30 Ekim 2011 Pazar

DİLİM DÜĞÜM


Dilim düğüm,
kelimeler kementli boyunlarından
Ha! Dedikçe,
dur diyor..
Bu zamanlarda,
Gözüm uykuyu çağırıyor.
Sıcakla soğuk arasında
Özgürüm. 

Ekim' 2011

22 Ekim 2011 Cumartesi

KAHRAMANLARIN YOLU



        Zafer!.. Uzun çabaların, acıların, korkuların, uykusuz geçen günlerin, kavgaların sonunda…Zafer!.. Hem de son ve öldürücü darbeyi, düşmanının  en güçlü olduğu yerde indirerek kazanılan bir zafer!..
        Tek bir indirilişinde bile kafatasını paramparça edebilecek o korkunç silahın gölgesinde, bir tek tüyü bile kıpırdamadan, düşmanın kan çanağı gözlerinin içine bakarak, uçları keskin demirlerin arasından süzülerek, can evinin ortasına kadar başı dimdik yürüyerek, atılan savaş çığlıklarına, sakin sesi ile cevap vererek kazanılan… Her gün bir adım ileri-iki adım geri; her gün, bir siper daha kazandım derken, akşama terk edilmek zorunda kalınmasına rağmen… Gergin vücudunu,   ince uzun türden çam ağacının gölgesinde dinlendirirken, savaş hattı boyunca dolanan nöbetçilerin seslerini dinleyerek geçirilen istirahatlara rağmen…
        Yaşamak içinse savaşımız, bir lokmanın, bir sıcak yuvanın hayali ise amacımız, direnmek zorundasınız! diyen, atalarının sesleri kulağında, pençeleri gerilmiş urgan, gözleri keskin, kasları sıcak,  sesi tok..
          Önce balkondan başladı; iki gün dolandı, kim geldiyse kaçtı; ama fazla uzaklaşmadan..duvarı aşmadan, hep bahçede kaldı. Kazandığı alanı terk etmeyeceğini cümle âleme ilan etmek istercesine, her kovalanışından sonra yeniden tırmandı. Arkasından değil  düpedüz suratına, evet evet, yüzüne karşı edilen tüm sunturlu küfürlere, hakaretlere, bağırıp çağırmalara, orta tonda bir miyavlama ile cevap vererek -ama kin, öfke ne de sitem içermeyen bir orta tonda miyavlama ile karşılık vererek, dolandı durdu bahçede..Velev ki düşman  içeri girsin, saniyelik kolaçanın  ardından zıplayıveriyordu balkona. İkinci gün,   mutfağın  sıcaktan dolayı açık bırakılan  kapısından dışarıya yayılan, Onun için açık davetten farksız, iştah kabartan yemek kokularına meftun midesinin sesine kulak vererek içeriye daldığında, merkez çarpışma alanında buldu kendisini. O girdi, iki ayaklı devler kovaladı. Ama her kovalama öncesi daha çok tüy ve kokusunu bıraktı mutfağın her köşesine. Üçüncü gün, savaşı düşmanının can evine, merkezine, en tehlikeli alana taşıdı; en büyük, en korkunç silaha sahip başdüşmanının cennet mekanına.. salona. Kıyamet koptu önce, silahların en güçlüleri birbiri ardına ateşlendi, en canyakıcıları can almaktan çekinmeksizin üstüne sıkıldı, en hızlı ayaklar var gücü ile peşinden koştu; O.. korkmadı, yılmadı, çekinmedi.   Kıvrak bir kalça hareketi, hızlı bir zıplama, yana doğru çevik bir hamle ile kurtuldu hepsinden, balkona çıktı; dönüp baktı, kimse gelmiyordu arkasından. Artık balkon onundu.
    Dördüncü gün, ne balkonda ne mutfakta kimse yadırgamaz olmuştu Onu. Ayakların arasında dolanıyor, bacaklara sürtünüyor, terliklerin üstüne yayılıyor, kahvaltıda dökülen kırıntıları yiyordu. Ahh, bir de o pist sesleri olmasa. Gururu inciniyordu pisst’lenmekten. Ve beşinci gün, can alıcı düşmanının en zayıf anında, öğlen uykusundan da yararlanarak, salonu da aştı, karanlık, soğuk, bilinmezlerle dolu, pati girmemiş alanları keşfe çıktı; tanıdı, öğrendi, kokladı, geri döndü. Salonda, göstermese bile ürküntüsünü, kuyruğunda hissettiği demirden silahların sahibi, çoktan uyanmış, Onu izliyordu. Yaklaştı, ayaklarına sürtündü; korkutucu silahın metal soğukluğunu tüylerinde hissetti; elinin altında yarım metrelik mesafedeydi korkunç bakışlının. Kullanmadı; pisstt’lemedi, şöyle ayağının ucu ile o da hafifçe, iteledi sadece, kalçasından. Kalçası salındı, kavislendi. Geldiği yere, balkonuna döndü.Baktı, kapıdan çıkarken, gülümser gibi bir miyav çıktı ağzından..O kadar.
      Altıncı gün, uyanır uyanmaz yalandı. Bugün büyük gün, temizlenmek lazım-dı. Bugün, son ve büyük saldırı günüydü, tozun zerresi bile olmamalıydı üstünde. Patilerine baktı; parıldıyordu. Başını kaldırıp, duvarın ötesine baktı son kez. Geride kalanlara, tedirgin yaşayanlara, gözleri köpek arayan yoldaşlarına, duyarlar ya da duymazlar bilinmez (ama bu da önemsiz zaten) son kez uzun ama güven dolu bir miyav yolladı. Salonun, balkona açılan kapısından görünen loşluğa, büyük savaş meydanına baktı uzun uzun. Derin bir nefes alıp, ilerledi.. İçeri girdi, gözden kayboldu kalçası salına salına. Girer girmez, tereddüt etmeden, kafasını eğmeden, bir miyav bile demeden, ip gibi çizilmiş rotasından sapmadan, başında tülbent yanında demir baston, önündeki masada cam komposto tabağında takma dişleri, gözlük kutusunda gözlük ve kulaklığı duran, o en büyük, yaşlı ama bir o kadar korkutucu düşmanına yaklaştı; tek ve kararlı zıplama ile kucağına yerleşti. Başını elinin altına soktu.. Karnından mırıltı geldi, gözlerini yumdu..
        Üstü, yaşamdan lekelenmiş, senelerden buruşmuş bir el havaya kalktı, başına yaklaştı; dokundu önce, sonra tam alnı ile kulaklarının birleştiği yerden geriye doğru sevdi..
        Ortalığa pislersen, kulağından tuttuğum gibi atarım kız seni, haberin olsun; dedi.    
EKİM 2011

17 Ekim 2011 Pazartesi

SİNEMA-MODERN MİTOLOJİ



  Haftasonu her  atölye çalışması sonrası yaptığım gibi, Ahmet'in ( Kedi Kitapevi) dükkanda raflardaki kitaplara bakarken, gözüme ilişti. Kuytuda kalmış, siyah kapağı ile de iyice kuytulara kaçmıştı. Uzanıp çıkardım saklandığı yerden.."Sinema, Modern Mitoloji" yazıyordu kapağında. Hem mitoloji hem sinema, yeter de artar almama dedim, aldım. 
  Kitap, iki ana bölümden oluşmuş; ilk bölüm, mitoloji, mitolojik kaynaklar ve kavramlar, edebiyata ve sanata etkisinin anlatıldığı ve neredeyse kitabın yarı hacmini buluyor. İkinci bölüm ise, sinemaya etkisi ve kaynağını mitolojiden alan filmlerin incelenmesinden oluşmakta.  Sırasıyla: Matrix,Gözleri tamamen kapalı, Umut, Dövüş Kulübü, Vietnam Savaşı Filmleri alt balığı altında ( Platoon-Full Metal Jaket- Kıyamet), Şeytan Çıkmazı, Orfeus Nostaljisi alt başlığı altında ( Siyah Orfe- Mavi- Cocteau ve  Orfe- Sanatlar ve Orfe), Gizli Yüz, Amadeus, Azınlık Raporu, filmlerinin kare kare incelenmesi ve Mitoloji ile olan ilişkileri anlatılmakta. 
   
   Kitabı elime aldığımda ilk aradığım, bakalım bizden örnek olacak mı  sorusuna cevaptı. Elbette, tek örnekleri bunlar değil ama Umut filminin kilometre taşı olduğu, Anadolu'nun sadece Antik Yunan'dan değil,  Ortaasya Şaman Kültürü, Ortadoğu, Pers,  Sasani etkilenimini de dikkate alacak olursak bir kaç örneğin mutlaka olması gerektiği aşikardır. 
    İki film ile kalsa da, kültürlerin beslenilen kaynakları arasındaki farkları görmenizi sağlıyor böylece. etkileşimin açık olduğu ama beslendikleri ve geliştirdikleri kaynakların derinliği ile birbirine karıştıkları kadar uzaklaşan iki ummandan kova kova çekilerek oluşturulan Sinema Dünyası. Biz ne kadar çok olay, olgu var derken aslında bir elin parmaklarını geçmeyen hikayelerin farklı anlatımları olduğunu gösteren analizlerle bezeli. 
     Psikalaniz Yöntemine sıksık başvuran kaynaklardan faydalanırken, filmi de sahne sahne, yeniden yaşatıyor Ömer Tecimer'in kitabı.. Alıntıların genişliğine rağmen, bilgi kopyala yapıştır yapmadan, alıntılardan gelen bilgileri filmin sahneleri ile birleştirerek, kendi yorumunu, filmin anlatımına yedirerek, laf ebeliğinden de uzak durmuş oluyor. Sinemanın görsel sanat olduğunu unutmadan, şeytanın ayrıntıda gizlendiğini hatırlatan sahnelere vurgu yaparak, psikolojik yanın dıında sosyolojik yanını da atlamamız gerektiğini, bir sahnede, rafta duran kitabın adının ağır çekim akışında saklı olduğunu gözümüze çıtlatıyor, Ömer Tecimer..
     Onun deyişi ile : Günümüzde sinema salonlarında film izleme deneyimi, kabile ateşinin etrafında toplanarak anlatıcıyı dinleme ritüelinin yerini almıştır. Sİnema izleyicisi, karanlık salonda oturur ve projeksiyonun yansıttığı imgelerin titrek ışığına bakar; tıpkı ateşin çevresinde oturup oynaşan alevleri izlerken kendilerini yansıtan, tanımlayan, belirleyen ve böylece yeniden yaratan öyküleri anlatan atalarımız gibi..(syf:12)

      Yüzümde maske, bedenimde boya ; büyükçe ateşin oynaştığı kayalara bakıyorum..gölgeler dans ediyor. Ellerim, aslan pençesi, parmaklarım kaçan ceylan, kartal pençesi omuzlarım, bir kuşa dönen avuçlarımın peşinde. Sesim gök gürültüsü, güçlü; gözlerimde kan. Diz çökerken, karanlığın gölgelerinin önünde, mızrak uçları göğsümde. Ve ben bir insan; yapayalnız.. Ürperiyorlar; üşümüşçesine ateşe yaklaşıyorlar, korkmuşçasına birbirlerine sokuluyorlar.. Nefes nefese kalmış ben,maskesini çıkarırken,  ışıklar yandı..


ÖMER TECİMER, SİNEMA MODERN MİTOLOJİ
Plan B Yayınları, 2. baskı, Temmuz 2006

13 Ekim 2011 Perşembe

RAKISPOR-ŞARAPSPOR'A KARŞI



  Bir zamanlar vardı.. bir türlü bitmeyen maçlardan-dı. 90 dakikayı göremediler..Ama Karşıyaka'nın yarısı, ellerinde ya rakı kadehi ya da şarap, sahanın kenarına dizilirdi. Arada, sahaya daldıkları da olurdu. Kavgalar, akşam kurulan çilingir sofrasında tatlıya bağlanır, "Kâmil"ler sahanın kenarında sigara tüttürür, karışmazlardı. Yeniasır haberini yapar, insanlar pür heyecan, bir sene sonraki maçı beklerdi.
  Kendiliğinden mi yoksa görünmez ellerin müdahalesi ile mi bilinmez, sona erdi maçlar.  Belki  Tekelin satışı protesto ettiler kendilerince belki de lakapları insansız kaldığı için.
 

5 Ekim 2011 Çarşamba

CELLAT

Aç kadın kapıyı, benim.. Yumruğu gümm gümm inerken ağaç kapının cephesine, sesini daha da kalınlaştırarak naralanıyordu, öğlen vakti geldiği evinin önünde Çopurun oğlu Cellat..
      Yangını, ya içki aleminde ya da  başka bir tende söndürdükten, ilk sigarasını yatakta  içtikten, ilk öksürüğünü orta karar otelin kapısında bıraktıktan, cep telefonunu açıp, şoförüne yerini söyledikten sonra.. Öğlene yakın bir saatte gelir, doğru yatak odasına gider,  üstündekileri çıkarıp yatağa fırlatır, duşunu yapar, (bazen) tıraşını olur; geceden yapışmış, bulaşmış, sırnaşmış ne varsa teninde, çamaşırlarında, giysilerinde hepsini çıkarır, söker- atar. Kahvaltıya oturur. Bir güzel midesini doldurur, masanın üstüne bir miktar para bırakır, kapı ağzında, yarım ağız var mı bir şey der, çocukların okul, der, oğlan ne cehennemde der, hııı der, tamam der, sıra dışı bir şey söylenmişse, gözleriyle alttan alttan başlatma şimdi der; çıkıp gider. Her gün, hiç değişmeden tekrarlanır bu tören Cellâdın evinde. Karısının, dayak yüzünden kanıksadığı, çocukların duvarları titreten bağırtının korkusundan sesini çıkartmadığı törenle uğurlanır.
     Mahallenin eskilerinden değildi Cellât. Babası, bir gece eşyaları, çocukları, karısı ile kamyonun tepesinde çıkıp gelmiş, mahallenin kıyıda kalan bir sokağının kıyıda kalan bir tek katlısına yerleşivermişlerdi. Kızları evden burnunu çıkarmaz, anneleri kapıyı camı bile açmazken, evin bakkal, manav alışverişleri, getir götür işleri Cellâdın üstünde olduğundan, mahallenin gözünde daha o zamanlarda ailenin en tanınmış ferdi idi.
      Mahallelerin ana caddeleri ne kadar aydınlıksa,   kuytu sokaklarından bazıları da bir o kadar karanlıktır. Halının altına saklanan çöpler gibi mahallenin süprüntülerinin toplandığı, insanların bilinmeyen lekelerinin temizlendiği, nefislerin köreltildiği, Allaha yakarmak için avuçların açılmasına sebep günahlara hevesle koştukları, şeytanın kol gezdiği, gündüzleri yüz buruşturularak geçilen, geceleri mezarlık muamelesi gören sokaklardır. Cellâdın babası Çopur,   böylesine kuytu ve rutubet kokan bir sokakta, kahvehane açmıştı kendisine.  Gündüz, pişti- pastıra oynanan, işsizlerin toplandığı ama gece olduğunda, kocası açık denizlerde kaptanlık yapan kadının kılık değiştirip sokaklarda salınması gibi çuhaların yeşile, pişti pastıranın, poker, yanık, bezik, ellibire yerini bıraktığı kıyı kenar kumarhanesine dönüşen bir mekân. Cellât, rahle-i tedrisata okulda başlamaktansa babasının yanını tercih etmişti. Gündüz garson, geceleri getir götürcülük yapıyordu. Bıyıklar terleyip, kollar kaslanmaya başladığında, günlerden bir gün, oyuna itiraz eden bileğine güvenen bir müşteri ile kapışmanın ortasına attı kendisini, anısı yüzünde iz olarak kaldı. Ne zaman öfkesi kabarsa, izi sıvazlayıp babasının sözleri geliyordu aklına: Ekmeğini koruman iyi; ama bıçağın önüne atlayacak itler besle ki bıçak sana varamasın yoksa o bıçağın ucu çizmez, girer. O günden sonra terfi edip, babasının yanındaki sandalyede devam etti eğitimine. Önce, oyunları ve hile yapmayı öğrendi sonra adamın göz bebeğinden, cüzdanının kalınlığının ne kadar olduğunu. Arkadaş edinmedi, alkolü dudaklarına değdirdi ama içmedi, kadınları inceledi ama dokunmadı. Karakol polislerine selam bile vermezdi ama amirlerinin odasından da çıkmazdı. Ta ki, babası işi Ona bırakıp, çekilene kadar. Tek şart, evlenecekti. Sabahın gelip geceyi kovaladığı saatlerde eve dönecek bir sebebin olmalı demişti babası; yoksa senin gece aldığını bir başkasına sen, gönüllü verirsin.     Memleketten getirilen öksüz kızcağız ile düğünü yapıldı, gerdeğe girdi, askere gidip kucağına silahı almadan, bebesini aldı;  Cellâda hiç karışmadı Çopur. Sadece izledi. Saçını taraması gerekse,  aynaya değil Cellâda bakması yetiyordu Çopur için. Önce mahallenin sonra tüm eski şehrin finans yatırımcılığına girişti;  Borçlulara karşı hesap makinesi bir tuhaf çalışıyordu cellâdın; borçlar kapanmak bilmiyordu, malvarlığı da doymak. Eğlence sektöründe, küçük kahvehane yetmez olmuştu cellâda, gece kulübü açtı. İzlerken öğrendiği, cüzdanın iki şeye hiç dayanamayıp teslim olduğu idi: Birisi, alkol diğeri kadın. Cellât büyüdükçe, sokak karanlıklaşıyordu ama ne gam. Gece kulübü sayesinde, ne âlem derdi kalmıştı ne de kadın. İstemediği kadar-dı hepsi… Doymak bilmez nefsi, gücü arttıkça daha da doymazlaşıyordu. Nefsi doymazlaştıkça, gücü artıyordu. Sonunda, tütün piyasasına da girdi. Önce mahallede ne kadar karanlık sokak varsa duman altı etti, sonra eski şehirde. Artık, karakol amirlerine de selam vermez olmuş,  müdürlere yoldaşlık ediyor, savcıları ağırlıyordu mekânında. Cellât büyüdükçe, gençlik dalaşmalarından kalma yüzündeki yara izi de büyüyor, kirli sakalı daha da kirleniyordu ama yine ne gam!   
     Cellât, her öğlen, yaz kış çıkartmadığı ceketi sırtında, ilk öksürüğünü bir otelin önünde bırakıp çalar kapısını evinin. Ayna bulundurmaz evinde; tıraşsız yüzü, yara izi ile geçer yatak odasına, çıkarır ne varsa üstünden; duşunu alır, kahvaltısını yapar ve tüm ağzından çıkan hııı, tamam, kelimelerini bırakır kapının önünde, çıkar gider.. Mahallenin ana cadde sayılacak sokağından camları siyah arabası ile geçer; esnaf ürperir, Numan dişlerini sıkar, Zahiri Hanım denk gelirse başını çevirir; Farfara Teyzenin evde dudakları tekinsiz kıpırdanır;  Cellât öksürür. 
 
EKİM 2011

Etiketler

ADAM VAR (1) AFORİZMALAR (3) Akçay Günlüğü (1) ANLATI (17) ARTUNÇ BEYİN DEHŞETLİ SON GECESİ (1) BANA DAİR (12) BEN BİRİSİNİ ÖLDÜRDÜM (1) BERGAMA-1965 (1) BİLGİNİN VE SANATIN MÜLKİYETİ OLMAZ (1) BİR ADAM/GÖLGELER İÇİNDE (1) BİR ANLATI ÜZERİNE SERBEST SALINIMLI ( GECİKMİŞ) DÜŞÜNCELER (1) BİR MAYIS (1) BİR TANE (1) BİR YAZ GÜNÜ RAPSODİSİ (5) BİRİ/HEPSİ/HİÇBİRİ (1) BOSTANCI RECİİNİN OĞLU TAKSİCİ NUMAN (1) BRİ METREKAREDE HAVA VAR (1) BUGÜN ÇOK KÖTÜ BİR ŞEY OLACAK (1) BUNU GÖRÜYON MU (2) CELLAT (1) CİCİLERİ SEVELİM (1) CİNAYETİ GÖRDÜM AMA TANIK OLMAM (4) CLAIRE (8) ÇÜRÜK AŞK HİKAYESİ (1) DENEMECE (4) DENİZ MORALIGİL İMZA GÜNÜ (1) DERNEK (2) DOSYALARI HAVALANDIRMA ZAMANI (1) DÖNEN DÖNENE (1) DUYURU (7) DÜĞÜN (4) DÜŞ KAPISININ MANDALI: FANTASTİK EDEBİYAT (1) EDEBİYATA DAİR (52) EDERLEZİ (1) FARFARA TEYZENİN BİTMEK BİLMEZ EFSUNLARI (1) FUNDA ÖZŞENER (1) GAITASINI ÇIKARTMAK (1) GÖKDELENİN TEPESİNDEN DÜŞÜYORSAN DEBELENMEYECEKSİN (1) GÖRÜŞ/MEK (1) GÜNCEL (3) HUKUK (1) İBİŞE NASİHATLER (4) İDA RÜZGAR LESBOS (1) İHSAN OKTAY ANAR (1) İKİ FİLM BİRDEN (1) İZMİR FELSEFE GÜNLERİ (4) İZMİR KİTAP FUARI (1) KARŞIYAKA (1) KAYIP CÜZDAN HİKAYESİ (1) KEDİ KİTABEVİ (2) KELİME KELİME ANLAT DESELER (1) KENDİME DAİR (11) KİTAPLAR (2) Komünist Partisi (1) KORUYALIM (1) KUM TORBASI (1) KÜÇÜK BİR YANLIŞ ANLAMA (1) MAROON AĞLARINI ÖRÜYOR (1) MAROON IS NO:1 (1) MARTI ÇIĞLIĞI VE GAZETE VE... (2) Mektuba Bağlanmış rüya (1) MODERN ZAMAN VAKANÜVİSLERİ (1) OLDU MU BÖYLE OLACAK (1) ÖYKÜ (26) ÖYKÜ OKUDUM BUGÜN (1) PİTKİM VE SALYANGOZ KABUĞU (1) PRESTIGE (1) ROMAN YAZDIM (1) SADIK YEMNİ (1) SAVUN-MA (1) SENİ SEVİY... (1) SEVİŞGEN RÜYA (1) SIZINTILAR (6) SİNEMAYA DAİR (11) SON ÇALIŞMA (1) SÖYLEŞİ (1) SURATINA SURATINA (1) sürrealist mahallenin olmayan efkâr-ı umumiyyesi (6) ŞANSLI ADAM (1) ŞİİRİMSİ (23) TAM ŞU ANDA (1) TEHDİT EDİLDİM (1) TİYATRO (1) TOPRAK KEMİKLERİMİ ÇAĞIRINCA (1) Türk Yargıçları (1) YAŞAMA DAİR (65) YEMEK (1) Yol-Tütün-Yorgunluk (1) YUNAN USULÜ (1) ZAHİRİ HANIMIN TEFTİŞ GÜNLERİ (1) ZEHRİMİZ EŞİT; FARKIMIZ FİYATIMIZDA (1)