30 Haziran 2011 Perşembe

BOSTANCI RECİİNİN OĞLU TAKSİCİ NUMAN


   "Numan Abi, senin yedi bela geliyor haberin olsun.." bu cümleyi duyması ile Numan'ın taksiyi bırakıp, mahalle kahvesine doğru faryap etmesi bir oldu. Bir oldu çünkü başına gelecekleri biliyordu mahallelinin deyişi ile "taksici" Numan, mesleğin eskilerinin  hatta ancak eskiler levhasına kayıtlı olacak kadar eskilerin deyişi ile ise " Ulrike" Numan. "Ulrike" Numan diyebilmek için kendisine, eskiler levhasına kayıtlı olmak lazım-dı. Yoksa diyeni Numan'ın elinden kimse alamazdı. Ama biz, Ulrike' nin nerden gelip, neden takılı kaldığını sonra anlatacağız, şimdi henüz zamanı değil.
     Babası bostancı Recii'nin keleği, anasının bir tanesi  Numan, mahalledeki taksi durağının bugün için en eskisi ve başkanıdır. Burada doğmuş, burada büyümüş, evlenmiş çocukları ortalığa salmış, senelerdir taksisini yıkadığı deterjanlı sularla her gün hiç aksatmadan sokağı sulamaktadır. Uzun boylu olmasa da babayiğit görünüşünü, omuzları taarruz kartalı gibi açılmış yürüyüşünden, vücudunun ağırlığını sandalyeye yaklaşırken bile hissettiren  oturuşundan almıştı. Hocası, can kardeşinin anası Zahiri Hanım'dan her zaman köşe bucak kaçar, belki kızının taksisinde ölmesinden sebepli, Farfara Teyzesinin her gün elini öpmeden işe çıkmaz, oğlanlara öğlen  okul çıkışı kokoreç yedirmeden eve göndermez, şehrin veresiye iş yapan tek taksisi olduğu ile övünerek ortalıkta gezmez bir adamdır Numan. Çocukluğunda vurulduğu Mavi, gıcır gıcır bir Oldsmobille yüzünden içine düşen, ciğerini yangın yerine çeviren  araba tutkusu, sonunda mesleğe dönüşmüştü on dokuzuna bastığında. Sevdiği çok, tutkuları azdı Numan'ın. Epi topu iki tane: Biri araba diğeri de Farızî. Zahirî Hanım'ın kızı. Hani, haftada iki gün çocuğuna bakması için getiren...
     Ona da   okul önlüğünü giyip, Ali ile peşlerine takıldığında vurulmuştu. Nasıl ki daha önce gördüğü otomobiller değil, o mavi Oldsmobille  yangını düşürmüşse yüreğine, Farızî'ye de daha önceki görüşlerinde değil, önlüklü, beyaz çoraplı, saçları iki  yandan örgülü hali ile görünce tutulmuştu. Yaşam nasıl ki eskitiyorsa tüm tutkuları, bunlar da eskimiş, küllenmişti ama her zaman bağlı kaldı tutkularına Numan. Hep, gördüğünde ya da aklına düştüğünde külün altından hissedecekti ateşlerini.   
     Mahallenin orta yerinde, şehre inat direnen Kör Agop'un meyhanesi, eve gitmeden uğrak yeriydi Numan'ın. Ali anasını ziyarete geldiğinde ise, şenlik yerine dönüşüyordu.    İki dublesini atıp öyle yollanırdı evine. Sözü vardı Mini Kız'a, eşine: Evde içmek yok. Tek istisna, bayram günleri. Bayramlarda efkâr çökerdi Numan'a, yarım şişeyi bitirir, çipilleşen çakmak çakmak gözleri, sarıyı mavi, Mini'yi Farızî görmeye başladığını anladığı anda,  gider yatardı.
       Farızî ile Ali'nin Üniversiteyi kazanıp gideceklerini öğrendiği günden  iki gün sonra, düğünü vardı Numan'ın. Ali'nin değil ama, Farızî'nin gidişi koymuştu. Düğün boyunca içindeki yangına çare olsun diye kova kova içtiği rakının acısı, acil serviste çıkmıştı. Dört kolunda dört arkadaşı, başlarında babası zor yetiştirmişlerdi hastaneye; rengi yeşil, cildi kırmızılaşmış, çenesi kale kapısı gibi kilitlenmiş Numan'ı. Anası babasını boğacaktı, babası bostancı Recii de arkadaşlarını; özellikle de Ali'yi. Rakıları Kör Agop'un bahçeden aşırıp da, ayrana karıştırıp bu keleş oğlana içiren Aliydi çünkü. O gün, yani hastane odasında yatarken, Ali elinde bir kitapla çıkıp gelmişti. Yarı tuğla kalınlığında bir kitap. Hayatında, ders kitapları dâhil kitap okumamış olan Numan, - tüm derslerden taa ki yakalanana kadar Ali'den kopyaladıkları ile geçiyordu-  bir kitaba bir Ali'ye bakarken, O  kulağına eğilmiş " Bir bunu oku koçum; tüm hayatın boyunca okuyacağın tek kitap olsa da oku bunu. O zaman anlarsın, neden sana Olric dediğimi" diye fısıldamıştı. Ali, son üç senedir Olric aşağı Olric yukarı diyordu Numan'a. Adı sanı kalmamıştı Ali'nin yanında.  "Ulrike" nin doğuş anıdır da bu aslında. Ama biraz daha sabırlı olmanız lazım. Hâlâ henüz erken.
    Numan'ın yine anasının zoru, Zahiri Hanım'ın kumpası ile dışarıdan bitirtilerek  alınan diploması, babası bostancı Recii tarafından hükümsüz sayıldığından, on yedi yaşında başlayan zoraki bostan ve karpuz maceraları, babasının, anasının zorlaması olmadan,  doğal yollardan  vefatı ile on dokuzunda bitivermişti.             
    Numan hızla zamana uyum sağlayarak, bostanda karpuz yerine beton yetiştirmenin daha kârlı olduğuna hükmetmiş, müteahhidin birisi ile anlaşarak iki dönümde kat karşılığı iki bloktan  beş daire  yetiştirmiş, elde ettiği ürünlerden birisini satarak taksisini çekivermişti kapının önüne. Tüm bıçkınlığına, ele avuca gelmez görüntüsüne rağmen, çalışkan adamdı. Taksinin plakasına tamamen sahip olup cumhuriyet altını gibi asıvermişti kendi adını taşıyan vergi levhasını beş senede.  Kör Agop'un yangını erken görüp, babasını dürtüklemeyi akıl etmesi ile evlenen, çoluk çocuğa karışan, küllenen tutkuları ile baş başa yaşayan Numan, eskiler için "Ulrike" Numan.. Ali geldiğinde coşan, Farızî'yi gördüğünde rakı arayan, çocukları ile avunup eşini seven Numan..
   Tamam, zamanı geldi anlatmanın, neden "Ulrike"? Ali, yaz ayında mahalleye gelip de   taksiyi ilk gördüğünde doğru terzi Vahdet amcaya koştu. Ondan küçük bir atkı yapmasını istedi ve atkının üstüne bir şeyler yazdırdı. Sonra gelip, Numan'dan bu atkıyı ne olursa olsun, her zaman arabasının arkasına, camdan görünecek şekilde sermesini istedi.
    Atkı serildiğinde, kim var kim yok başta eskilerin eskileri olarak levhaya yazılı olanlar dahil taksinin başına toplandılar. Herkes ne yazdığına bakıyordu. "Olric kim?" diye sordu birisi. Olric değil, Olrik okunacak, İngilizce isim bu dedi başka birisi. İyi peki, Olrik kim o zaman? diye sordu bir başkası. Büyük adam dedi Ali... Çok büyük adam. Madem, cyi k okuyoruz, o zaman oyu da, u okumak lazım dedi eskiler levhasından birisi. İtiraz hakkı olmaz eskiler levhasına dedi Ali. Ulrik yani, dedi gençlerden birisi.  Ulrik evet. Benim bildiğim, bir tane Ulrike Meyfard vardı dedi, durağın malumatfuruşu. Ali sırıttı. Eski yüksek atlamacı. Tamamdır dedi levhanın birinci sırasındaki üstat. Ulrike o zaman.. Olric oldu, Ulrike.. Ama sadece levhadakiler için. Bir de Ali..
"Güçlü olmak artık beni yoruyor Olric, herkese karşı dimdik olmak..."  
 
 

HAZİRAN 2011

28 Haziran 2011 Salı

FARFARA TEYZENİN BİTMEK BİLMEZ EFSUNLARI

    Sokağın hemen başındaki dükkanının önüne attığı sandalyesinde, höpürderek içtiği sabah kahvesinin köpüğünü dalgın dalgın izleyen Aktar efendinin yüzünde,  kafasını kaldırdığı anda   gülücükler açtı. Mahallenin sevimli Farfara Teyzesi, elindeki bastonuna vücudunun üçüncü bacağı imişçesine yaslanarak, eskilerin merdaneli dediği büyük kalçasını sağdan sola doğru hoplatan yürüyüşünün yarattığı titreşimleri, sokaktan gelen geçen herkesin ayak tabanında hissettirerek yol alıyordu. “Kesin bana geliyor” cümlesi, sessizce dökülüverdi Aktar Efendi’nin dudaklarından, kahve fincanına doğru. 

23 Haziran 2011 Perşembe

YUNAN USULÜ

Duvara dönmüş vücudum; fark ettiğimde saat epey geçti.
Sıvaları dökülmeye yüz tutmuş, üstündeki boya aşınmış.
Spatulaya dönüştü kalem elimde,
Kazıdım pul pul.
Çıplak  bir balık olup  ahtapotun testiye sığınması gibi*,

defterin sayfaları  arasına  girdim.
Tatlı su kulağıma kaçtı.
Uyandım.
Ne balıktım ne çıplak.
Ne testideydim ne spatulada duvar artığı.
 
Haziran 2011
*   Toprak su testisi yuva yapması için ahtapotun, suya bırakılır.   Ahtapot, ağzının darlığı, içinin genişliği ve karanlık oluşu sebebi ile yuva beller testiyi. Bir kaç gün sonra, gidip   çıkardığınızda artık yuva değil tuzağa dönüşmüştür ahtapot için. Buna, Ege'de "Yunan Usulü" denir.

21 Haziran 2011 Salı

TAM ŞU ANDA

Hüseyin Usta, sen bu tekmili al.. Bilmiyor musun kardeşim favayı sade sevdiğimi? Ne bu inadına inadına ikidir?.. Oğlum kaldır şunu, sade getir. Yağı bol olsun, sıyırırken ekmeği de sevindirelim.
    Neyse birader, ne anlatıyordum ha tamam; 87 yılı, ben şu sanayiinin girişindeki Mendebur Recai'nin yanında kalfayım. Bıyıklar terlemiş hafiften, yaş 16 falan işte. Kanımız ateşli, piizlenip gidiyoruz maça.  Şimdiki gibi değil ot mot olmazdı. En fazla piiz. Bi de sigara işte. O zamandan alıştık merete.  Neyse haftasonu işler yoğun, maçlara gitmek zor tabii. Amma, virüs bir kere  girmiş kanımıza çocukluktan. Üstelik, takım istim üstünde bugünkü gibi de değil, sürünmüyorlar. Kılpayı kaçıyor  şampiyonluk her sene.  87'de, bu sefer tamam dedik.. Takım bomba, hoca Tamer kaptan, öf öff. Kök söktürüyor oyunculara.  Altobelli de gelmiş ki üçüncü hafta, akla ziyan. Nazilli maçında çapacılara voleyle bi takmış, Hasan Tahsin heykeli gibi kalırdınız o voleyi görseydiniz.
    Neyse birader işte, sezon kışa girmiş, maçlar çekilmiş öğlen saatine; c.tesiye denk geldi mi yandık. Çalışmaktan maça gidemiyoruz. Ben öğlen en civcivli zamanda kaçıyorum yemek bahanesi ile, elde transistörlü radyo. Küçüklerden, iki karış anteni çıkıyor. Kulağı dayayıp, dinliyorum. O zamanlar bu zamanlar gibi değil; uzun dalga-kısa dalga, İstanbul-Ankara-İzmir.. Bi de Bizim Radyo var, gece yayın yapıyor. Komünistlerin radyosu,  parazit atıyorlar arada bozuluyor yayını. Başka   bi şey yok. Hafta sonu televizyonda naklen yayın  hak getire, TRT anca radyodan yayınlıyor maçları. Birinci ligin maçları dışında bizim maçlara da bağlanıyorlar arada. Mendebur ayar oluyor bana  ama yapacak bir şeyi yok, sanayiinin en iyi kalfası benim. Herifçioğlu odasında, öğlen çay bardağında susuz götürüyor ben eşşek gibi çalışıyorum; sıkıysa ses etsin. Anca, mendeburluk yapıyor işte arada.
Usta, ciğer de yollasan. Arnavut olsun.. Biraz da roka.. Di mi, eksik kalmasın birader, masa.
     Neyse birader işte, bizimkilerin yine bu g.tepe ile maçı var bi  c.tesi günü, öğlen kaçacağım yemek ayağına, hazırlıklar tamam. Piller full, radyo cepte. Mesai başladı ama benim göz devamlı saatte. Maç saati yaklaştı, tam çıkıcam, bi Anadol geldi. Geçmiş zaman, kayış mı ne değişecek. Kopartmış dallama yolda. Ben usta baksın diyecekken seslendi bu Mendebur; koymuş rakısını, biliyor da maçın olduğunu, bana kıllık olsun diye tabii seslenmez  mi aracı yap da git zıkkımlan.. Al buyur. Gamatoyu basıcam herife ama.. Sonra peder de beni marizleyecek akşam. Mabad   yemiyor. Mecbur daldım araca, ikide bir gözüm saatte benim, maç gidiyor anasını satayım. Yallamşap yaptım arabayı, fırladım tulumlarla sokağa, yemeğe gidiyorum diye. Mendeburun dur nereye demesine fırsat bırakmadım. Bıraksam, dene aracı diyecek. Yer miyim? Hikaye tabii benim yemek işi.  Daha yandaki sokağa döner dönmez  çıkardım radyoyu, açtım anteni, yapıştırdım kulağımı maç yanını dinlemeye başladım, o köşedeki durağın dibine kaldırıma çöküp.
    Usta bi de cacık yollasan. Şöyle zeytin yağlınaneli. Cacığı güzeldir buranın.
     Radyo, bi o maç bi bu maç bağlanıyor ben söyleniyorum hadi ulan diye; derken sıra geldi  bizimkine. Spiker Murat Ünlü, mıy mıy anlatır bilirsin sen. Bu işte anlatıyor da anlatıyor; Ülken soldan indi içeri kesti, Rıza vurdu kafayı üstten aut.. Ulan skor versene mübarek.Yok. Sadullah daldı göbekten, Muharrem karşıladı. Lan maç kaç kaç, dinsiz imansız? Söylemez. Ben, sokak ortası salıyorum küfürü. En sonunda, "15. dakikada Rıza'nın dömi volesi ile  bir sıfır öne geçen  Karşıyaka.." lafını adam sanki  büfeciye  bi sigara versene kıvamında söyleyiverince.. Alllaaaahhh ben bi fırlamışım yerimden.. Çekiyorum Kafkafı tek başıma. Radyo elde, sıkı tutuyorum ama cepte ne var ne yok düşmüş, cüzdan kibrit, sigara... o gazla, önümde bir şeyler arıyorum, maksat Rıza gibi çakmak. Gözüme bi  çaydanlık ilişti. Kara, leş gibi  eği büğrü bi şey. Orta boy. Bildiğin çaydanlık birader. Çay demliği işte.
    Hüseyin usta, köfte at bu herif bitirdi köfteleri. Birader, tamam parasını sen vereceksin ama, insan iki tane de bana bırakır   yahu .Ya bi durun be kardeşim, lafım bitsin. Çaydanlık işte bildiğin...
   O gazla, olmuşum Altobelli Rıza; şutu bi çaktım  çaydanlığa.. durağın   demirden yapılmış eğri büğrü bi sundurması vardı, işte o sundurmaya çarptı. Birader çarptı ama, demir demire çarptı mı nasıl ses çıkar? Donk, monk diye değil mi? Bundan çıkan ses, Poffff.. Valla birader ciddiyim, poff diye bir ses çıktı. Gayri ihtiyari baktım çaydanlığa. Duman da çıkıyor içinden. Kulağım radyoda, gözüm bunda, huylandım tabii. Ama radyoyu bırakmıyorum. O Sado piçi habire geliyor. Alıyor alıyor, geliyor. Allahtan Muho var da göğüslüyor bunu. Muharrem birader, kaptan Muharrem. Adam mı geçer Ondan. Habire el enseyi yapıştırıyor Sadoya. Spikerin anlattığı bu,  ben nerden görücem, maçta mıyım? Bozma birader konsantrasyonumu. Bu çaydanlık şimdi poff ladı moff ladı duman falan çıktı ya. Radyoda da cızırtı başladı mı. Zor bela duyuyorum spikerin sesini. Anladığım heriflerin Çin Ordusu olup yüklendiği. O kadar. Gerisi cızırtı. Sanırsın, Bizim Radyo dinliyorum. Ben radyoyu kurcalarken gözüm kaydı tabi..  çaydanlıktan, bi ses geldi:
Ben cinim, dile benden bir dilek.
      Nooluyo  diye kafayı bir kaldırdım.. karşımda, simsiyah bir zebellaa. Böyle, bulut gibi sis gibi bir şey. Ayak mayak yok, sisin ucu o çaydanlığa giriyor. Besmele çektim hemen; radyo düştü elimden, ağzım beş karış açık. Gözler oldu  SKF nin bilyaları gibi. Bakıyorum, buna. Ağzımı da açamıyorum ama aklım da maçta. Gözümü zebellaadan ayırmadan, elimi uzattım radyoya yerden almak için, yoklaya yoklaya buldum. Kulağıma götürdüm, hâlâ cızırtı var. Bu aynı şeyi tekrarlıyor habire, bir dilek hakkın var dile benden ne dilersen..  Zebellaa susmaz, radyo cızırdar, maç gider benim ağzım beş karış, gözler bilya. Bi silkelendim, baktım bu konuştukça radyonun cızırtısı artıyor, sustukça azalıyor; sinirlendim tabii. Genciz de kan kaynıyor. Dalsam mı şuna dedim. Bu yine bir dilek dile sahip deyince... Olacak iş değil kardeşim. Maç gidiyor maççç. Radyoyu kulağıma koydum, cızırtı arasında bir şeyler  anlamaya çalışıyorum; spikerin zor bela sesini duydum.Birader  bi sus,  gol mol demeye kalmadı,   gol yemişiz! "Sado kaçıyor Muharrem kovalıyor"u duyunca anladım. Sado, Muharremi geçmişse kesin atmıştır da ondan. Muho niye kovalarsın yoksa Sado'yu?   Akşam öğrendik tabii. Sado, Muharrem'i kandırmış: Tekmeyi yiyince yerde kıvranmaya başlamış; bunlar frikik kullanırken fırlamış yerden, yok  durmuyordu maç.  Bu bi fırlıyor birader, Muho tepesinde tabii bir şey oldu mu diye. Muho'dan kurtuluyor ya, boşta buluyor topu asılıyor kaleye, çataldan takıyor. Bu numara yaptı ya, Muho da düşüyor peşine. Sado önde Muho arkada, iki tur atıyorlar. Onu söylüyormuş spiker. Benim duyabildiğim kısmı, Sado gol- Muharrem kovalıyor.. Ben bunu duydum ya, kan çıktı beynime. Bu yine demez mi, dile benden bi dilek. Alllaaah, birader ben o sinirle Ulan Allahın Arabı  maçı dinleyemedim senin yüzünden zaten, siktir git yoksa dalıcam sana demem mi?..   Dedim birader...Demez olaydım... Ben bunu dedim ya olan oldu.. Puff.. Gitti bu zebellaa. Yok, uçtu. Ara ki bulasın.  Arap uçtu çöle! Bi saniye bile sürmedi. Birader git dedik ya. Arap da dilek saydı, gitti. Ne bileyim nasıl gitti birader; Arabın sorunu o... Çaydanlık? Valla ben, o sinirle birader, kaldırıp attım dereye. Ciddiyim. Kaldırdım attım. Nereye mi? Ya siz o sokağı  biliyorsunuz. İşte onun tam köşesinden dereye salladım. Valla bak, size bir şey diyeyim mi, şimdiki aklım olsa o anda dellenmek yerine: Birader,  kır şu Sado'nun ayağını derdim. Yani  tam şu anda orada olmak, kır  Sado’nu ayağını demek isterdim biliyor musun?. Maç kurtulurdu, daha başında kurtulurdu sayemde hiç olmazsa. Yendiydik evet, 2-1 bitmişti maç. Olsun birader,  ben o sırada bunu nerden bileyim. Maçta değildim ki. O anda orada olayım, kır şu Sado’nun ayağını diyeyim isterdim. Sayemde maç almış olacaklardı. He birader, tam o köşeden salladım. Oradadır  nerde olacak ki? Ben size, şeyi de anlatmış mıydım? Şeyi oğlum, hani şu Kırşehir deplasmanını? Anlatayım mı?
O zaman hadi bakalım, 50'lik daha söyleyin. Biraz da şakşuka.. acılı ezme bi de.. iyi gider.  

Haziran 2011

19 Haziran 2011 Pazar

ZAHİRİ HANIMIN TEFTİŞ GÜNLERİ

   
La havleeee.. Yine bıraktı gitti kadın paketi iyi mi.. Arkadaş bela mısın sen mahallenin başına; tövbe yarabbim. Oğlum, gel kaldır şunları... ambalaja olan oldu…
      Zahiri Hanım’ın, market sahibinin artık sayısını anımsamadığı çokluktaki eylemlerinden birisi daha gerçekleşmişti: Şarküteride bulunan tezgahtarın açık peyniri keserken kullandığı bıçağı temizlenmemiş olması, daha doğrusu  tezgahın üzerindeki tülbent parçasıyla keskin tarafını  sıvazlaması başlatmıştı eylemi. Gerçi, market sahibinin de kabahati vardı bu işte. Bilmiyor muydu  Zahiri Hanım'ın namazgâh kadar kesin menzilli huylarını? Biliyordu elbet. Bildiği halde müsaade olacağı da buydu. Bir kez daha Zahiri Hanım, örnek olmamakta direnen bir esnafa haddini bildirmiş, sadece peyniri almamakla kalmamış ne varsa herşeyi bırakıvermişti kasanın önünde. 

18 Haziran 2011 Cumartesi

TUHAF BİR YAZ GÜNÜ RAPSODİSİ - SON

  SAAT: 17.45
   Bay Z, makyajını temizledikten sonra yeniden fondöten sürdürmüştü yüzüne. Bundan önce de sabahtan beri tere  batmış elbiselerini iç çamaşırına kadar değiştirmişti. Diğerleri gibi değildi O. Üstünde ceket  gömlek  kravat, altında şort ile oturanlardan değildi. Tekmil hazır olurdu ekrana çıkarken. Ayakkabısına kadar özel seçilirdi. Ne gelirse giyenlerden de değildi. Gelen kıyafetler arasından modacısı özel olarak seçerdi. Seçimin bitmesine yarım saat kala gelen bir haber ile bütün günün tüm perperişanlığı üstünden akarken, canlanıvermiş adeta yeniden doğmuştu. Tüm enerjisi yerine gelmiş, kan çanağı gözlerinden kan ve çanak birlikte akıp gitmişti.

17 Haziran 2011 Cuma

TUHAF BİR YAZ GÜNÜ RAPSODİSİ-4

  SAAT: 17:00 (SEÇİMLERİN SONA ERMESİNE BİR SAAT KALA)
    Baş Yönetici, koşuşturmacanın,  telefon seslerinin ve bağırış çağırışların arasında, önüne konulan son raporu  kaskatı kesilmiş, kan çanağına dönmüş gözlerle okuyordu. Her satırının bir  kasını felçleştirdiği bir rapordu bu. Akıllara gelmeyen, gelmenin ötesinde en ufak bir işaret bile vermeyen bir kriz.   Sabah, basit bir yaz kaçamağı sanılıp üstünde durulmayan ilk bilgiler aslında tsunaminin ilk dalgası idi. İlerleyen saatlerde yağmur gibi benzer haberler gelip de  ilk tedirginliğin titreşimleri vücutlarına yayılırken, yorum yapmaktan kaçınmışlardı.

16 Haziran 2011 Perşembe

TUHAF BİR YAZ GÜNÜ RAPSODİSİ-3

  SAAT : 15:00
    Bay Z, ne yapacağını şaşırmış durumdaydı. Seçim programı için hazırlanan tüm akış alt üst olmuş, çeşitli şehirlere dağılmış olan  muhabirlerin canlı yayın bağlantılarında, seçimin ne kadar huzurlu ve sakin geçtiğini, mümtaz vatandaşlarımızın ne kadar uyumlu  ve mutlu bir şekilde oy kullandıklarını anlatmaları gerekirken…

15 Haziran 2011 Çarşamba

TUHAF BİR YAZ GÜNÜ RAPSODİSİ-2


SAAT: 09:45
    Bay Z daha bir saat önce yollanan metnin anlamını çözememişken, ikinci bildiri ile iyice şaşırmıştı. Yöneticilerimiz, sabah dokuzda mümtaz ve saygıdeğer vatandaşlarımıza bugün seçim olduğunu, geç saatlere kalmadan herkesin oyunu kullanmasını, böylece sonuçların hemen alınabileceğini, sandık başında birikmelerin yaşanmaması için istirham ederken.. Saat  tam onda yayınlanacak haberlerde okunmak üzere yollanan bildiri  epey sertti. 

14 Haziran 2011 Salı

TUHAF BİR YAZ GÜNÜ RAPSODİSİ - 1



"Devlet denen mendeburun nasıl bir kör bağırsağa dönüşebileceğini düşünüp duruyorum yıllardır." Melih Ergen- Bir Anarşistin ağzından dökülen.



 SAAT: 07:00 (gündüz)

    Gecenin kör bir saatinde yatan birisi için olabilecek en erken saatte, bir torba eriğin içinden en tatlısını bulup ağzına atan çocuk gibi gülümseyerek uyandı.  Yanında uyuduğunu düşündüğü eşine baktı, o da benzer lezzette eriği çiğniyordu.
-Haydi kahvaltıya gidelim, uyandır çocukları. Ben de hemen arabayı hazırlayayım hava çok güzel bugün. Daha cevap almasına fırsat kalmadan iki adet tatlı erik gülüşlü daha daldı odaya.

10 Haziran 2011 Cuma

CLAIRE-bl-2/8

   Etrafta dolanıyordu gözleri. Dün oynanan maçın skorunu arkadaşına söyleyen adamın kayıtsızlığındaydı. Bilgi alabilirim derken bile, önümüzden geçen garson kızın kalçalarını inceliyordu. Hangi kadın desem, fena halde can sıkıcı bir konuya kayacaktı konuşma. Demesem baştan kabul edecektim herşeyi. İkinci şık, daha uygun geldi, yüzünde baktım sadece; "Güzel kadın ben olsam ben de takılır kalırdım. Önce fahişe mi değil mi onu öğrenelim" Ağzından o kadar rahat çıkmıştı ki, garsona sipariş verircesine. Gözlerimdeki şaşkınlığa aldırmadı bile. Açıklama yapmaya gerek de duymadı. Bar taburesinde, sırtını bara dönüp oturdu. Casino izlediği sahne olmuştu artık.

7 Haziran 2011 Salı

CLAİRE-bl-2/7

    Öyle bir baktı ki o an... anladı ya da ben öyle sandım; sanmak istedim. Dudağı bir tarafından uzamış gibi geldi sanki, yukarı doğru. Gözleri bana doğru kaymadan üstelik. Bakmadan uzayan bir dudak. Masadan biraz uzaklaştım, oluşan boşluğu bir kaç kişi dolduruverdi hemen. Müzik hızlanmıştı;  ne çalıyor kim söylüyor anlamıyordum. Rakibini indiremeyeceğini anladığı anda tüm gücü  ringten akıp giden boksör gibi hissediyordum. Masaya oturamamış, tüm heyecanımı kaybetmiştim.

2 Haziran 2011 Perşembe

ÜSTÜME GELME DOKTOR.. SEN BUL İŞTE...


Yani doktor diyorsun ki illa derine inmem lazım. Ama anlatamıyorum sana vallahi de billahi de bir şey yok öyle merak edecek. Bildiğin sıradan bir adamım ben. Ne olacak ki, derinlerde sakladığım? Nasıl bir çocuk olduğumun ne önemi var? Sen bulur musun? Yani, mecbur musun? Düşmeyecek misin yakamdan, illâ anlatayım  mı? Peki, baştan başlıyorum o zaman. İlk gününden.

1 Haziran 2011 Çarşamba

SAVUN-MA

    Dün akşam geç saatte yeniden izledim Serdar Akar'ın "Barda" filmini. Klişe cümledir; bu filmin teması Ankara'da yaşanan gerçek bir olaydan alınmıştır. Doğru, "olay"ın olduğu gecenin ertesi gecesi, yeni başlayan uygulama olan devletin savunman atamasının ter-ü taze olduğu ve bizim henüz programlara bulanıp otomatik olarak cep telefonlarına mesajların gelmediği ve hatta daha internetin memlekete yeni yeni selamınaleyküm dediği, bilgisayarların bile henüz daktilonun yerini tam olarak almadığı günlerdi. Bendeniz, genç bir kara cübbeli olarak, büroda sabaha kadar tevzii nöbeti tutuyordum. Yani, karakollardan gelen telefonlara bağlı olarak listede ismi olan avukatları arıyor ve talepte bulunan karakola yönlendiriyordum. İdealisttik, uygulama yeniydi ve can siperane savunduğumuz bir şeydi. O gece de bir derbi maç vardı televizyonda. Önemli de olmalı çünkü elimdeki listeden kimi aradıysam telefon çaldı ama cevap vermedi. 

Etiketler

ADAM VAR (1) AFORİZMALAR (3) Akçay Günlüğü (1) ANLATI (17) ARTUNÇ BEYİN DEHŞETLİ SON GECESİ (1) BANA DAİR (12) BEN BİRİSİNİ ÖLDÜRDÜM (1) BERGAMA-1965 (1) BİLGİNİN VE SANATIN MÜLKİYETİ OLMAZ (1) BİR ADAM/GÖLGELER İÇİNDE (1) BİR ANLATI ÜZERİNE SERBEST SALINIMLI ( GECİKMİŞ) DÜŞÜNCELER (1) BİR MAYIS (1) BİR TANE (1) BİR YAZ GÜNÜ RAPSODİSİ (5) BİRİ/HEPSİ/HİÇBİRİ (1) BOSTANCI RECİİNİN OĞLU TAKSİCİ NUMAN (1) BRİ METREKAREDE HAVA VAR (1) BUGÜN ÇOK KÖTÜ BİR ŞEY OLACAK (1) BUNU GÖRÜYON MU (2) CELLAT (1) CİCİLERİ SEVELİM (1) CİNAYETİ GÖRDÜM AMA TANIK OLMAM (4) CLAIRE (8) ÇÜRÜK AŞK HİKAYESİ (1) DENEMECE (4) DENİZ MORALIGİL İMZA GÜNÜ (1) DERNEK (2) DOSYALARI HAVALANDIRMA ZAMANI (1) DÖNEN DÖNENE (1) DUYURU (7) DÜĞÜN (4) DÜŞ KAPISININ MANDALI: FANTASTİK EDEBİYAT (1) EDEBİYATA DAİR (52) EDERLEZİ (1) FARFARA TEYZENİN BİTMEK BİLMEZ EFSUNLARI (1) FUNDA ÖZŞENER (1) GAITASINI ÇIKARTMAK (1) GÖKDELENİN TEPESİNDEN DÜŞÜYORSAN DEBELENMEYECEKSİN (1) GÖRÜŞ/MEK (1) GÜNCEL (3) HUKUK (1) İBİŞE NASİHATLER (4) İDA RÜZGAR LESBOS (1) İHSAN OKTAY ANAR (1) İKİ FİLM BİRDEN (1) İZMİR FELSEFE GÜNLERİ (4) İZMİR KİTAP FUARI (1) KARŞIYAKA (1) KAYIP CÜZDAN HİKAYESİ (1) KEDİ KİTABEVİ (2) KELİME KELİME ANLAT DESELER (1) KENDİME DAİR (11) KİTAPLAR (2) Komünist Partisi (1) KORUYALIM (1) KUM TORBASI (1) KÜÇÜK BİR YANLIŞ ANLAMA (1) MAROON AĞLARINI ÖRÜYOR (1) MAROON IS NO:1 (1) MARTI ÇIĞLIĞI VE GAZETE VE... (2) Mektuba Bağlanmış rüya (1) MODERN ZAMAN VAKANÜVİSLERİ (1) OLDU MU BÖYLE OLACAK (1) ÖYKÜ (26) ÖYKÜ OKUDUM BUGÜN (1) PİTKİM VE SALYANGOZ KABUĞU (1) PRESTIGE (1) ROMAN YAZDIM (1) SADIK YEMNİ (1) SAVUN-MA (1) SENİ SEVİY... (1) SEVİŞGEN RÜYA (1) SIZINTILAR (6) SİNEMAYA DAİR (11) SON ÇALIŞMA (1) SÖYLEŞİ (1) SURATINA SURATINA (1) sürrealist mahallenin olmayan efkâr-ı umumiyyesi (6) ŞANSLI ADAM (1) ŞİİRİMSİ (23) TAM ŞU ANDA (1) TEHDİT EDİLDİM (1) TİYATRO (1) TOPRAK KEMİKLERİMİ ÇAĞIRINCA (1) Türk Yargıçları (1) YAŞAMA DAİR (65) YEMEK (1) Yol-Tütün-Yorgunluk (1) YUNAN USULÜ (1) ZAHİRİ HANIMIN TEFTİŞ GÜNLERİ (1) ZEHRİMİZ EŞİT; FARKIMIZ FİYATIMIZDA (1)