalık alet edevatı saklamaktann, iki de bir tamirci çağırmaktann kurtulacaak, bütçenizi doğrultulacakk ve hattaaa bir yıl içinde altınıza bir araba bile alabilecekksinizz.." 
    Kapitalizm, sizi ucuza ama hakça zehirler...
   

13 Kasım 2012 Salı

ROMAN YAZDIM, BİR TANE

- Aa meraba.. (Eyvah, yandım!)
- Meraba, nasılsınız? Görüşemiyoruz, gelmiyorsunuz artık.
- Uzak kaldı orası malum, gidip gelmek zor oluyor. (Yalan, on dakikalık yol) Bi' de Erdoğan hoca, malum atölyeyi değiştirdi, okuma grubu olmaktan çıktı.  (Ne kadar kazulet varsa doluştu)
- Siz deneme yazıyordunuz değil mi? Devam ediyor musunuz?
- Yok ben sadece okuyorum, yazmıyorum.(Sizler yazıyorsunuz, bu utanç bana yeter)
- Ben de yazdım.. roman. Okudunuz mu?
- Öyle mii.. haberim yoktu, hayırlısı olsun. (Hass...)
- Dün Ahmet bey'e bıraktım, bakın burada.
- Hııı, evett ordaymış. Erdoğan hoca'nın yayınevinden çıkmış, evet. Okurum... bi' ara. (Çok beklersin)
- Mutlaka okuyun, inşallah beğenirsiniz.
- İnşallah. (Bkz TDK: Olmayacak dua)

  O sondaki inşallah diyen ben oluyorum...
 Ulen Erdoğan Baysal.. yatacak yerin yok senin. Hasan Efendi'yi Türk Edebiyatına kazandırdığın(!)   yetmezmiş gibi..

7 Kasım 2012 Çarşamba

DENİZ MORALIGİL, İMZA GÜNÜ

    Bir derdi vardı Vladimir'in, ne olduğunu kendisinin bile bilmediği, yazının ışığı ile aradığı. Bazen keskinleşen bazen hırçınlaşan; düşünen, düşündüren kaleminin gizli köşelerinde kalan hikayelerini tadımlık okuyabildiğimiz ama bir gün o öykülerin biriktiği dosyanın tozunu alacağını içten içten düşündüğümüz adamdı Deniz Moralıgil, nam-ı diğer Vladimir. Dosya etlendi, kanlandı canlandı, "Gölge Falı" adını aldı... boy boylanmış, toy toylanmış olarak 10 Kasım Cumartesi günü arz-ı endam edecek. Yer Kanguru Sanat Merkezi saat: 16:00- 17:30. Sözünü aldığımız için ağzımızdaki baklayı da ıslanmadan çıkaralım: Ocak ayında da Pazartesi Söyleşilerinin konuğu olup, söyleşecek konuklarla. Bir derdi var Vladimirin, derdini anlatacak bizlere. İstanbul Kitap fuarına da katılacak, İstanbul'dakilerin haberi olsun.
      İkinci, üçüncü, dördüncü baskılara inşallah.

5 Kasım 2012 Pazartesi

ŞANSLI ADAM

   Yazdım sildim yazdım sildim... beğenmedim, olmadı. Olacak gibi de değil; lafı dolandırmadan, uzatmadan, köşe bucak gezdirmeden yazmazsam.Hoş buraya yazmamın önemi var mı (ona yazıyorum zaten, gerçi bu ara ihmal ettim, doğrusu.) tartışılır elbette ama diyeceğim şu ki; yarın tam bir yıl oluyor.  Gerçi bu konuda biraz didişmiştik; ben bir kaç gün önce başladığını iddia ediyordum ama o kestirdi attı: 6 Kasım!.. konu kapanmıştır. 
   Ben şanslı bir adamım. Aval aval dolanırken karşıma çıktığı için. Rahatlıkla görmezden gelebilecekken gördüğü, çeneme saatlerce katlandığı, arada (gerçekten) huysuzlandığımda bir şekilde sakinleştirdiği için. Ama en önemlisi, gözleri bir sene sonra bile  parıl parıl parladığı için. 
      Hadi şimdi dağılın!

1 Kasım 2012 Perşembe

YÜZYIL

                                   
                                                   SAAT 20.30;  KARŞIYAKA SAHİLİ







                  Bugün tam YÜZYIL oldu... Yedi gencin Omeros'un bahçesinde 1 Kasım 1912 akşamüstü saatlerinde  kurdukları hayalin çocuklarıyız biz. Onların düşü, bizim aşkımız. 

27 Ekim 2012 Cumartesi

ÖYKÜ OKUDUM BUGÜN

  Bugün bir öykü okudum.. Yeni yazılmış, sıcağı sıcağına.. her kelimenin çıkış sancısını, her cümlenin defalarca yıkılıp yeniden inşa edilişini hissettim. Yazıcının duruşlarını, geri dönüşlerini, tereddütlerini, duygu patlamalarını yaşadım okurken. Virgüllere kılıç çekip ünlemlere teslim oluşuna tanık oldum. Üslubunu kokladım; alt dudağımı ısırdım, benim olmadığına hayıflandım. Hayır, hayıflanmadım kıskandım. Kıskandığımı anlayınca ısırılan dudağım acıdı. Onca kısa cümle arasında  iki uzun cümlenin zorlandığını görünce sevindim. Demek elden geçmesi lazım daha, dedim kendi kendime. Bir de söyleyiverdim arsızca. 
  Eline sağlık Lale.

22 Ekim 2012 Pazartesi

Faaliyet Raporu

   Tamı tamına oniki gündür yazmamışım? Çok mu?... bilmem, yazmamışım işte. Hayat durmuş mu? Hayır. Oniki gün içinde; İstanbul'a gitmişim, oradan Ankara'ya geçmişim, İzmir'e dönmüşüm; Sırra'nın gecesine kabus olup girmiş, evde kalan son buğday kırıntılarını da yemişim. (Bak şimdi, gördün mü edepsizliğimi..)  Arada bir kaç kitap okumuşum, Vus'at O. Bener ile boğuşmaya karar vermişim. Yapmışım işte bir sürü bi'şey. Canım sıkılmış, can sıkmışım, kızmışım kızdırmışım, başım ağrımış, baş ağrıtmışım... Bunları herkesin yaptığını (Sırra'nın son buğday tanelerini yemek dışında) düşünecek olursak sıradan bir oniki gün geçirmişim demek ki. Haa, unutmadan galiba benim parmak işareti işe yaramış, oniki gün içinde savaşa girmemişiz. Ama savaşkarşıtlarını plastik kurşun ve gaz bombası eşliğinde kolluk kuvvetlerine dövdürmüşüz. Büyük başarı, atlamamak lazım. Bayram gelmiş amma benim neyime. İhtimal ( ihtimal değil kesin) evde yatacağım, k,tap okuyacağım b.sayardan artık dizi mizi ne bulursam izleyeceğim. Nöbetçiyim yani. Az biraz sıkıştırın da eldeki notları kayıtları temize çekeyim; yoksa tembelim bu aralar.

10 Ekim 2012 Çarşamba

BUNU GÖRÜYON MU- 2

   Beylik bir laf vardır, "çok tutan filmin ikincisi çekilir ama ilki kadar iyi olmaz." Sinemacı değilim bilemem; ama kural bu olsa bile istisnaları olduğuna inandığım bazı seri filmler vardır. Konu ile alakası şu: Dedim ki, arkadaş bana güvenmeyin bak pis küfrederim. Sen misin ağzını açan sen misin hareket çeken... delirdi herifler; top üstüne top mermisi yağdırdılar, paşa baba gitti yumruk çekti, obüs üstüne obüsü sınıra yerleştirdikleri yetmedi, benim meşhur Gaziantep 5. Mekanize Tugayını Urfa'ya kaydırdılar; analizciler televizyonlarda işgal nerden başlar, nasıl biter konulu paneller düzenledi. Taksim'de protesto edenlere dokunmadılar ama Ankaradakileri yine gaza buladılar. Sonunda bugün hava sahasını da kapadılar. 
   Anlaşılan o ki, parmak kesmedi arkadaşları. Ha siz sanır mısınız ki ben pes ederim. Sanır mısınız ki dün meydana çıkmadım diye öyle oturmaya devam ederim. Asla! O zaman buyrun; parmaktan daha büyüğü, beladan daha belası var. Hemen aşağıda...

4 Ekim 2012 Perşembe

BUNU GÖRÜYON MU

   Kardak Krizi patladığında Etimesgut'taki tümende tank çvş. idim. Bir hafta boyunca buz gibi havada, ayağımda postallar üstümde kamuflaj ile kampette uyumaya çalıştım. Her an Trakya'ya sevk emri gelecek dediler. Uykusuz, tedirgin gecelerdi. Dağılın, geçti, emri geldiğinde ilk tepkim ağız dolusu küfretmek oldu malum şahıslara.
   99 yılının şimdi anımsamadığım bir günü, sabah işe gitmek için kapıyı açtığımda postacı ile burun buruna geldim. Adam sabahın köründe işbaşında idi. Elime bir sarı zarf tutuşturdu. Askerlik Şubesi yazıyordu üstünde. Alık alık baktım. Açtım: Sefer görev emri. Saçları biraz daha kırlaşmış, göbek çeperi genişlemiş ben, yedek asker olarak göreve çağılıyordum. Sebep, Öcalan'ı iade dalaşması sırasında aramızın iyice gerildiği Suriye'yi işgal etmek. Görev yerim Gaziantep 5. Mekanize Tugayı... teslim sürem yetmişiki saat.  O an kalp krizi geçirmedi isem bir daha geçirmem diye düşünmüştüm. Askerlik şubesi'ne gidip ne iş  diye sorduğumda, sen çantanı hazırla telefonla ulaşırız, evrak matbu idi düzeltemedik dediler. Küfür ettiğim adam sayısı epey artmıştı.
   Diyeceğim o ki, bu sefer de bana güvenip, eline Dünya Savaşı başlatabilecek yetkiyi alarak tezkere çıkardılarsa... aşağıdaki resme baksınlar; cevabım orada.

22 Eylül 2012 Cumartesi

SENİ SEVİY...

        Bi ağzımdan güzel söz çıkmamış blogda. Bi latife bile etmemişim. Yüzüm gülmemiş, hep bi çemkirme hali, hep bi söylenme, huysuzluk varmış üstümde. Gün yüzü göstermemişim... Kakılmışın önde gideniymişim. Bunlar aklımda kalanı, dahası vardı da Allahtan internet gitti, yayın kesildi. 
       Duy da inanma, ahali! Duy da İNANMA!... İnanırsan sana da saydırırım ahali, haberin olsun. Madem güzel bi söz çıkmamış ağzımdan burada, bugüne kadar; madem bir çift güzel kelamım olmamış.  Mümkün mü, durur muyum buyrun; iki çift güzel söz...

     

21 Eylül 2012 Cuma

BUGÜN ÇOK KÖTÜ BİR ŞEY OLACAK

      Tedirgindi. Sert omuz darbesi ile irkilmiş, pardon kelimesini duymadığından iki adım yana sıçramıştı. Sıcak havaya, şakır şakır terlemesine rağmen montunu çıkartmıyordu. Dün akşam sevgilisini beklerken ilk kez  uğradığı kafede, hazır, kahve ücretine eklenen fal  parasını vermişken (aklı sıra) biraz eğlenmek için  kahve falı baktırmıştı. Falcı kadının ikibin yıl öncesinden fırlayıp gelmiş hali yetmezmiş gibi hakkında bildikleri şaşkına çevirmişti. Hele o en son sarf ettiği,  yarın çok kötü şeyler olacak dikkatli ol cümlesi kulaklarında çınlıyordu. Nasıl? Sorusuna, kötü şeyler lafından başka cevap da alamamıştı. Yağmur yağabilirdi. Önemli bir iş görüşmesine gideceğinden ıslanmak, çamura bulanmak felaketten beterdi. Sabah işe geç kalabilirdi; korkudan arabasının deposunu geceden  doldurmuştu. Üstüne üstlük, her zamanki saatten tam iki saat erken çıkmıştı. Trafik olabilirdi yolda ya da arabası arızalanabilirdi. Telefonunu dolu olmasına rağmen  şarja takmış, elbiselerini akşamdan hazırlamıştı. Annesini telefonla aramış, her şeyin yolunda olduğunu öğrenmesi, neden iki haftadır aramadığı konusunda fırça yemesine sebep olmuştu. Ama olsun, kötü şeyin önüne geçmişse sorun edilecek bir şey değildi. Faturalarını tek tek kontrol etmekle kalmamış bir de müşteri hizmetlerini arayarak teyid ettirmişti ödendiklerini. Bütün geceyi olabilecek kötü şeyleri düşünmekle geçirmiş, günlük faaliyet raporunu tek tek sıralamış, raporu çıkarması uzun sürmüş, uyku saatini kaçırdığını görünce önce uyku hapı alıp hemen uyumak istemiş sonra bundan da vazgeçmiş sabaha kadar oturmuştu. Bir türlü kurtulamıyordu kötü şeyin ne olduğunu düşünmekten. Oysa kahve falının içinde tüm gördüğü - falcı kadın fincanı burnuna kadar sokmuştu o da görebilsin diye, sadece koyu kahverengi büyükçe ve şekilsiz bir lekeydi. Meydandan geçerken hiçbir zaman kullanmadığı yaya geçidini kullanmış, ışıklara riayet etmiş, saçak altından yürümemiş, kuşların yoğun olduğu yerlerden de uzak durmuştu. Diego Garcia'nın batıl inancı olduğu söylenemezdi ama evden çıkarken ne olur ne olmaz diye Ave Maria duasını tam üç kez 'Dua kitabı'ndan okumuştu; ezbere bilmiyordu. Günün bu saatine kadar bir tuhaflıkla karşılaşmamış olmasının, yüzü buruşuk elleri kirli o falcı kadını haksız çıkarmaya yeterli olup olmadığına emin olamıyordu. 
   Telefonu titremeye başladığı sırada, falcı kadının yüzünü aklına getirmeye çalışıyordu. Belki de atladığı bir ifade, bir mimik o kötü şeyin ne olduğunu anlamasına yardımcı olabilirdi. Cihazı eline aldı, tam açacakken birden irkildi. Cep telefonlarının kanserojen etkisi vardı. Sabah, ambalajında iki yıldır duran kulaklığını çıkarıp alelacele çantasına tıkıştırdığını hatırladı. Telefon üçüncü çalışında kulaklığı kulağının içine yerleştirmiş, telefona bağlamıştı bile. Açtı. Konuşmaya başladı. Kimseye çarpmamak, kuşların pislemesine izin vermemek, tarihi binalardan düşebilecek tuğla ya da mermerlere hedef olmamak için yolu ortaladı. Uzun bir konuşma olacaktı,  arayan bölge müdürüydü; bu sabah uçağı arızalandığı için şehre dönememiş, iş toplantısına Diego Garcia'yı tek başına göndermek zorunda kalmıştı. Ne yapıp ne yapmaması gerektiğini obsesif bir açlıkla anlatmaya başladı. Diego sadece yolun değil yolun ortasındaki rayların da ortasında yürüyordu.

     Polis memuru Juan, caddenin ortasında boylu boyunca yatan cesedin üzerine gazete örtmüş, sigara yakmış, saatine bakıp savcının gecikmesine söylenmek üzereydi ki fren sesini duydu.   Savcı gelmişti.  Araçtan inip çabuk adımlarla cesedin yanına gitti. Gazeteyi kaldırıp baktı, yüzünü buruşturdu. Nasıl olmuş? diye sordu memur Juan'a.
       -  Vatmanın söylediğine göre, çanın ipi kopmuş uyarmak için asıldığında. Hemen fren yapmış ama frende de sorun çıkmış. Anlaşılan telefonla konuşuyormuş, kulaklık yüzünden duymamış, vatman adamın birden durduğunu söylüyor. Son sürat çarpmış tramvay. Çevredeki insanlar da doğruladı ifadeyi. Arkası dönük olduğu için fark etmemiş; galiba insanların tepkisi yüzünden şaşırıp durmuş.
           - Kaza yani...
           - Yani...
Savcı, kravatını gevşetti. Hava sıcaktı, saat öğleni geçmişti ve canı fena halde kahve istiyordu. Polis memuruna baktı. - Siz raporu hazırlar yollarsınız. Görgü tanıklarının ifadesini almayı da unutmayın. Adli Tıbba götürebilirsiniz maktulü dedi. Acelesi vardı, gözüne "Kesin sonuçlu kahve falı bakılır" yazılı ilan olan bir yer ilişmişti. Tüm amacı kahve içmekti. Fal bakan yaşlı bir kadına katlanması gerekiyorsa katlanırdı. 

20 Eylül 2012 Perşembe

İSTANBUL GÜNLÜĞÜ- 2

    Nem, kapalı hava, dün akşam yazdıklarımı silme becerisi göstermem... yazasım yok. Oysa Taksim- Harbiye diye başlayıp Manuscka' nın nefis sesinden Rus Halk ezgilerine getirecektim lafı, silinince olmadı.  Son gelişimde yine Hollanda Başkonsolosluğuna yakın bir yerlerde, akordeyon eşliğinde söylüyordu. Oysa bu yaşında, tundranın arasındaki kasabasında torun büyütüyor olması lazımdı.           
   Taksim bildiğin Taksim. Benim için tek güzel değişiklik Galata Mevlevihanesini sonunda açık yakaladım yarın belki gezerim. Olmadı cuma günü.
    Asuman Kafaoğlu Büke' nin Akmerkez'de workshop tarzı bir çalışması olacak: Romanın öyküsü üst başlığı ile. İki hafta boyunca, haftada iki gün. Hazır buralardayken ona gideceğim. Notlardan dişe dokunur bir şey çıkarsa belki yazarım belki yazmam. (Hay gecenin şu saatinde, müzik setinin sesini sonuna kadar açıp üççyüzzz beşşyüzzz dinleten adamın ben...)

18 Eylül 2012 Salı

İSTANBUL GÜNLÜĞÜ- (Feriköy)

    Tam şu anda; yerli üretim arabanın düğmesi sonuna kadar açılmış  müzik setinden sokağa yayılan, arabesk şarkıcısı  kadının bangır bangır sesi, ciyak ciyak bağrışarak top oynayan çocukların seslerine karışıyor; tekme delisi yaptıkları topun çarptığı arabanın alarmı, takılmış plağın tekrar eden şarkısı gibi ötüyor, bakkalın önüne attıkları sandalyelerinde "normal" konuşmayı bilmeyen üç ihtiyarın sohbetleri salonun içinde geziniyor. Sabahın köründe (galiba kuşluk vakti) vaveyla  aç martıların seslerine 'artık' alışmışken, uzunluğu altmış yetmiş metrelik -belki yüz ama fazlası yok, dar sokağın tam ortasında durdurdukları kamyonetlerinin hoparlöründen, varlığından şüphe edilesi alıcılarına ulaşma derdindeki bahçevanların inatla dinlediğim 'uygun fiyatlı' domateees, bibeeeeerrrrleri için yaptıkları davet yok mu... Bu da yetmez... Müjgan Ablaaa baksana biii'; Hasaaaaan, çıkmıyooo musuuun?; Mehmet Abii iki ekmek versene, oğlanı yolluyorummm...  Müjgan ablan bakamaz, kocasına dün sabah işe giderken bıraktığı paranın neden bittiğinin hesabını vermekle meşgul; Hasan çıkamaz aslanım: daha banyo yapacak, çantasını toplayacak, malum yarın okula gitmesi lazım. Elbette,hiç hoşnut değil; Mehmet abin için iki ekmek mesele değil ama veresiye defterinde kabaran borçlarınız artık iki ekmek vermeyi bile mesele haline getirmekte. Kocana söyle de iki bira az içsin...
     Demirden cumbalı pencereden uzanmayan kafamı çıkarıp elimde telefonla konuşmaya çalışmak... sinir bozucu.
16/09/2012 Saat: 18.00
     

14 Eylül 2012 Cuma

İKİ ÖĞRENCİ BİR HOCA

   Eminim birileri yine fenalık geçirip, kolonya yetiştirilmesini isteyecek. Hayat bu, yapacak bir şey yok. Bu yılın mayıs ayında çekilmiş ve fakat elime daha bu akşam ulaşan bir fotoğraf. Yoksa şimdiye kadar çoktan yayınlar sinir ederdim birilerini. Bu sefer hikayenin kahramanı başka. Yani ne o ne ben.                  
   Efendim, hep derim ya, aynı okulda okuduk aynı mahallede büyüdük; doğrusu "O" daha önce büyüdü ben arkadan geldim. Ortak noktamız ise Nihal Hoca. 75-76 yılı mezunu Uzun İhsan Efendi ile 86-87 mezunu Avram'ın hocası olan, Nihal Ataizi. Karşıyaka Lisesinin hem mezunudur kendisi hem de yaşayan efsane hocalarından. Vakt-i zamanında koridora girdiği anda herkesin kaçacak delik aradığı, üstünü başını düzelttiği, Nihal Hoca. Eli maşalı falan değildi; iki çift okkalı lafı  yolladı mı, kendine gelemezdin. E, bendeki terslik malum; inadına severdim. iki çift lafı da yememeyi başarmıştım. Sanat Tarihi dersinde sayesinde hâlâ hangi İslami eseri gezsem revak nedir, hangi dönemdir bilirim. Kulaklarını az çınlatmadım. Meğer bugünlere yatırımmış haberim yokmuş; İhsan Oktay Anar'ın da en sevdiği hocasıymış zamanında. Onların hikayesi farklı, yeri de burası olmadığından yazmayacağım.          Eğitim Vakfının kurucularından, lisenin hamilerinden, İhsan Oktay'ın kıymetlilerinden. Siz gazete köşelerinde röportaj okumaya devam, ahali. Benim keyfim yerinde...

10 Eylül 2012 Pazartesi

BİLGİNİN VE SANATIN MÜLKİYETİ OLMAZ

     Benim hiç kitaplığım olmadı. Kitapları yerlere yayıyor değilim elbette; yerleştikleri, birbirleri ile konuştukları, tatıştıkları ve hatta dalaştıkları, kelimelerini paylaştıkları rafları oldu mutlaka. Bazen demirden bazen ağaçtan. Mülkiyet hakkı tesis edemedim hiçbir zaman, gelen istediğini aldı gitti. Pek sevdiklerimi bile. Arşivlik dergiler, özel yazılar, bazen gazeteler bolca kitap... başkalarının ellerinde can buldu. Aidiyet ilişkisini, bilgi tahakkümünü bir türlü tesis edemedim aklımın köşesinde. Çok sevdiğim İhsan Oktay'ın kitaplarını bile bulamazsınız gelip baksanız. Oysa ne yakın tarihli görünür gözümüze.       
     Tanıdığım, yakınım dostum ahbabım... sıfatı ya da niteliği önemli değil yeter ki okusun deyip, raftan çıkarıp vermenin ötesinde bir de gidip almışlığım çoktur. Sanal alemde, "Laz Kapital"in yazarı, Yılmaz Okumuş'un pek de uzağımda olmadığını görünce aklıma geldi yeniden. Laz Kapital'i tesadüfen görmüş, alıp okumuş ve genlerinde Karadeniz genleri olan bir tanıdığıma vermiştim tanışsın diye. Baktım, Twitter'dan takip ediyor artık. Oysa o zamanlar pek de ilgili görünmemişti kitabı okurken. 
     Bu saatten sonra bir kitaplığım olur mu, ben bir kitaplık sahibi olmak ister miyim bilmiyorum. Şu anda o ağaç raflar benim için sadece okunmayı bekleyen kitapları bir arada tutmaya yarayan nesneler sadece. 

8 Eylül 2012 Cumartesi

KUM TORBASI

    Çenenin tam altında patlayan, sert sağ kroşe... saniyenin onda biri kadar, kan oturmuş gözleri karardı. Dizlerindeki babadan kalma derman kesildi, eklem yerleri bacaklarını taşıyamaz oldu, yer çekiminin etkisi kendisini gösterdi ve çürümüş ağaç gibi geriye meyletti;  ter içindeki sırtı sert zemine yapışmadan hemen önce. Hakemin ağzından çıkan yayvan ve geniş " seeeekkiiiiizzz" rakamı,  çürüklerin iyileşmesi için geçecek olan bir kaç haftalık dinlenmeden sonra çok satan  bir gazetedeki iş ilanlarından uygun görünenleri  işaretleyeceğini muştuluyordu.
    Hakem bileğini havaya kaldırmadan tutmuş olmak için tutacak, 'mavi' köşesine çekilecek, havlusunu boynuna asacaklar, kimsenin duymayacağı bir eyvallah gönderdiği ringden inecek, ağır ağır tünele yönelecek, beyaz badanalı odasındaki çantasını toplayacak, tek başına salondan çıkacak, telefonda zor bela, bir kaç dakikalık bir konuşma yaptıktan sonra... buz bulması gerekecek. Artık o kadar kolay düzelmiyor yaralar.
       " Mor ve yeşil halkaların bezediği çürüklerle iş aranmaz."
     Çantasının sapını öyle bir kavradı ki, gören rakibinin gırtlağını sıkıyor sanır. Pantolonun cebindeki buruşuk kağıdı avucunda ezdi; duyan taşı sıkıyor sanır. "Cemal'in adamı olmak da varmış Naapalım"  Telefonun kontörü olup olmadığını kontrol etti, servisin o bildik dört rakamını çevirip. Çaldırdı, numarayı, kapattı. Üç nefes sonra arayan numaya bakmadan açtı, "Alo, benim. Geliyorum, ama dinlenmem lazım. Yok, bu akşam; yarın çalışırım. Yok, iyidir morluk, korkutur dallamaları. Tamamdır abi, söylediğin rakam. Abi, avans alsam... eyvallah sağol, yok eve yollayacağım kendim için değil. Sağol; sağol. Söylerim taksiciye, otelden alacak, resepsiyondan dimi, haber versen, utandırmasın beni haberim yok diye. Üç kuruş için taksici sikmeyeyim akşam akşam. Tamam, ta.. peki önce sana uğrarım. Eyyvallah. Sağlık olsun, abi. Söylemiştin evet, can sağolsun, denemedik demeyiz işte. Sağol. Allaha emanet."   
    

        

6 Eylül 2012 Perşembe

PİTKİM VE SALYANGOZ KABUĞU

      İnce dalların, ıslak otların, dökülmüş yaprakların, çamurlaşmış toprağın, ezilmiş çiçeklerin arasında, üstünde, altında dolaşabilmek ve ormanın içinde gün ışığından kaçabilmek; gecenin soğuğundan, puhu kuşlarından, kertenkelelerden, farelerden, korunmak istiyorsanız; sert, yapışkan, kokusuz ve tabii ki terk edilmiş bir salyangoz kabuğuna ihtiyacınız var demektir. 
      Cesaretinize güvenip aptalca bir ileri atılış ile ayaklarınızın üstünde güvenle durup adım atmaya kalktığınızda başınıza gelecek en iyi şey, en kısa sürede daha siz gözünüzü açıp kapayıncaya kadar hatta gözünüz açılsa bile kapanmaya vakit bulamadan besin zincirinin parçası olmanızdır. Böylece hiç olmazsa acı çekmeden sindirilmeye başlamış olursunuz. 
      Sakın  salyangoz kabuğunu yanınıza almadan yola çıkmayın.

     Vaiz Federico'nun, ikide bir (nemden dolayı buğulanan) gözlüğünün camlarını temizlemek için kesmek zorunda kaldığı sözlerini nefesini bırakmaya korkarak dinleyen ve bu yüzden pancar gibi kızaran Pitkim, kalabalık daha  kıpırdamaya fırsat bulamadan en arka sıradaki yerinden fırlayarak kapıya yönelmiş, vereceği ilanı içinden tekrarlayarak, kasabanın tek gazetesine doğru hızlı adımlarla yol almaya başlamıştı bile. "Sahibi tarafından terk edilmiş, kullanışlı salyangoz kabuğuna ihtiyacım var; uygun fiyattan alabilirim."
   
       Amaaaa dedi Vaiz Federico, kollarını kaldırabildiği kadar yukarı kaldırıp; üstündeki parlak siyah cübbe, geniş yenleri yüzünden dirseklerine kadar sıyrılmış, altından kar beyaz gömleği ortaya çıkmıştı. Gözleri ateş almış kuru yaprak gibi parlak, dudakları gergin, kaşları uçlarından çatıklamış bir haldeydi. Bir kez daha fakat m-sine basmadan sabit tonda ama dedi: Düşünün hele, ormanda ortalığın hareket halindeki kabuktan geçilmediğini, düşünün, dalların, yaprakların üstünde gezinen salyangozları ve bıraktıkları izleri; neler olur? Neler olur biliyor musunuz, orman orman olmaktan çıkar; evet! Çıkar. Kürsünün iki ucunu kavradı elleri ile cemaate doğru eğildi,  geceleri dolaşan, gündüzleri yatan, her dalı kendi yolu belleyen, her yaprağı yemeye kalkan salyangozlar yüzünden hem de! Düzenini yitirmiş orman, itaat nedir bilmeyen canlılardan geçilmez. Parmakları gevşedi, kürsü derin bir nefes aldı, gülümsedi. Unutmayın! Kırılmayacak kabuk yoktur; meğer ki yeterince sert bir demir olsun elimizde!
      
            Bu diskuru duymamıştı Pitkim malum; o var gücü ile gazeteye doğru yol alıyordu vereceği ilanı içinden tekrar ede ede. Vaaz sırasında  yanı başında oturan ve o kalktıktan sonra da oturmaya devam eden Nando'nun ise koca kafasında boncuktan farksız duran  gözleri koca koca açılmıştı son cümle ile birlikte. Vaiz Federico ona bakıyordu, sanki  onu işaret ediyordu. Kasabanın demirci kalfası genç Nandoydu, sahip olduğu demir filizleri ile o lanet kabukları parça parça edebilecek, gece ve gündüz, yaz ve kış, ormana, gerçek huzuru getirebilecek tek kişi. Yerinden fırladı, iri cüssesi zeminde tok sesler çıkartarak. O benim, o benim, o benim... böyle diyordu dudakları.

5 Eylül 2012 Çarşamba

ÇATLAYABİLİRSİNİZ...

     Yedinci Gün'ü okuyorum. Calvino'nun Amerika Notları'nı beklemeye aldım. Önce İhsan Oktay; kaç senedir bekliyoruz. Aslında, meraklısı olan her okur zaten çoktan edinmiş, okumaya başlamıştır eminim. Kitap üstüne bir şey yazacak da değilim, okuduklarım bana kalsın. Hoş, kalmazsa Sırrakalem.. Neyse konumuz bu da değil.
      Tek söyleyebileceğim, elinizde ne varsa bırakın ve hemen alıp okumaya başlayın.
  
      Ben sırf şu yandaki fotoğrafı koyup, hepinizi sinir etmek için yazıyorum bu yazıyı. Fesatlığınızdan, hasedinizden, çatlayabilirsiniz. Orta yerde ve tam orta yerinizden, hiç çekinmeden...

31 Ağustos 2012 Cuma

DOSYALARI HAVALANDIRMA ZAMANI

GALAPERA SANAT
SELÇUK BARAN ÖYKÜ ÖDÜLÜ

İstanbul Galatapera Kültür ve Sanat Derneği tarafından yazar Selçuk Baran adına bu yıl ilki gerçekleştirilecek olan bir öykü ödülü düzenlenmektedir.
KATILIM KOŞULLARI
1-Ödül herkese açıktır.
2-Ödüle öykü kitabı bütünlüğü taşıyan, henüz yayımlanmamış yapıtlar katılabileceklerdir.
3-Ödülün para karşılığı yoktur, ödüle değer bulunan yapıt, Kırmızı Kedi yayınevi tarafından yayımlanacaktır.
4-Ödüle katılan yapıtların 6’şar adet olarak, yazarın özgeçmişi ve iletişim bilgileriyle birlikte ‘Galapera Sanat. Tünel.Ensiz sokak.Şeref apt. No :4 –kat 2.Beyoğlu.İstanbul’ adresine  gönderilmesi gerekmektedir.
5-Ödüle son katılma tarihi 9 kasım 2012 ‘dir.
6-Ödüle değer bulunan yapıt 20 ocak 2013 tarihinden sonra açıklanacaktır.
7-Ödüle gönderilen yapıtlar iade edilmez.
SELÇUK BARAN ÖYKÜ ÖDÜLÜ SEÇİCİ KURULU
Selim İleri
Sezer Ateş Ayvaz
İlknur Özdemir
Mehmet Zaman Saçlıoğlu
Turhan Günay

Galapera Sanat Selçuk Baran Öykü Ödülü’ne destek veren, Kırmızı Kedi Yayınevi, Cumhuriyet Gazetesi,Radikal Gazetesi,Taraf gazetesine , Yapı Kredi Kültür ve Sanat yayınlarına ve Füsun Çetinel’e teşekkür ederiz.


    Bakalım kimlerin "yastıkaltı dosyaSı" varmış ve tozunu alıp havalandırılmasının zamanı gelmiş... 
(Vladimir sen hariç, kitabın basılıyor senin. Hakkını kaybettin.:P)

   Kırmızı Kedi, yayın dünyasına gireli uzun zaman olmadı ama bir girdiler, pîr girdiler. Özellikle Genel Yayın Yönetmenliğine İlknur Özdemir getirildiğinden beri,  hızlı transfer politikasının yanında 2012 yılının tiraj ve ses getiren kitaplarını bastılar. (Wikileaks, Samirzdat gibi) Edebiyat alanındaki transferlerinden birisi de Jale Sancak. 'Galepera' da onun öncülüğünde ilginç işler yapıyor İstanbul'da. Benim Kedikitabevi üzerinden yapmayı düşündüğüm "Fanzin" hayalimi gerçekleştirmiş olmaları ise başka bir tebrik hak eden çaba.

24 Ağustos 2012 Cuma

DÖNEN DÖNENE

   Dönüyorlar ey okur! bayram bitti ya, seyran zaten kalmamıştı; onlar artık geri geliyor. Sırrakalem, kaç gün kalacağım belli olmaz, garajda arabadan iner, dönüş otobüsüne bile binebilirim dediği tatilinden üç gün sonra hostes koltuğunda geri geldi. Geldi ama ne geldi; ders saatileri birbirine girdi, misafirleri kapıda kaldı, sınıf derslikte değil kafeteryada toplandı. Neden? başlama saatlerini karıştırdı da ondan. Aslında fiksledi. Altıda da başlasa, dörtte de başlasa onun için fark etmedi, beşte başlattı. Olan bana oldu tabii, kimseye değil. İnşallah yarın tutturacak. 
    Bir aydır kayıp olan SBR (rivayete göre, venedikte bindiği gondolun sürücüsüne kaçmıştı) kendini yorumlarda belli etti; sıkı durun yakında İtalyan modası, Roma dondurması konulu yazılara gark olacaksınız. 
    Yine aylar süren tatillerini bitiren blogcular, facebookcular kendilerini er meydanlarına attı. Örneğin mesela, Pandora- Mavinin Güncesi, Nehirİda, Karoshi...
     Bir de Amalth görünür gibi oldu amma onun naapcağı belli olmaz. Katmanduda 1.90, omzu geniş var denilirse gidebilir, geri gelir mi bilmiyorum.
    Unutmadan, twitterda ortalığı kasıp kavuranlar var. Biri nöbet dakikası sayıyor, öteki tatilimi uzattım hahaytt derken ertesi gün " nazar edenin dötüne nazar boncuğu monte olsun inşallah" diye saydırıyor.  Bunları doğrudan Allah (c.c) ye havale ettim. Gerçi o da haftasonu ve bayramlarda havale kabul etmiyormuş ama kayda alınmıştır umarım.

   
                                Dönen dönene ey ahali. Kaldırımdan yürüyün. Alimallah ezilirsiniz

14 Ağustos 2012 Salı

MAROON AĞLARINI ÖRÜYOR



      Akın Aydınlı'nın beş yılı aşkın çabaları sonunda sonuçlandı ve Maroon, web dünyasında yelken basmaya başladı. Denizde kervanı düzmek zor iştir; velakin şu kadar zamandır şu kadar işi şu kadar kişisiz (tek başına) yapan adama dur, naapıyorsun, deli misin denilmez. Öncelikle saygı duyulur, sonra elden geldiğince destek olunur. Bundan sonra bazı önemli bulduğum, Maroon'da yer almasını önemsediğim yazılarım önce orada yayınlanacak. Bu arada, çaktırmadan bazı bloggerların yazılarını da paslamıyor değilim; yani sizi de ünlü yapıcam; teker, teker, sıraya girin lütfen. Ben de merak etmiştim nerden esti bu "Maroon" adı diye sebebi aşağıda efendim, merak eden okusun merak etmeyen sağdaki o koca yazıya tıklasın, siteye göz atsın. Arkadaşım diye demiyorum, benden efendi ve terbiyelidir. Hani siz de katkı koymak isterseniz itiraz(ımız) olmaz.



Maroon, içinde vişne çürüğü ve bordoyu da barındıran renk dağılımına verilen isimdir. Zengin, derin ve koyu kırmızıdır.

   Etimolojik olarak İspanyolca 'Cimarron' [kaçak, firari] kelimesinden türemiştir.16. Yüzyılın başlarından itibaren Karayipler olarak adlandırılan Kuzey ve Güney Amerika kıtaları arasında kalan adalarda (7000 ada ve adacık) İspanyol ve Portekizli sömürgeciler tarafından yürütülen köle edinme faaliyetlerinden kaçıp iç kısımlara veya dağlık kesimlere yerleşmiş, buralarda köyler ve topluluklar kurmuş olan siyahlar bu kelimenin kökenini oluştururlar. 
  Kaçak veya sonradan yamyam, vahşi, ilkel olarak nitelendirilen ve resmedilen fakat sadece köle olarak yaşamak istemeyen bu siyahlar (maroons) orman içlerinde ve yükseklerde özgürce bir arada yaşamayı seçmişler, yeri geldiğinde sömürgeci beyazların saldırılarına karşı cesurca savaşmışlar, yaşamayı başarmışlar ve bir anlamda maroon köylerinde inzivaya çekilmişlerdir. Burada kelimenin diğer dillerdeki bir başka anlamı daha ortaya çıkmaktadır: İnzivaya çekilmek, dünya ile bağını koparmak...

Peki Neden Maroon?
Sanatsal üretimin ve şehir yaşantısının zorlukları, gözümüzde bu renk ile özdeşleşti. Bu rengin, üretim süreci içerisinde bulunan sanatçının yaşadığı içsel veya çevresel zorluk ve sancıları, hatta onu takip etmeye çalışan izleyicinin yaşadığı zorlukları temsil ettiğini düşündük. Tasarım olarak olsa dahi Maroon bunu anlamalı, paylaşmalı, destek vermeli ve üzerine düşen emeği onu zamanla tanıyacak olan okuyucularına yansıtmalıydı.

Maroon Ne Yapacak?
Maroon şunu yapacak: Dil, din, ırk, cinsiyet, coğrafya ayırt etmeksizin şehirlerin, kültürlerin ve bunların yansıması olan sanatın ortak aklı olacak.
Buradaki "ortak akıl" ile kasıt şu:
- Sonlanmayacak bir proje niteliğinde olan Maroon, öncelikle takip edecek, biriktirecek,
- Portreler, tanıtımlar, yeri geldiğinde söyleşiler ile ön bilgisini ve arka planını sunacak,
- Zamanla oluşturacağı birikimi linkler ve hatırlatmalar sayesinde bütüncül kılacak, kullanışlı arama aracı sayesinde kolay ulaşılmasını sağlayacak,
- Ortak noktaları toplum içinde veya toplum yüzünden "sorun yaşamak" olan konu başlıklarını dosya olarak incelemeye, takip etmeye devam edecek,
- Edindiği iş ortakları sayesinde sanatsal ve kültürel üretime fiziksel olarak ulaşılmasını sağlayacak, buna aracı olacak:
  • Örnek verecek olursak; Maroon'un bir takipçisi, bir şehre yolculuk edebilmenin, orada konaklayabilmenin, oranın yemeğini yiyebilmenin, yolda okumak için kitabını, izleyebilmek veya dinleyebilmek için materyalini edinebilmenin yollarını görecek, etkinlik mekanının nerede olduğunu öğrenebilecek, düşüncelerini ve izlenimlerini paylaşmak istediğinde Maroon üzerinde edineceği kişisel blogu vasıtasıyla bunları yansıtabilecek.
Rehber olduğu kadar, danışman olmayı da amaçlayan Maroon, uyguladığı test yayını süresince gözlemlediği gibi, bilgiye ulaşılması kolay, esnek, hafif ve performanslı yapısıyla, sayfaları hızla çevrilebilen bir dergi niteliğinde olacak.
Eksiklikleri elbette olacak... Dünyanın kültür birikimi ve yaşantısı düşünüldüğünde Maroon her zaman eksik kalacak. Ama zorunlu birlikteliklerden (iş yaşamı, barınma, ulaşım v.b.) kaçıp ulaşabileceğimiz birer "maroon köyü" olan sanatsal etkinlikleri, mekanları, kitapları, filmleri, hatta beldeleri durmaksızın sizlerle paylaşacak. 

     Ve Maroon başlasın...

Akın Aydınlı
Kurucu Editör
akin@maroon.com.tr

8 Ağustos 2012 Çarşamba

CİCİLERİ SEVELİM, KORUYALIM


Bazıları gibi, aseton ve etil alkol yüklü, akan kokan bir takım boyalı, cilalı ürünler sergilemeyeceğim. Benim cicilerim öyle fiyakalı falan görünmez gözlere. Hele bu memlekette. Albenisi içindedir, kokusu samana yakındır ama afrodizyak etkisi yapar, tadının ne olacağını bilemezsiniz; bazen sabahlara kadar uykusuz kalmanıza sebep olur, bazen bir kaç saat içinde elinizde fırlatırsınız. Ya henüz o tada hazır değilsinizdir ya da gerçekten tadsız tuzsuz bir şeydir. Ama seyretmeye doyamazsınız.

           Büyük bir kısmı, Can Yayınlarının geleneksel depodakileri eritme kampanyasından. Kampanya kapsamında olmayanları zaten renk, kapak, boyutlarından teşhis etmeniz zor değil. Cüzdan fazla şişkin olmayınca ganimet de biraz yoksul kaldı ama merak etmeyin; raflarında gayet mutlu ve gayet huzurlu bir şekilde beni bekliyorlar. Tabii, Sırrakalem bir anda ortaya çıkıp " Bende daha güvende olurlar, koruma altına alıyorum." diye nineyi ham yapmış kurt kıvamında dolanmazsa ortalıkta.
  
OKUNANLAR:
   Nihan Taşdemir- Yağmur Başlamıştı: Fena değil, laf ebeliğine kaçmadan, derdini en kısa yoldan anlatan, ekonomik bir roman. 
    Jurek Becker- Yalancı Jakob: Soykırım üzerine, yürek dağlayan bir kitap. Çevirisi iyi, 1996 baskı benim okuduğum ama bildiğim kadarı ile Ayrıntı Yayınlarında bulunabiliyor. 
    Komi ve Kemikler- Gönül Çolak: İki senedir, İzmir Kitap Fuarında Kırmızı yayınlarının, beş liralık standında yer alan, 2008- Haldun Taner, 2009- Yunus Nadi Öykü ödüllü genç bir yazarın ilk kitabı. Kırmızı Yayınlarına bildiğiniz küfürleri edebilirsiniz. bu kadar mı insan, yazarına ve kitabına ilgisiz kalabilir. Ne baskı kalitesi, ne kapak çalışması kitabın seviyesine yaklaşmıyor.            
     Newyork Üçlemesi- Paul Auster: Üçlemenin ilki tamam, ikinci ııhh üçüncüyü bitiremedim bile. "Görünmeyen"i okuduğum zaman neden daha önce ilgilenmedim ki demiştim; iyi ki ilgilenmemişim. 
        Haliçli Köprü- Sevgi Özdamar:   Başlamışken elde olmayan sebeplerle yarım kaldı. Baştan başlamam lazım.
        Başka Alemler ve Diğer Hikayeler- Murat Gülsoy: Yeterince kitabına vâkıf olduğumu düşünerek yazıyorum: "Boğaziçi Üçlüsü"nün (Ayfer Tunç- Yekta Kopan- Murat Gülsoy) en zayıf halkası. Teknik bilgisine, metinlerarası ilişki kurma becerisine, kalem erbablığına sözüm yok; ama o kadar. Biten onca öykü arasında, bunu neden yazdın ki sen şimdi sorusunu yazara sormadığım, bir çuval inciri berbat etmiş demediğim öykü sayısı çok az.  
Balkan Blues- Petros Markaris- Bulabilirseniz alın, okuyun. Özellikle ilk öyküsü tipik Akdenizli fırlamalığının göstergesi. Yunanistan'ın Behzat Ç. sinin yazarı, Theo Angelopulos'un bir çok filminin senaristi. Heybeliada doğumlu. 

31 Temmuz 2012 Salı

BERGAMA- 1965






   Kimbilir ne oldu da çıktı Chevy' nin tamponuna. Haylazlığa teşne bünyeye sahip olanın varlığı hayra alamet değildir ya, ondan. Muhtemel, dede hâlâ sağ; adıyla müsemma, kimse ilişemez. Baba bile. O yüzden takım elbisesi ütülü, pabuçlar boyalı, tampona kurulmuş. Arkada 99 merdivenler, sayılıp da mı konulmuş sayılmadan akıldan mı atılmış bilinmez.








  Bayram vakti mi desem, mesire zamanı mı? Bayram daha uygun sanki... Etekli elbise yeni, kışlık bahriye kıyafeti afilli, traşlar tamam. Kamyon tamponu, Chevy'den daha kalın ama oğlan tamponla yetinmemiş, tekerüstüne tırmanmış; belki de mahkum edilmiş. Şimdiki zaman şoförleri gibi değil, takım elbiseli son düğme de ilikli. Bıyıklar Ayhan Işık bıyığı, saçlar briyantinli.  Tamam, bayram bu. Mesire yerine gidilmiş çocuklar eğlensin diye ya kızdırmışlar ya da üst baş düzgünken bir poz fotoğraf çektirilmiş ekmek teknesi de hazır oradayken.



     İstanbullular gibi güneş gözlüğü üst cepte. Bu sefer, kamyon ya da araba değil fondaki. Yüz biraz yorgun, saçlar da uzamış. Ama illa ki briyantinli ve illa bıyıklar Ayhan Işık... Muhtemel, çocukların hepsi onun çocuğu değil. Akraba zannımca, bazılarının elbiseleri birörnek, simalar da benziyor. Bizim denizci, elindekini dişlemek ile meşgul. Ablalarından birisi sol elini tutmuş, bi' rahat durmuyor demek ki. 
        Yıl 1965-66 gibi...
      Kaç yıl olmuş... Kırk seneden biraz fazla. Kimbilir şimdi nasıldırlar... Ayhan Işık bıyığı duruyor mu acaba?



29 Temmuz 2012 Pazar

KELİME KELİME ANLAT DESELER...

Urla...
Deniz...
Serin...
Nefes...
Uyku...
Dalgalar...
Huzur...
Sessizlik...
Köpük...
Boşvermişlik...
Kitap...
İki gün...
Yerleşme isteği...
 Kaçma isteği...



27 Temmuz 2012 Cuma

TÜRK YARGIÇLARI


“…Kısaca Türk yargısı, “taşranın kültürel ve davranış kodlarına hapsolmuş, güce tapan, toplum ve birey düşmanı, antientelektüel, ortalamacı, ahlakçı, asosyal bir cemaattir”. 
Faruk Özsu, Diyarbakır Hakimi- Demokrat Yargı Derneği Yönetim Kurulu Üyesi.

     Kendisi ile ‘Teşrik-i mesaim’ olmadı. Ancak, Ödemiş’te görev yaptığı dönemde bir sebeple hakkında bilgi sahibi olmuş, verdiği enteresan mahkeme kararlarını okumuştum. Avukatlıktan yargıçlığa geçmiş, uzun süre Ödemiş’te görev yapmış, 2011 yılında Diyarbakır’a tayini çıkmış, yargı mensuplarındandır. Denk geldikçe, Radikal gazetesinin eki olan Radikal-2’de yayınlanan yazılarını okurum.  Katıldıklarım kadar katılmadığım düşünceleri de var. Ekteki yazısını mutlaka okuyun. Aslında bu yazının da tartışılacak yanları var.  Özellikle son bölümünde durum tespitine yönelik çözüm önerisinde.
   “Ezcümle, bu kadim “güvensizlik” ve ilkel “gerçekle mesafemiz” nedeniyle adil ve tarafsız bir hakem değil, “bizden yana” olanını istiyoruz.”
  “…yargı problemi, -salt- mevzuat ve faille sınırlı değil, sosyo-kültürel ve siyasal temelleri olan köklü ve ciddi bir sorundur.”
   “Türk yargısının asıl problemi, ilkel bir yargı kültürüne sahip olmasıdır.”
     Bu tespite neden olan  sistemin kaynağı  insanın, kalitesi değişmedikten sonra  son cümlede edilen “Bütün iktidar halka, yargı dahil!...” sloganı çöker gider.  
yazının tamamı burada

23 Temmuz 2012 Pazartesi

AKÇAY GÜNLÜĞÜ

SORDUĞU SORULARLA
SİZİ KÖŞEYE SIKIŞTIRIYORSA..
BÜYÜDÜ DEMEKTİR.


KURDUĞU CÜMLEYE KARŞILIK VERİRKEN
TEDİRGİN OLUYOR
ARKASINDAN NE GELECEK DİYE
 KUŞKULANDIRIYORSA SİZİ
ANLAMALISINIZ  BÜYÜDÜĞÜNÜ.






UĞRAŞMAYA KALKIŞTIĞINIZDA
ÖNCE OMZUNUZA  SONRA KARNINIZA
YUMRUK YİYORSANIZ
KORKMAYIN; HÂLÂ ÇOCUK O...




10 Temmuz 2012 Salı

BEN BÖYLEYİM... ÖZÜR DİLERİM

Tüm İslam Aleminden,
Balkanlardan ve Ortadoğudan,
 Asyadan ve Avrupadan,
Uzaydan, Marstan ve Venüsten,
Samanyolundan, kıyı kenar tüm sistemlerden,
bilhassa ama bilhassa Evrenden özür dilerim..
Ben böyleyim..
İmamın aklını alırım.
(Higgs Bozonu)




4 Temmuz 2012 Çarşamba

CİNAYETİ GÖRDÜM AMA TANIK OLMAM- FİNAL


           Sıra sıra bilezikler, inci dizisi küçük altınlar, yerlere uzanan yirmilikler- ellilikler... Düğünde takılan takılar başarının göstergesi ise Arkaik Harfler kesinlikle bir “Fatih” idi. İstanbul’u 17 yaşında fetheden Mehmet’den, Gargamela’da Darius’un ordusunu ezip geçen İskender’den, ‘Veni, Vidi, Vici’ Sezar’dan daha da büyük bir fatih. Kabasakal’a kayıyor gözlerim: Veyl Mağluba!  Boynuna sarılanlar, beline dolananlar, elini omzuna atanlar; kim oluklarını bilmediği ve olasılıkla bir daha öğrenme şansı bulamayacağı, ileride fotoğraflara bakarken ancak ve ancak Arkaik Harflerden isimlerini öğrenebileceği ama anında unutacağı; terli, makyajlı, bolca parfümlü kadınlar, kızlar, teyzeler ile yeni traşlı, ucuz limon kolonyalı, kravata yabancı, düğüne düşman, bakışları ile acıyan amcalar, delikanlılar kalabalığı. Göz pınarımdan iki minik damlanın kopma isteği sürtünüyor yanağımda, elimin tersi le hemen siliyorum.
            Sırrakalem kalabalıktan fırsat bulup fotoğraf çekmeye çalışıyordu omuz darbeleri altında. Yanına gittim yardımcı olmak için. Şu kalabalık dağılsın biz de fotoğraf çekilelim, dedi. Sezonun en büyük balığını yakalayan balıkçı gibi mi? Dedim; anlamsız bir şey söylemişim gibi yüzüme baktı. Dilime kızdım; tutamam işte bazen çenemi sonra ısırma telaşına kapılırım. Kalabalık tekrar tekrar platforma çıkıp fotoğraf çekilme, damadın gelinin yakasına paçasına yapışma ayinini bitirdiğinde en son biz arz-ı endam ettik. Daha doğrusu Sırrakalem hamle yaptı beni de çekiştirerek sürükledi. Kabasakal, ahh Kabasakal… Artık terlemiyordu. Klimanı katkısı diye düşünmüştüm ama ürkek ve tedirgin bakışları da gitmişti. Omzuna elimi attığımda başını bana doğru döndürdü, gözgöze geldik. “Olan oldu, boşver; yapabileceğin bir şey de yoktu zaten. Anlıyorum.” Şakralarım açılmış, Doğrudan Zihinsel Aktarım Yolu (Telepati) ile konuşmaya başlamıştık. Erkeklerin, hayatta kalabilmek için içgüdüsel olarak, kullanmadıkları genetik özellikleri, evlendikleri andan itibaren ortaya çıkar. Kabasakal’ın da başına bu gelmişti. Benimki zaten eskiden benzer macerayı yaşadığım için önceden açılmış sonra da kapanmamıştı. Şu halimizi görse  Levi Strauss, insanın toplumlaşması ve ailenin kökenine ilişkin görüşlerini gözden geçirirdi. İki damla yaş, göz pınarımı zorluyordu yine. Duygusallaşmıştım. Çiftin arkasından başımızı uzatıp Sırrakaleme baktım, bu halimi görmemesi gerekiyordu. Kabasakalın kulağına, dayanamıcam; sigara içmem lazım, dedim. Platformdan inerken, iki parmağımın arasındaki hayali sigarayı dudaklarıma götürerek ne yapmaya çalıştığımı anlamaya çalışan Sırrakaleme, önemli bir şey olmadığını sadece sigaralanmam gerektiğini anlattım. Klimalı mekanın dışına attım kendimi. Kimbilir kaç düğünün güruhu, sıcak ve tozun karıştığı, ağaçların bile insanlardan illallah dediği açıklıkta kendime insansız birkaç metrekarelik bir gölge buldum. Sigaramı yaktım… Kybele Ana bir zafer daha kazanmıştı, biz bir kişi daha eksilmiştik. Yapacak bir şey yoktu artık; Kabasakalın anısına sadık kalmam, yaşananları kaleme almam gerekiyordu sadece. Tam sigarayı yarılamıştım ki… Kulağımın içine iyi tanıdığım yumuşacık bir ses, burnumun deliklerinde bildiğim sevdiğim bir koku ile aynı anda doluştu:  I know what was passing through your  mind all day. (Bütün gün o muzır aklından neler geçirdiysen hepsini biliyorum, haberin olsun)
            Ensemden aşağıya doğru bir ürperti gezindi tenimde,  bütün tüylerim ayaklandı,   derin bir nefes çekmeye çalıştığım sigara parmaklarıma takılıp elimi yaktı, şaşkınlıktan dumanını yuttum.
    Eğer bu dünyada vampirlerden daha tehlikeli bir canlı varsa o da cadılardır. Döndüm. Burun buruna geldik. Dişlerimi göstererek Sırıttım. 

Temmuz 2012


2 Temmuz 2012 Pazartesi

CİNAYETİ GÖRDÜM AMA TANIK OLMAM- 3


               Hızlı hızlı; üç kısa sonra üç uzun ve tekrar üç kısa. Önce anlamadım bu göz kırpmalarını ama düzenliliği fark edince uyandım; fiziken teslim olan ama ruhu özgürlük için direnen Kabasakal, mesaj yolluyordu bana: Saving Our Souls.  Panikledim ve derhal terlemeye başladım. Yüz ifademden, ruh halimden her an anlaşılabilirdi ve etraf düşman kaynıyordu.  Hemcinsimi, üstelik arkadaşım olan bir hemcinsimi kurtarmak elbette onur verici bir şey ama benim pek onurlu olduğum söylenemez. En azından o anda kahramanlığa kalkışmak aptallıkla eş değerdi. Tebessüm ettim ve başımı salona çevirdim utanç içinde; güya fotoğraf çekimi için kendime uygun bir yer arıyorum. Ne kadar haklı olduğum ise birkaç dakika içinde anlaşıldı çünkü görevli geldi, nikâhın başlayacağını bildirip çifti salona davet etti. Kabasakalın etrafı bir anda dört kadın tarafından sarılmıştı bile. Arkaik Harfler, koluna girmişti. Her şey için çok geçti. Kabasakal kaderine razı, anlıyorum bakışı fırlattı bana ya da öyle baktığını düşünmek işime geldi diyelim. Tam salonda gözüme kestirdiğim noktaya hareketleniyordum ki görevli gelini uyardı: Duvağınızı kapatmayı unuttunuz. Arkaik sadece baktı adama. Bakarken gözlerinden yayılan cümle şuydu: Tam altı yıl on bir ay ve 22 gündür beklediğim bir günde suratımı neden örtecekmişim be adam!  Görevli, vampir görmüş gibi kenara sıçradı. Ama heyhat, kaşıntısı tutan başka bir görevli daha yolu yarıladıklarında seslenmez mi; Gelin Hanım duvağınız, diye. Onun işini arkadan gelen nedimeler ve şahitler hallediverdi. Tam masaya geldiklerinde bu sefer de nikâh memuru, duvağını işaret ediyordu. Ama artık, kulağına eğilip ne söyledi ise gelinimiz memur önce kızardı sonra hızla koltuğuna oturup acele ile kayıt defterini önüne çekip imzaladı ve daha konuşmaya başlamadan şahitlere doğru adeta fırlattı.. Emin olun, hayatımda gördüğüm en kısa nikâh töreni idi. İki hızlı evet cevabı arkasından sizi eş ilan ediyorum cümlesini takip eden bir merasim. Bu kadar! Ne zaman sordu ne zaman tören laflarını etti anlamadım bile. Telefonla ya bir ya da iki fotoğraf çekebildim. Aynı anda Arkaik Harflerin, ardı ardına Kabasakal’ın ayağını kopartmaya yönelik üç basma eylemi, Kabasakalın can acısından bastırsa bile salondan duyulan feryadı, protokol tribününden yaşaaa nidalarına karışan alkışlar arasında olup bitti her şey. Sadece bir ara Sırrakalemin, deftere bakıp görevliye bir şeyler söylediğini gördüm ve eyvah! dedim; atölye ödevi sandı defterde yazılanları, mantık ve imla hatalarını düzelttirmeye çalışıyor. Değilmiş. Salondaki herkes birbirini öpüyor çakk yapıyor, kucaklaşıyordu. Bir kişiyle hariç; Kabasakal. Bendeniz zaten yeterince uzakta olduğumdan salondaki kalabalıktan sayılmam. Gelin ve damat önde, insanlar arkada merasim alanına doğru seyirttiklerinde baktım, Sırrakalem eliyle beni çağırıyor. Artık olan olmuştu, Kabasakal kaybedilmişti. 
                 Merasim alanına girer girmez ağzımı açık bırakan olay yaşandı: Arkaik Harfler, kadim zamanlardan kalma insanlar gibi yılankavi figürlerle hem dans ediyor hem de yürüyordu! Etrafında nedimeleri ve şahitleri ile birlikte! Hedgestone canlanmış ete kana, kemiğe bürünmüştü; tıpkı büyücülerin, cadıların kol gezdiği, iksirlerin havada uçuştuğu zamanlar geri dönmüştü. Kortej oynaya zıplaya fotoğraf çekimi yapılacak platforma yaklaştığında insanlar durdu, gelin ve damat yalnız kaldı ve ortalık patlayan flaşlardan panayır yerine döndü.
(Yarın: Ben bütün gün ne haltlar düşündüğünü biliyorum)

1 Temmuz 2012 Pazar

CİNAYETİ GÖRDÜM AMA TANIK OLMAM- 2


          
             İzmir’in temmuz görünümlü haziran sıcağında en hayra geçecek şey, klima ile soğutulmuş mekânlarla karşılaşmaktır.  Buz gibi nikâh salonuna girince törenin bir saat sürmesi için dua ettim. Olmayacak bir duaydı biliyorum.  Olmadı da. Sırrakalemin mareşal vurgulu topuk seslerine keskin kararlı bakışları eklenmiş (artık telefonda nasıl tarif edildi ise) gelin odasını bulmaya hedefli hızlı yürüyüşüne, bendeniz eli kolu dolu bir şekilde arkadan eşlik ediyordum. Aranan oda bulunduğunda gelin hanım da kapıda belirmişti. Yüz aydınlanmış, omuzlar genişlemiş, boy uzamış, yanaklara kan gelmiş gibiydi. İkisi, muzaffer iki kumandanın savaş sonrası meydanda kucaklaşması gibi kucaklaştılar. İçim cızz etti. Kabasakal gelmişti aklıma. Kahraman kumandaların gözleri bana döndüğünde ne dediğimi anımsamıyorum ama akıllı bir adam olduğum ve genelde böyle durumlarda karnımdan konuşmayı mükemmel becerebildiğim için mutlaka güzel bir şeyler söylemişimdir. Karşımda bin atlı, koca bir orduyu yenmiş… benden anlamsız kahramanlık beklemeyin!
  Gelin şen, şahitler pür neşe, nedimeler göbek atacak kıvamda. Ben kapıda dikilirken göz ucu ile salonu kolaçan ediyorum; malum cep telefonu ile fotoğraf çekeceğim. Emir öyle. Uygun bir nokta bulmaya çalışıyorum kendime… kapıda belirdi. Arkaik Harfler ne kadar kanlı canlı ise “O”, o kadar soluk ve kanı çekilmiş; gelinin gözleri ne kadar parlıyor, ne kadar kendinden eminse onunkiler o kadar donuk,  o kadar kararsız görünüyordu. Bildiğim tanıdığım Kabasakal gitmiş, sanki bir gece önce ölüp gömülen, sabaha karşı dirilip mezardan çıkan birisi gelmişti. Tuhaflıklar, hayata ters düşen görüntüler, insanın zekâsını açar ya bazen, benimki de açılmıştı; anlamıştım! Bu çocuğa bir şeyler içirmişlerdi! Gömleği kırışmış, kravatı düğüm yerinden sağa kaymış, ceketi emanet gibi duruyordu. Her an, üstünü başını yırtıp, içine giydiği, ortasında koca bir “S” harfi olan kırmızı kostümü ile göklere fırlayacak zannı veriyordu bana. Kötüleri telef etmek için değil ama; kaçıp canını kurtarmak için. Kapıda görür görmez, n'aber Klark, deyip sarıldım.  Herkes tuhaf tuhaf suratıma baktı. Bir ben mi görüyorum olan biteni Tanrım, dedim içimden. Adam ruhunu teslim etmek üzere, kadın gençleştikçe gençleşiyor (hatta dişlerinden iki tanesi sivri mi, ne); şahitlerin, nedimelerin tırnakları uzuyor gözlerinin feri gidiyor ve tüm olan biteni bir tek ben fark edebiliyorum. Hayır gelenler de sanki klasik müzik konserine beleş davetiye bulmuş protokol erkânı kıvamında ön sıraya yerleşmiş bekliyorlar; bir tek ben… henüz ısırılmadım ya, ondan galiba. 
(Yarın: Sen hiç, nikah sonrası dans ederek giden gelin gördün mü?)

30 Haziran 2012 Cumartesi

CİNAYETİ GÖRDÜM AMA TANIK OLMAM- 1


            Havanın sıcaklığı ve yüksek topuklu ayakkabının rahatsız ediciliğinin bir dişi üzerindeki etkisi,  şahitlik görevini ifa edeceği nikâha geç kalma olasılığının yaratacağı tehlikenin yanında solda sıfır kalır. O yüzden, hemen yanımda Sırrakalem’ in şiddeti artan ses tonuna herhangi bir tepki vermedim. Gecikmenin müsebbibi olmamam, ağzımı açtığım anda pişman olmama neden olacak olaylar zincirinin başlamasına engel değildi. İmdadıma evlendirme dairesini görmemiz yetişti. Hava bir anda serinleyivermişti. Sorumluluklarım, tebliğ edilmemiş asli görevimle sınırlı olacaktı: Çanta taşıyıcılığı. Onların bilmediği şey ise, tarih kaydedicisi olarak yaşanacakları gelecek nesillere aktaracak olmamdı. Bu işin erbabı olan Prokopios, resmi olarak övgüler düzdüğü İmparator Thedosius ile karısı İmparatoriçe Theodora hakkında, kendi ölümünden sonra yayınlanmak üzere kaleme aldığı gizli tarih ile öncülümüz olmuştu. Ben de o mübarek zâtın izinden gidecektim. Buna ilk ne zaman karar verdim, çok iyi anımsıyorum. Kına gecesinde elinde tef ile ortalıkta Salome gibi salınan Arkaik Harflerin fotoğrafını gördüğüm bir önceki gece.
   Efendim, tam altı yıl on bir ay yirmi iki gündür, nam-ı diğer KABASAKAL’ı punduna getirme, avucunun içine alma, canına okuma ve hayatı zifir-i zindan etme olarak tanımlanabilecek hedefine dün akşamüstü itibarı ile ulaşan Arkaik Harfler, daha birkaç hafta önce ettiği onca modernist lafı sözü bir yana bırakmış; aile efradı, arkadaş taifesi, kapı komşusu, sokak satıcısı, tanıdık tanımadık doluşturduğu babaevinde, nikahtan bir gece önce güzel güzel kınaları yakmış, oynamış ve buna ilişkin delilleri   (sosyal medya denilen ama aslında mahallenin duvarından farkı olmayan) Facebook’ da yayınlamıştı.  İşin vahim yanı şuydu: Fotoğrafları çeken Kabasakaldı. “Adama ‘Stockholm Sendromu’ yaşatmak diye buna denir”  cümlesi aklımdan geçti ise de her zamanki serinkanlılığım ile geçtiği yerde tuttum ve kimselere söylemedim.  Kararımı verdiğim an, bu an-dı.
              Oysa ne hayaller kurmuştum; belki malumunuz Arkaik Harfler davuldan önce blogda yazı yolu ile tokmağı deriye vururken, yetmiş beş kez değişen nikah tarihi ve yerinden,  bitmeyen ev tadilatından, iki kere alınan gelinlikten bahsederken ben hayretler içinde bu kadar değişiklik arasında nasıl olup da damadın da değişmediğine şaştığımı belirtmiştim. (Aldım tabii ağzımın payını.) İşte o ilk belirlenen nikâh yeri yüzünden keyfime diyecek yoktu. Urla’da bir akşamüstü kıyılacak nikâh, takip eden iki günlük tatili daha müjdeliyordu benim için. Fırsatı değerlendirmekten başka da bir amacım yoktu ama… işte o ‘evlenen kadının cinnet eşiğindeki değişken ruh hali’ sonuç olarak sadece Kabasakal’ı etkilememiş, benim de güzelim tatil hesaplarımı unutmama yol açmıştı. Hayır, hayır. Kesinlikle bu olayla ilgisi yok yazdıklarımın. Alt tarafı iki günlük bir şey için bu kadar zahmete girmem, emin olun. Nikah salonunun kapısında, bedava kömür almaya süslü püslü toplanıp gelmiş ama bahtına nikah şekeri ve fotoğraf çekim figüranlığı düşmüş güruhun arasından içeri girerken elime tutuşturulan küçük el çantası, güneş gözlüğü ve telefon ile İngiliz kahya ciddiyetinde Sırrakalemin arkasından seyirttim. 
( Yarın: Salonda şenlik var)

27 Haziran 2012 Çarşamba

AKLIMA GELDİ...


  I-  DOĞRU KABUL ETTİĞİN HER ZAMAN DOĞRU DEĞİLDİR...

  CİCERO demiş ki vakt-i zamanında, SENECA da sonradan tasdik etmiştir bu söylediğini; Toplumlar üç sistem ile yönetilir: Monarşi (Tek adam yönetimi), Aristokrasi (Belirli bir zümre ya da sınıf yönetimi), Cumhuriyet (halkın kendini idaresi). 
   Yine SENECA'nın da katıldığı görüşün devamında; Monarşinin kötü yönetimine Tiranlık, Aristokrasininkine Oligarşi, Cumhuriyetinkine ise Demokrasi denir, demiştir. Cicero aslında büyük toprak zenginidir ama ününü, ilk avukatlardan birisi olarak kazanmış daha sonra da Roma Senatosunda verdiği söylevlerle devam ettirmiştir. O söylev yeteneği, sonunu da hazırlamış ve Antonius ile Octavius'un birlikte düzenleği kumpasla öldürülmüş. Üstelik Octavius'un yolunu açıp, İmparator olmasına sebep  olduktan sonra.

   Birileri sokaklarda, meydanlarda, gazete köşelerinde, kitap sayfalarında DEMOOOKRAASİİ diye bağırdığında, sen bir daha nedir demokrasi, diye...

II- HER SÖYLENENE İNANMA...

     John Dillinger, 1934'de 31 yaşında öldüğünde onlarca bankayı bir yıl içinde soyan, defalarca hapishaneden kaçan, polis teşkilatı ile dalga geçen, aşkına sadık, fırlama bir adamdı. FBI bir yıldan fazla peşiden dolandı, madara oldu, yapmadığı rezillik kalmadı yakalamak için. Sonunda bir sinema çıkışında, tuzağa düşürüp delik deşik ettiler. İzlediği film, bir gangster filmi idi. Halk düşmanı ilan edilmişti ama; insanlar uzun zaman, öldürüldüğü günde sinemanın önünde anma töreni düzenlediler arkasından. Çünkü o, halkın cebinden çalmayıp büyük buhranın baş sorumlusu Amerikan Bankalarını soyuyordu. Sivillere zarar vermediği gibi çaldıklarını da paylaşıyordu. Neden kızsın ki insanlar ona? 

     Birileri sokaklarda, meydanlarda, gazete köşelerinde, kitap sayfalarında O ADAM VAR YA O ADAAAM diye naralandığında ya durup düşün ya da iki kere düşün. 

III- GÜÇ DEDİĞİN YARALI KUŞTUR...

Yine dönelim Roma'ya...

       MS 448 yılı, Kasım ayının soğuk bir günü Kilise Meclisi'ne Piskopos  Eusebius heyecanla elindeki metni sallayarak dalar. Manastır liderlerinden Keşiş Eutykhes hakkındaki iddianemeyi, Patrik Flavianus'a uzatır. "İsa'nın tek tabiatlı olduğunu" (Tanrı ile tek- bütün olduğu iddiası) yayan Euytkhes'ten kurtulmak için büyük fırsattır bu suçlama belgesi. Flavianus önderliğinde kurulan sorgu meclisi, Euytkhes'in görüşlerini sapkın ilan edip bir güzel de aforoz eder. Ama iş bununla kalmaz; karara itiraz eden Eutykhes'in yeniden yargılanma talebi, kargaşadan korkan İmparator tarafından kabul edilir ve Efes'te kurulan yeni bir konsilde yeniden yargılanır ama bir farkla: Bu sefer, konsilin başında Eutykhes'e yakın olan İskenderiye Patriği bulunmaktadır.
    Sonuç: Euykthes aklanır, Flavianus aforoz edilmekle kalmaz bir güzel de linç edilir.  Eusebius'a ne olduğu yazılı değil ama efendisinden farklı bir sonla karşılaştığı sanılmıyor.

        Birileri sokaklarda, meydanlarda, gazete köşelerinde, kitap sayfalarında BEN VAR YA BENNNN dediğinde, bileklerindeki ipleri kontrol et; mutlaka uçlarını tutan birileri vardır.




    

24 Haziran 2012 Pazar

SIRTA İĞNELENMİŞ KİTABE

Çok isteyip de yapamayan,
başlayıp da bitiremeyen,
heveslenip de çabuk sıkılan,
tamlara imrenip de eksikten geçilmeyen;
bir yaşam onunkisi...

Haziran'2012


18 Haziran 2012 Pazartesi

KUŞUM BENİM



          Domatessuyu tutturmuş kuş çizin, diye. Benim elime cetvel verin, düz çizgi çek deyin, yamuk çıkar ortaya. Çizerek yol tarif etmeye kalkayım  adamı kutuplara yollarım, Sultanahmet diye. Son kez elime fırça ve boya aldığımda, Şeker Ahmet Paşa'nın bir resminin reprodiksiyonunu yapmaya kalkıştım, hoca emekliliğini isteyecekti, bitmiş halini gördüğünde. Kargadan başka kuş da tanımam kardeşim ama madem illa bir adet "kuş" isteniyor benden;  buyrun, kendisi en sevdiğim kuştur. Hayranıyım.

12 Haziran 2012 Salı

CASTLE

Castle Poster    

           Bir kadın. Cinayet masası dedektifi. Her gün gördüğünüz, bin badireye birlikte atıldığınız, defalarca ölümün kıyısına birlikte gelip kurtulduğunuz, cinayet vakalarını çözerken aynı anda çözümü bulduğunuz, ilk gördüğünüz andan itibaren deli gibi arzuladığınız, küçücük bir umut ışığını yaksın diye dört senedir beklediğiniz, gün be gün onu beklerken farkında olmadan değişip kendinize çeki düzen verdiğiniz, bu dört sene boyunca başkaları ile yakınlaşmalarını izlemek zorunda kaldığınız ama daha ilk gördüğünüz andan itibaren tutulduğunuz ve delice sevdiğiniz, her sabah yüzünde gülücükler açsın diye kahve getirdiğiniz, onun da size aşık olduğunu bildiğiniz ama fettan ve hınzırca dürtüşleri dışında cesaretinizi elinizden aldığını bildiğiniz, annesinin öldürülmesi olayına takılıp kalmış, çözülemeyen dosya ile yaşayan, bu saplantısı hayatımnı zehir edecek noktaya gelen bir kadın.

         Bir erkek. Fırlama, çocuk ruhlu, eğlenceli, zeki, detaycı, zevkli, akıllı, bilgili, meraklı, yazar, çok satan yazar, cinayet romanları yazarı, maymun iştahlı, güzel kadınlara düşkün, kızına aşık, uçuk kaçık tiyatro oyuncusu eskisi annesine karşı zayıf, paralı, çevresi geniş, sanat düşkünü, rafine, şehirli, sevdiğiniz ama her an kolunda bir kaç güzelle çıkıp gelebilecek potansiyele sahip, sahip olmak ve fethetmek odaklı,  sizden hoşlandığını, hoşlanmaktan öte tutku ile bağlı olduğunu bildiğiniz, sinir uçları ile oynamaktan keyif aldığınız, yakınınızda durmasından şikayet ederken, uzaklaşmasına da izin vermediğiniz, başka kadınlara baktığı anda delirdiğiniz bir erkek.
  
       Yazar olan erkek (Rick Castle) ile cinayet masası dedektifi (Kate Beckett) olan alımlı kadının yolları, Castle' ın kitaplarından esinlenen bir katilin soruşturması sırasında kesişir ve tam dört sezondur devam eden dizi ortaya çıkar. Bölümlük olayların yanında alttan alta işlenen ve sezonda sadece bir ya da iki bölümde yer verilen Beckett'in annesinin maktulü olduğu dosya ve olayın takibi sırasında eğlenceli, koşturmacalı, zeka yarıştırılan cinayet dosyaları, ikilinin onların dışında herkesin anladığı ilişkileri ile tam bir seyirlik. eskilerin Cagney- Lasey, Mavi Ay tadını bulabileceği ama öyle bir derdi olmayan dizi. sabrınız ve zamanınız varsa ilk sezon ilk bölümden izleyin. Bir dizide karakter değişimlerinin nasıl yavaş ve yerinde olduğunu da anlayın.

   

8 Haziran 2012 Cuma

SOKAKLAR, YÜRÜMEK İÇİNDİR; ÇİFTETELLİ OYNAMAK İÇİN DEĞİL

      Yoldaydım. Yirmidört sattir. Otobüsün koltuğu ile kıçım, ergonomik bir bütünlük sağlamış, bilmem kaçıncı kez izlediğim filmleri izlemiş,  Tezer Özlü ile Yaşamın Ucuna gidip gelmişim; telefon elimden düşmemiş, karnım acıkmış, sigarasızlık kafama vurmuş... Anlayacağınız  leş gibi derler ya o haldeydim; daha kapıdan içeri adımımı attım volaaa:. Ankaralılar bilir (ben de bilirim, yirmi sene yaşadım) Bentderesi oyun havaları gümbür gümbür gelmeye başladı sokaktan. Oysa ben apartman kapısını açarken ortalık sakindi, sessizdi. Ne zaman ve nerden çıktığı bilinmeyen bir minibüs insan, sokağa yayılıp başlıyor oynamaya gecenin onikisinde. Balkondan görünen manzara bu. Meğer karşı komşunun oğlu evleniyormuş; düğün salonundan geliyorlarmış, oradaki tepinmeleri kesmemiş evin önünde devam etmeye karar vermişler. Saat gecenin biri, daha yeni sustular; üstelik zevksizler. İnsan doğru düzgün giyinir, düğüne gidiyorsunuz. 
         Habersiz yakalandım, baskın yedim. Bilgim olsa, düzeneği kurar, verirdim Scorpions'u, Metallica'yı, Deep Purple'ı... bak bakalım bir daha geceyarısı Ankaralı Turgut çalabiliyorlar mı. Geçen yıl yaptım. İşe yaradı. Henüz sokak düğünü sezonu açılmadan başladı bunlar. Bi durun kardeşim, hakem başlama düdüğünü çalsın aceleniz ne!

6 Haziran 2012 Çarşamba

MODERN ZAMAN VAKANÜVİSLERİ

       Ahir zamanlarda, imparatorların yanında birer günlükçüsü olurmuş. Vakanüs derlermiş adına. Gün gün, olay olay kaydeder, imparatora sunar, altın kesesini alırmış. Sonraları, saray şairleri, müzisyenleri, tiyatro yazarları türemiş. Yazdıklarını saray erkânına, hamilerine sunar, onların adını nakşeder kitaplarının kapaklarına; altın kesesini cebe indirirmiş. Ama o zamanlar, "çok- satar" diye bir liste olmadığı için ne yapsın adamlar? Yaşamaları lazım. Kitap çoğaltmak maliyetli iş, zaten kaç nüsha yazılacak ki? Yine de ne edebiyatçılar, tarihçiler, tıp alimleri, müzisyenler çıkmış aralarından. Bugün bile zevkle dinlenen besteler, keyifle izlenen oyunlar, aşkla okunan dizeleri yaratmışlar. Sırası geldiğinde bu insanlar, kafa da tutmuşlar hükümdarlara, kafalarının gideceğine aldırmadan. Lafı sözü geçtiği için örnek vereyim: Puşkin. Çarın en sevdiği şair olmasına, dünya kadar para kazanmasına, malikanesine, topraklarına aldırmadan Çarın despotizmini eleştirince soluğu Sibirya'da almış. Yıllar süren sürgünden döndüğünde, Çarın, dersini alıp almadığına ilişkin sorusuna, omzunu silkip yine karşı çıkarım diyecek kadar da gözü kara bir adammış.Haklarını verelim, şapkamızı çıkaralım, saygı duyalım.
      Bunca zaman sonra,  sağolsun devletlûmuz ferman buyurmuş; üç vakte kadar artık bizim de maaşlı roman yazarlarımız olacak. sebebi de memleketimizde geçen sene günde beş romanın basılmış olması imiş. Yanlış okumadı isem, bin beşyüz küsur roman.. Şiirini, incelemesini, öyküsünü falan geçtim. Sadece basılan roman adedi, binbeşyüz küsur. İçeriklerini, ne olduklarını, kaçı tekrar baskı, kaçı telifli eser, boşverin. Hatta  kaçının  nitelikli eser olduğunu da boşverin. Rakamın büyüklüğü göz kamaştırıcı(!). Ve yüce devletlûlarımız emretti. Artık, Allah ne verdiyse, ama üç kuruş ama beş; ama aylık ama üç aylık ama yıllık; verecekler bir şeyler, vermezlerse olmaz. Şanlarına yakışmaz, onların da saraylı yazarları olmalı, olacak, ol! 
 Kaynak şu: http://www.sabitfikir.com/fikrisabit/her-gune-bes-roman

     Ehh kredi kartı reklamında süzülen yazarımız, vergi rekortmeni doymak bilmez polisiyecimiz, tiyatro oyunu reddedildi diye manifestolar yayınlayan sanatçımız, yaratıcı yazarlık atölyelerinde caka satan (ama bir halt da öğretmeyen) öykücülerimiz varken... Versin vire padisahim! Vermezse sanina yakismaz!

Etiketler

ADAM VAR (1) AFORİZMALAR (3) Akçay Günlüğü (1) ANLATI (17) ARTUNÇ BEYİN DEHŞETLİ SON GECESİ (1) BANA DAİR (12) BEN BİRİSİNİ ÖLDÜRDÜM (1) BERGAMA-1965 (1) BİLGİNİN VE SANATIN MÜLKİYETİ OLMAZ (1) BİR ADAM/GÖLGELER İÇİNDE (1) BİR ANLATI ÜZERİNE SERBEST SALINIMLI ( GECİKMİŞ) DÜŞÜNCELER (1) BİR MAYIS (1) BİR TANE (1) BİR YAZ GÜNÜ RAPSODİSİ (5) BİRİ/HEPSİ/HİÇBİRİ (1) BOSTANCI RECİİNİN OĞLU TAKSİCİ NUMAN (1) BRİ METREKAREDE HAVA VAR (1) BUGÜN ÇOK KÖTÜ BİR ŞEY OLACAK (1) BUNU GÖRÜYON MU (2) CELLAT (1) CİCİLERİ SEVELİM (1) CİNAYETİ GÖRDÜM AMA TANIK OLMAM (4) CLAIRE (8) ÇÜRÜK AŞK HİKAYESİ (1) DENEMECE (4) DENİZ MORALIGİL İMZA GÜNÜ (1) DERNEK (2) DOSYALARI HAVALANDIRMA ZAMANI (1) DÖNEN DÖNENE (1) DUYURU (7) DÜĞÜN (4) DÜŞ KAPISININ MANDALI: FANTASTİK EDEBİYAT (1) EDEBİYATA DAİR (52) EDERLEZİ (1) FARFARA TEYZENİN BİTMEK BİLMEZ EFSUNLARI (1) FUNDA ÖZŞENER (1) GAITASINI ÇIKARTMAK (1) GÖKDELENİN TEPESİNDEN DÜŞÜYORSAN DEBELENMEYECEKSİN (1) GÖRÜŞ/MEK (1) GÜNCEL (3) HUKUK (1) İBİŞE NASİHATLER (4) İDA RÜZGAR LESBOS (1) İHSAN OKTAY ANAR (1) İKİ FİLM BİRDEN (1) İZMİR FELSEFE GÜNLERİ (4) İZMİR KİTAP FUARI (1) KARŞIYAKA (1) KAYIP CÜZDAN HİKAYESİ (1) KEDİ KİTABEVİ (2) KELİME KELİME ANLAT DESELER (1) KENDİME DAİR (11) KİTAPLAR (2) Komünist Partisi (1) KORUYALIM (1) KUM TORBASI (1) KÜÇÜK BİR YANLIŞ ANLAMA (1) MAROON AĞLARINI ÖRÜYOR (1) MAROON IS NO:1 (1) MARTI ÇIĞLIĞI VE GAZETE VE... (2) Mektuba Bağlanmış rüya (1) MODERN ZAMAN VAKANÜVİSLERİ (1) OLDU MU BÖYLE OLACAK (1) ÖYKÜ (26) ÖYKÜ OKUDUM BUGÜN (1) PİTKİM VE SALYANGOZ KABUĞU (1) PRESTIGE (1) ROMAN YAZDIM (1) SADIK YEMNİ (1) SAVUN-MA (1) SENİ SEVİY... (1) SEVİŞGEN RÜYA (1) SIZINTILAR (6) SİNEMAYA DAİR (11) SON ÇALIŞMA (1) SÖYLEŞİ (1) SURATINA SURATINA (1) sürrealist mahallenin olmayan efkâr-ı umumiyyesi (6) ŞANSLI ADAM (1) ŞİİRİMSİ (23) TAM ŞU ANDA (1) TEHDİT EDİLDİM (1) TİYATRO (1) TOPRAK KEMİKLERİMİ ÇAĞIRINCA (1) Türk Yargıçları (1) YAŞAMA DAİR (65) YEMEK (1) Yol-Tütün-Yorgunluk (1) YUNAN USULÜ (1) ZAHİRİ HANIMIN TEFTİŞ GÜNLERİ (1) ZEHRİMİZ EŞİT; FARKIMIZ FİYATIMIZDA (1)