29 Nisan 2011 Cuma

İKİ FİLM BİRDEN

  Dün akşam, iki film birden gecesi düzenledim. Birisini erken izleyip te içtiğim kahvelerin faturası önüme konulunca ikincisini de izlemek farz oldu.

  İlk film, 2009 İspanya-Arjantin ortak yapımı olan, El Secreto De Sus Ojos ( Gözlerindeki Sır ) isimli , 2009 Yabancı Film Oskarı'nı kazanmış bir film. Yönetmeni Juan Jose Campanella.
  Bir cinayet soruşturması etrafında gelişen ve içiçe geçmiş öykülerden oluşan yapısı var. Uzun bir film ve senaryo yapısından kaynaklı, iki bölümlük izlenimi veren anlatıma sahip. İlk bölümde, film başrolde yer alan ve bugün emekli olmuş olan bir soruşturma savcısının geri dönüşlerle romanlaştırmaya çalıştığı soruşturmayı, adım adım izliyoruz. Cinayet soruşturması ilerlerken, genç savcının platonik aşkı ve amiri genç kadın savcıyı, büronun eski-yıllanmış-dibe vurmuş, işyapmaktan çok içki şişeleri ile eğlenen  kadim elemanını tanıyor ve cinayetin onların hayatına olan etkisini de görüyoruz.
Soruşturma sonuçlandığında yani geri dönüşler sona erdiğinde, cinayet sadece maktulün ailesini (yani kocasını ) değil aynı zamanda büronun tüm çalışanlarının da hayatını etkilemiştir.  Genç idealist-plantik aşık-melankolik savcımız ülkenin ücra bir yerine kaçmak zorunda kalır, dibe vurmuş kadim eleman gizli polis tarafından öldürülür; genç kadın amir ise evlenir.
  Bundan sonra, bugüne gelerek kaldığı yerden devam etmek ister ama ana temanın hemen hemen tamamlanmış (en azından soruşturmanın sonuçlanmış olması ) nedeni ile film geçiş sırasında bocalamış ve sarkmış. Sonu ise soruşturma değilse de kafadaki soru işaretlerini de bitiren bir son ile biter.

28 Nisan 2011 Perşembe

CLAİRE/Bölüm-2

  Asansör kabininden gelen Chopin ezgilerinin tüm vücudumu sardığını zannettim daha adımımı atar atmaz. Taze traşımın üstünü kaplayan losyon kokusunu bile bastırmıştı müzik.
  Yemek saatini epey geçen bir vakitte çıktım odadan. Yanıma aldığım tek takım elbisemi giymeye kıyamamış, kotumu ve gömleğimi çekivermiştim üstüme. Bu saatten sonra nasıl olsa kumarhanenin servisi emrimde olacaktı. Hastane acil servislerinden farksız faaliyet gösteren kumarhaneler için mutfak, yirmi dört saat açıktı. Fazla müşteri olmasa bile - çünkü ben aşağı inerken saat daha akşamın Onu olmuştu- bir şeyler bulabilirdim. Her ne kadar sıradan müşterilerine ucuz içki ve kötü aperatifler verecek olsalar da, midemin tüm gücü ile hissettirdiği açlığı bastırabilirdim orada. Büyük lobby nin diğer ucuna konulmuş olan “Casino” yazısı, kumarhanenin girişini gösteriyordu ve yazı ile yetinmeyen otel yönetimi, mini etekli uzun boylu, bol makyajlı, sarışın iki genç Rumen kızını da yardımcı olmalarından çok dikkat çekebilmek için kapıda bekletiyordu.

26 Nisan 2011 Salı

SEVİŞGEN RÜYA

   Hahhhh...Diye derin nefes alarak uyandı...Ciğerleri körük gibiydi..Gözleri büyümese de şaşkınlıktan açılmıştı.. Uykudan hem de derin uykudan  uyanmıştı, aniden.

-Neydi bu şimdi? Rüya mı... Son anımsadığım: ” Dudaklarını versene”

   Başının üstündeki pencereden  dışarıya baktı; zifiri zindan her yer, çocuk parkının lambalarının ışığı vuruyor odaya. Parkın  arkasında kalan  binada, tek tük odalar aydınlık sadece.. Susadığını fark etti derin nefes almaktan.

"Ha tamam, bir bu eksikti o da oldu, Ne zamandır rüya görmezken.. Belki de görüyordum, anımsamam ki kolay kolay."

"Dudaklarını ver..."

24 Nisan 2011 Pazar

PRESTİGE



Dikkatli bakıyor musunuz?...

Eğer bu soruya cevabınız sessiz bir “evet” olursa, Nolan sizi filmin sonuna kadar serseme çeviriyor. Bu soru cümlesi aslında filmin tek satırlık özeti sayılır. Baştan sona anlatılan herşeyi rahatlıkla yükleyebilirsiniz.
İllüzyon ve sihirbazlar temasının altında anlatılmadık öykü bırakmıyor Nolan, sinema üzerine.
Nolan için nasıl ki insan zihni büyüleyici geliyorsa, algılarla da sinema aracılığı ile oynamayı seviyor. Tıpkı bir sihirbaz gibi. Ve İllüzyon sanatının üzerinden sinemayı anlatıyor.
Dikkat her iki sanatın da özü çünkü. Dikkatiniz dağıldığı anda sizi kandırmak, göz boyamak şaşırtmak mümkün olmuyor çünkü o büyüleyici “an”ı kaçırabilirsiniz. Yine, dikkatinizi veremezseniz tüm o kandırmayı, göz yanıltmasını ya da hileyi görebilirsiniz. O anda yaşanan tüm ufak tefek hataları.
Sihirbazlığın üç temel kuralını açıklatır Michael Caine’e Nolan, filmin başında ve tüm film, bu üç basit bölümden üzerine inşa edilmiştir.

22 Nisan 2011 Cuma

Son Çalışma...

   Öyle mi yazsam, böyle mi yazsam… Takıp takıştırmış sürüp sürüştürmüş, rüküşlüğü yüz metre öteden belli olan, orta yaşı elinde sopa ile değilse de makyaj ve takıları ile uzak tutmaya çalışan  kadın tadında mı olsun yoksa henüz reşit yaş sınırına yeni gelmiş, ergenlik ile olgunluğun çatışmasının ilk demlerini, kırışıklık olarak değil ama kaşlarının alınmamış kalınlığında yaşayan sıradan yeni yetme genç kız rahatlığında sade bir yazı mı?... Diye, derken… Boş boş ekrana bakarken…

17 Nisan 2011 Pazar

YÜRÜYÜP GİDERSİN, TOZA TOPRAĞA KARIŞMIŞ HALDE.


                                                               AYAKKABININ KONÇUNA KADAR 


ZERRECİKLER HALİNDE SİNMİŞ; ÇORAPLA TABAN ARASINA SIKIŞIP...


CANIN ACIR, ETİNE BATAR,  DERİ İLE KEMİK ARASINDA.


YÜRÜYÜP GİDERSİN; KABLOLARA DOLANMIŞ HALDE.


KURTULAMADIĞIMIZ "AN"LARDAN KURGULANMIŞ "ANI"LARLA.


TANRISIZ ZAMANLAR BUNLAR. 


        CEHENNEMİ KENDİ ELLERİMİZ İLE YARATTIĞIMIZ ZAMANLAR.


VE ZEBANİLERE İHTİYAÇ DUYMADIĞIMIZ.




CEHENNEM İÇİMİZDE... TANRIYI ÖLDÜRDÜĞÜMÜZ GÜN ÖĞRENDİK...


Nisan' 2011







14 Nisan 2011 Perşembe

TÜYAP-16. İZMİR KİTAP FUARI BAŞLIYOR






TELAŞA KAPILMAYIN; PANELLERİ , SOHBETLERİ TEK TEK, GÜN GÜN YAZACAK DEĞİLİM.

MUHTEMELEN ÇOK İLGİNÇ BR ŞEY OLMADIĞI SÜRECE YAZMAM BİLE. KEYFİNİ ÇIKARMAKLA MEŞGUL OLACAĞIM ÇÜNKÜ.

11 Nisan 2011 Pazartesi

RAHAT OLUN BİTTİ GİTTİ-FELSEFE GÜNLERİ- FİNAL

Yok yok telaşlanmayın, bu adam gene çoştu yazdı ha yazdı durumu olmayacak bu sefer.İki nedeni var bunun; birincisi, sunumcuların sunumlarından diğeri de izlediğim programın birisinin konusunun Felsefenin epey dışına çıkarak işin içine biyoloji ve fizik konularına kaymasından kaynaklı.
Güçlü Ateşoğlu

Son günün ilk sunum konusu için hocamız, aslında epey mayınla kaplı bir başlık seçmişti kendisine : Felsefe ve Din…Bir sene susmasa yine de zaman yetmedi diyebileceği kadar geniş bir alan. Ama, sunumu yapan Güçlü Ateşoğlu daha baştan, konu başlığı üzerine yeni çalışmaya başladığını belirtip alanın aslında Din ve Felsefe ilişkisi ve bu ilişkinin niteliği üzerine olacağını söyleyip, elindeki metni büyük bir hızla (akıcı ve vurgulu bile olsa ) okumakla yetinince, anlatabileceğim   çok ta fazla bir şey kalmadı elimde. Özetle ( vallahi özet ) Gürbüz Güçlüoğlu, Felsefede ana temayı oluşturan Varlık ve gerçek hakikat meselelerinin Felsefeciler tarafından, özgür ve bağımsız şekilde ele alınmak zorunda olduğunu, daha bu noktada Teoloji (Din ) ile zaten çeliştiğini, teolojinin ön-kabulleri olan bir disiplin olduğunu, oysa Felsefenin ön-kabullerden arınmış bir alan olması gerektiğini, Teolojinin gerek dünyada gerekse ülkemizde açıkça ya da çaktırmadan kendi kavram ve söylemleri ile Felsefeyi işgal ettiğini söyledi.  Bunu yaparken elbette fenomenlere, atıflara başvurdu, referanslarını başta Kant olmak üzere bir çok filozofa dayandırdı. Ancak, bunları burada sıralayacak benim de halim kalmadığı gibi özet geçmeyi kafaya koyduğum için yine özet olmaktan çıkar korkusu ile bunu yapmıyorum. Referanslarına pek katıldığımı söyleyemeyeceğim çünkü benim zaten Aristo ve önermeleri ile ilgili yeterince itirazım var.
Güçlü Hoca, bu konuda referanslarının bir kısmını Türk Felsefecilere dayandırarak, tüm günlerin en değişik açısını yakaladı ki bu da hoş bir farklılık olarak göründü.
Ömer Nuri Soykan’dan alıntıladığı sözler, sanırım bu konudaki görüşlerini daha açık ortaya koyar : Felsefe uşak olmayacak ve dinin kölesi olmayacaksa her zaman, Teoloji karşısında tavır almak zorundadır…Bizde, Batının tersine bir süreç yaşanmaktadır. Felsefenin alanı daralırken, İlahiyat Fakültelerinden mezun İlahiyatçılar tarafından Felsefe Bölümleri doldurulmaktadır…Dinin, tek başına iktidar alanını boşaltmasını beklemek hayaldir…   
  Teolojinin bu istilasına ( kendi deyimidir ) karşı ne yapılması gerektiği sorusuna da, alanın diğer disiplinlere de bırakılamayacak kadar varolma sebebi olduğunu savunduktan sonra, Felsefecilerin diğer disiplinlerle ilişki içinde olması gerektiğini ancak bunun sadece ilişki boyutunda olması gerektiğini ve bu ilişkiden yararlanarak yeni kavramlar üretmesinin şart olduğunu söyledi. Okullarda, maaşlı personel halinden kurtularak, alan çalışmasını başlatmak gerektiğini de ekledi. Benim konuşmasından anladığım kadarı ile “ilişki”den kastı aynı görüşleri paylaşan farklı disiplinlerdeki felsefecileri de içine alacak şekilde   okul lar oluşturmak olmalı. Yoksa, bırakın farklı disiplinleri, aynı disiplin yani Felsefenin içinden insanlar bile olsa bir araya gelme biçimleri sadece bir dergi etrafında toplanmak olmaktan öteye geçemeyecek hareketlerin pek te faydalı olacağını sanmıyorum.

İkinci sunum konusu ,   Biyoloji Yasaları, Fizik Yasalarına İndirgenebilir mi? Ve sunumu yapan, Doç.Dr. Kerem Cankoçak…
Doç.Dr. Kerem Cankoçak

Valla, konu zaten bana en az matematik kadar uzak.Aram yoktur bu iki disiplin ile.Ama ben ne kadar arayı açmaya çalışsam da sanki bana inat yıllar içinde ikisi de inadına inadına benim sosyal alanlarımı işgal hareketlerini arttırdılar. Soykalardan kaçmaya çalıştıkça solukları ensemde. Bu nedenle yapacak bir şey yoktu girdik dinledik. Kerem Hoca bir gün önce de zaten taciz etmiş ve yarım saat taşmıştı kendi zamanından. Ben içeride değildim umursamadım ama bu sefer içeride yakalandım, nötron bombardımanına.
Aslında anlattıkları önemli. Ama temel fizik yasaları ve Kuantum Fiziği ve Mekaniğine ilişkin bilgileri bir yana bırakacak olursanız en fazla 45 dakikada bitebilecek bir konuyu İTÜ deki derslerine çevirmeyi başardı. Neyse, anlattıklarına saysın yoksa efendiliğimi bozmama ramak kalmıştı.
 Efendim, hocamız alanında uzman ve sayılan birisiymiş söylediklerine göre. CERN deki çalışmalara da katılmış. Kendisi, Kuantum Mekaniğinin temel yasalarından yararlanırken, Evrim ve Big Bang’i de uzun uzun açıkladı ama bunu yaparken, Akıllı Tasarım savunucularına da epey giydirdi. Fizik Yasalarının, Biyoloji alanında geçerliliği ve kullanılırlığını da (İndirgenmesi ), doğrudan DNA üzerinden anlattı. DNA ların oluşumunda dört adet Nükleotidin kullanıldığını ve bunun nedeninin bulunmasında, Kuantum Fiziğinin kullanıldığını ve bu sayede DNA larda neden dört adet Nükleotid olduğunun (neden 3 ya da 5 değilin cevabı )   ispatlandığını söyledi.Ben direk Onun yalancısıyım sakın ban aitira etmeyin lütfen. Ve eğer, bizim öyle birkaç dakikada DNA lara falan geldiğimizi sanıyorsanız fena halde yanılırsınız. Konunun açılımı Newton’dan başladı varın siz düşünün yaşadığım işkenceyi. Ben bu kadar iyi Fizik dersi dinlesem lisede okul birincisi olurdum. Heyhat, kader işte… Ayrıca, Newton Fiziği ile birlikte aslında Fiziğin dört temel yasası bulunduğunu ancak Kuantum Mekaniği ve belirsizlik ilkesinin geçerli olması ile birlikte birleşmeler sonucu, bugün bu yasaların ikiye indiğini, büyük birleşmenin gerçekleşmesi halinde ise, Big Bang’in de ispatlanmış olacağını söyledi.    CERN’de yapılan çalışmaların temel konusunun ne olduğunu, çalışma sistemini, sonuçların elde edilmesinin önemini de anlattı tabii.  Sinan Canan vardır Ankara’da Biyokimyacıdır kendisi Hacettepe Üniversitesi’nde, Türkiye’de akıllı tasarım görüşünün önemli savunucularından ve Flaktazlar üzerine sürekli seminerler verir.   Ben olsam, Onu da çağırır, iki kuantum ve Kaos Teorisi savunucusunun da görüşlerinin karşılaştırılmasını sağlardım. Temel olarak aynı kaynağa dayanana ama epey uzağa düşen iki görüş ilginç olurdu. Felsefe ile ilgisini soracak olursanız, iki görüş arasındaki kavga kıyametin koptuğu nokta, Felsefenin de ana konusu da ondan.

Hemen bir paragrafta kendi sonuç bildirgemi vereyim: Anladığım kadarı ile Düşünbil Dergisi ilk kez bu kapsamda ve genişlikte bir çalışma hazırlamış. O yüzden, yaşanan bir dünya eksiklik ve sunumculardan kaynaklanan beceriksizlik ve yetersizlikleri bir yana bırakıyorum.Umarım devamı gelir ve seneye çok daha iyi bir Felsefe günleri düzenleyebilirler. Konak Belediyesine de teşekkür etmek lazım. Hem alan hem de imkanlarını açıp bu sunumları gerçekleştirdiği için…Bizimki Pelikan-lık yapmaktan, park açıp düğün dernek gezmekten kafayı kaldırsa da elindeki üç büyük salonda benzer güzellikte şeyler yapabilse…Bitti, hadi dağılın…

Nisan 2011  

10 Nisan 2011 Pazar

İKİNCİ GÜN İKİNCİ BÖLÜM ( İŞKENCE YETİLERİMİN SINIRSIZLIĞI )

KANT 


Aklın tarihinde akıl almaz işler…
Başlığı bile bir tuhaf duruyor değil mi? Sunumu yapan Doç.Dr. Taşkıner Ketenci de bu tuhaf duruşu ancak başlığı duyurduktan sonra fark ettiğini itiraf etti. “Eğer insan akılvâri bir canlı ise akıl dışı işler yapması doğasına aykıdır” deyip Wittgenstein’ın bir sözü ile tamamladı ilk cümlesini: Üzerine konuşulmayacak bir konu varsa doğru olan susmaktır.
Doç.Dr.Taşkıner Ketenci


O yüzden aslında en iyisi susmam ama ben yine de konuşmayı ve anlatmayı deneyeceğim ile devam etti.
Taşkıner Hoca, “Akıl” kelimesinin önce sözlük anlamı ile başladı işe. Hem, Türkçe hem kökeni olan Arapçada. Sonrasında ise Yunancadaki karşılığı ve bu karşılığın kavramsal açıklaması ile devam etti.
Türk Dil Kurumu sözlüğüne göre ; 1. Düşünme, anlama ve kavrama gücü, us. 2. Öğüt, salık verilen yol. İlk anlamlarıdır Akıl sözcüğünün. Arapçada da böyledir ama Arapçada bir başka anlamı daha vardır akıl kelimesinin. Deve çobanı, deveyi bağlayan kuşak, bağlamak, sarmak… Buradaki kullanım ve anlam farklılığındaki çelişki sayılabilecek farka dikkat çekti. Yani akıl, anlama- kavrama gücü gibi anlamlara gelirken aynı zamanda içinde bağlama, engelleme, engel olma anlamını da içeren bir anlamlar topluluğu içermektedir. Başlangıçta çelişki gibi gelse de günlük kullanımına baktığımızda aslında çelişki olmadığını, toplumun anlamlandırmasında akılın farklı bir niteliği de içinde barındırdığını söyledi.
Bir çocuğun gelişimi sırasında en çok kullanılan cümle Evladım, “akıllı – uslu dursana “ burada “akıllı durmak” kavramı, toplumun belirlediği normlara uygun davranmak ve toplum ile ters düşmemek anlamlarını da içermektedir, yani birey toplum normlarına ve sınırlarına saldırmadığı, o sınırları zorlamadığı yani toplum ile ters düşmediği sürece akıllı insan sayılmaktadır, dedi. Yani aslında kullanmakta olduğumuz akıl kelimesinin gerçek anlamını kavramaya yeterli olmadığını söyledi devamla. Öz Türkçede Kaşgarlı Mahmut’a uzandı akıl kelimesinin karşılığını bulmak için ve karşımıza Us- Ög kelimeleri çıktı ve Hocaya göre Us değil ama Ög kelimesinin anlamlandırmaya çalıştığımız Akıl kelimesinin karşılığı olabileceğini söyledi.
 Buradan, Antik Yunana geçiş yaptı hemen. Acaba Antik Yunan’da nasıldı kullanımı ve anlamlandırılması? Öyle ya, Klasik Felsefenin kökeni Antik Yunan sonuçta.

Aristo ve Platona atıflarla devam ederek, Aristo’nun LOGOS VE NOUS KAVRAMLARI ile akılı tanımladı.
LOGOS : -Bilim – Bilgi – Aklı Başındalık – Us – Sanat ı, LOGOS’UN alanında olan unsurlar olarak sıraladıktan sonra LOGOS ve NOUS’ UN, akıl ve düzenlilik kapasitesi anlamında kullanılabileceğini söyledi. Bu anlamı ile NOUS’ UN, evrende göreli olmayan şeylerin de bulunduğunu kavrama yetisi anlamına geldiğini savundu. NOUS’ UN, Türkçede Us ile karşılanabileceğini, kimi zaman Evrenle uyumlu yaşamak, kimi zaman da orta olanı yapmaktır diye tamamladı. 
ARISTO 

Tüm bunlar yani LOGOS ve NOUS aslında sadece yaşamak  değil aynı zamanda iyi yaşamak tır diye bağladı sözünü.
Burada parantez açmak gerektiğini düşünüyorum. Aristo’nun Logos ve Nous fenomenlerine bakıldığında, aynı zamanda hocaları olan Platon ve Socrates’ten ayrıldığını görmekteyiz. Aristo’ya göre, insanlar Evreni yani yaşamı,  Beş duyuyla sınırlıyız, nesnel ortama bizi açan bu beş duyu—görme, işitme, duyma, tatma, dokunma duyularımız—algımızı yönlendiriyor, biçimlendiriyor. O zaman biz nesnelerden, bu beş duyu sınırlı içindeki algılardan bilgi üretiriz, bunun ötesinde bir şey yapamayız. Nesnel ortamın algıladığımız biçimi bizim kendi türümüzden, kendi formumuzdan kaynaklanan bir temele doğal bir modele, biçime indirgenebilir... “İnsan ruhunun özü Nous’tur (Türkçesi Us). Eğer “Eğer Ruhun özü Nous”ise o zaman bir Nous tanımlaması gerekir ve bu Nous’un yaptığı iş gerekir ve o zaman onun üzerine bir psişe oturtulur.     
“ Bakan gözdür ama gören akıldır” Aristo’nun cümlesidir.
Böylece Antik Yunan’da Aklın yani LOGOS’un, iyi – doğru ve güzel yaşamaya yönelmesi gerektiğini yani insanın doğası olması gereken doğru ve güzelliğe odaklı olması gerektiği anlayışının hakim olduğunu anlıyoruz ki bu bilgi ileride çok işimize yarayacak.

  Roma’da, Akıl karşılığı olarak Logos’un yerine CİCERO alılmama yaparken, RATIO kelimesini türetmiştir. RATIO ( Rasyo ) kelimesi, Latincede var olan bir kelime değildir ve CICERO’nun bir hediyesidir. Ama anlam olarak Antik Yunan’daki anlamı yüklenmemiştir. Bambaşka bir anlamlandırmaya gitmiştir CICERO:
RATIO yani Roma’da akıl artık, iyi ve doğru yaşama değil yaşamın getirdiği şartlara uygun olarak hesaplanan ve hesaplanmış yaşamdır. Hesaplayıcı bir akıldır karşımıza çıkan. Bu kelime aynı zamanda Rasyonalitenin de temelini oluşturmuştur ki rasyonel akılın aklın tamamen yerini almasının bedeli de çok ağır olmuştur insan nesline. 
CICERO


  ORTA ÇAĞ’ da artık akıl, Tanrısal akla bağlanmıştır. Augustus’un temellerini attığı Skolâstik Felsefeye göre insan, günahkâr ve kirli bir varlıktır. Bu günahkârlıktan da tek başına yani saf aklı ile kurtulamayacağı için bir yardımcıya yani Tanrısal akla gereksinimi vardır. Yani, insan artık tek başına saf aklı melekelerinin, gözlem yeteneğinin yaşamı yorumlaması ile kurtulamaz; Tanrısal metinlere-bu metinlerin tefsir ve meallerine gereksinim duyar ve onların yardımı ile arındırır kendisini günahkârlığından ve kurtuluşa yani tanrıya ulaşabilir. Günahkâr ruhun kurtuluşu nasıl olacaktır peki? Eğer tanrıya gereksinimi varsa o zaman zaten bu günahkâra yardımcı olacaktır. Nasıl mı yardımcı olur? Cadı avları sırasında, şeytan çıkartma ayinlerinde, engizisyon yargılamalarında eğer kişi günahsız ise Tanrı Ona elini uzatır ve çekip çıkarır o zor durumdan. Neden? Çünkü günahsız olanın kurtuluşu Tanrı tarafından öngörülmüştür de ondan. Rasyonel akıl bunu gerektirir çünkü. Antik Yunanda doğru olana yönelmesi gereken hür iradeli aklın yerini artık, yetersiz ve tercihsiz insan aklı almıştır ve rasyonel mantık, bu yetersiz akla yardımcı olacak Tanrısal aklın el uzatmasını bekler. Toplumun sınırları bunu gerektirir, rasyonel olan budur dönemin inanışına göre. Bedeli öldürülen binlerce insan, durma noktasına gelen bilimsel gelişme olur, Taşkıner Hoca’ya göre. Rasyonel aklın vardığı nokta budur çünkü. 
AUGUSTINUS


Buna ilk isyan değilse de en esaslı isyan, KANT’ tan gelir.
“Kendi aklını kendin kullanma cesaretine sahip ol” ne büyük isyan değil mi? Kellesini kiliseye vermekten kurtardıysa bunu bir yerde Büyük Frederick’e verdiği söze borçludur Kant. Büyük Frederick yaşadığı sürece susacaktır. Susmak zorunda kalmıştır da.
“Saf aklın eleştirisi” aslında, kilisenin bu rasyonel ve Tanrı destekli olduğu iddia olunan akıl yorumuna eleştiridir. Eleştirel Felsefenin kurucusu sayılan Kant’a göre insan aklı ergin olmak zorundadır.” Ergin Olmamak”, düştüğü durumdan kurtulmak için kendi aklı dışında başka bir akıla ihtiyaç duyma halidir. Kant sadece bu önermeleri ile kalmamıştır elbette. En başta, Descartes’in rasyonel akıl tanımlamasına karşı çıkmıştır ki Decartes’ın rasyonel akıl tanımlamasının, ileride insanlığın başına ne işler açtığını görmek için yakın tarihe bakmak yeterlidir. Kant’ın tüm felsefesini ne sunumu yapan hoca anlatma çabasına girdi ne de ben burada girecek değilim. Girersem zaten beni ya döversiniz ya da sopa ile kovalarsınız. Ama Cıcero tarafından ortaya atılan RATIO’nun Decartes tarafından bir adım daha ileri taşınarak
“ İnsan, aklı olan tek canlıdır.” Önermesinden, rasyonel olarak, aklı olmayan canlıların insan sayılmadığı sonucuna varılmasına sadece bir adım kaldığını da belirtmeden geçemeyeceğim. Ondan da ötesine ise sadece iki adım… Bu nedenle Kant’ın tanımlamasının önemi tam da burada önem kazanmaktadır. Kant’a göre akıl: “ İnsanların birbirlerine insanca davranma yetisinden başka ve fazla bir şey değildir. “
DECARTES


 Batının yaşayacağı Akıl Tutulmasına birkaç adım kala, bu çok önemli bir tanımlamadır ama insanlık tarafından ( bir süreliğine de olsa ) ıska geçilmiştir.

Orta Çağın karanlık dehlizlerinden kendisini, Rönesans’ın katkısı ile sıyıran insanlık, Kapitalizmin ilk dönem vahşiliği içinde karamsar tablo da çizmeye başlamıştır Felsefe ve akıl konusunda. Schopenhauer tüm insani düşün dünyasına rağmen, dönemin de etkisi ile insan denen canlının özünün aslında kötü, acımasız, yaşamak ve yemek için birbirini öldürmekten çekinmeyen, bencil ve çıkarcı bir yaratık olduğunu düşünmektedir. Ve Onun bu bencilliği insan aklı olarak görmektedir. Schopenhauer’e göre Akıllı insan, işte bu bencil yapıya, çıkarlarına ve hesaplarına uygun davranan insandır. Böylece Almancada Fernuft ile tanımlanan (düşünceyi ) kavrama, anlama-yı Ratıo ile bağlayan ilk düşünürdür Schopenhauer. Ama Schopenhauer’e göre, bu melekelerine rağmen bunları reddeden ve aykırı davranabilen insan da İYİ İNSAN’ dır.  “Tanrının Eli” ne gerek duymadan doğruyu bulan, bulması gerekendir.
CHOPENHAUER 

Sözü uzattığımın farkındayım ancak düşünce dünyamızda, sunum sırasında neyin nereden başladığının ve hangi noktaya kadar uzanabildiğinin ve aslında akıl denen bu “şey”in, hangi safhalardan geçerek, akıl-dışılığa sürüklendiğini gösterebilmek ve insanın aklı sayesinde yarattığı uygarlığı yine aklının yardımı ile ne hale getirebildiğini anlamak için uzatmak zorundayız da.  Aslında o kadar çok argüman var ki burada yazılanlar ve sunum sırasında anlatılanlar, özetin özetin özeti denilebilir.  Elbette, birçok Filozof ve düşün adamı, siyasetçinin daha adı ve görüşleri sayılabilir konuyu bütünleştirmek için ama sayılanlar en temel isimler ve en genel geçer örnekler.       
    
CICERO’nun Ratio tanımı, DECARTES’ in Rasyonel Akıl’ a ulaşması ve CHOPENHAUER derken, sonunda insanlık hiç te yabancı olmadığı hesapçılığının yanına müthiş bir yandaş daha kazanır bir süre sonra: SPENCER’in, Sosyal Darwinizmini. Doğadaki Evrim Kuramının uygulanma olanaklarının, sadece Biyoloji ve Doğa Bilimleri ile sınırlı kalmaması gerektiğini düşünen HERBERT SPENCER, Darwin’in Doğal Ayıklanma ( Selection ) kavramı yerine oluşturduğu uyum yeteneği en yüksek olanın hayatta kalması görüşünü alıp, toplumsal yaşama uygulamıştır. Öyle ya, madem rasyonel aklın gereği bunu getiriyor neden doğa bilimlerinde var olan bir kavram sosyal yaşamda da var olmasın ki? İnsan, doğanın bir parçası ise onun yasalarına dâhil olmasından daha doğal ne olabilir ki?  
SPENCER

 Böylece hızla Batı dünyasında Sosyal Darwinizm yayılmaya başlar. Doğa, ayıklama ve uyum olanaklarını kendi eli ile yaparken, Sosyal Yaşamda bu mümkün olamayacağına göre, “Aklı olan insan”ın, doğanın yerine müdahil olması da normal değil midir? Ve ırkların saflığının bozulmaması, bozuk olan genlerin, hastalıklı genlerin temizlenmesi de gerekmez mi bu durumda? Saf olanın korunması gerekmez mi? Bu düşüncelerin 1930 lu yılların başında yayıldığını sanıyorsanız aldanırsınız. İngiltere-Norveç-İsveç-Almanya v diğer ülkeler. Daha çok Nordik ülkeler… Henüz 1900 lü yılların başında bu görüşlerin savunulmaya başladığı topraklar oldular. Almanya’da 1905 yılında ilk IRK DERNEĞİ kuruldu. Hem de bilim insanlarının eli ile.  1920’de, Hoche ( Psikiyatrist ) ve Binding ( Hukuk Felsefesi Profesörü ) iki bilim insanı bir kitap yazarlar. Bu kitapta, Decartes’ın ünlü, insanın aklı olan varlık olduğuna dair görüşünden referans almışlardır. Bu iki bilim insanı, referans aldıkları Descartes’çi rasyonel akıl görüşünden yola çıkarak derler ki: Madem, insan aklı olan canlıdır, genetik bozuklukları olan kişileri insan kabul etmek mümkün değildir.
Akli melekeleri bir daha geri dönülemez boyutta kaybeden kişiler ile doğuştan bu yetiye sahip olmayan kişileri insan sayamayız. Akli yeteneği olmayanların insan olarak tanımlanması da mümkün değildir. Ne o sarsılmaya mı başladınız? Ciddi yazıyor işte adamlar bunu… Madem ölçümüz “akıl”…Alın size rasyonel akıl…
Bu işin bununla kalmayacağını artık tahmin etmeye başlamışsınızdır.
HOCHE 

Weimar Cumhuriyetinin sarsılmaya başladığı yıllar gelir. Enflasyonun hiper boyutlara ulaştığı, insanların işsiz kaldığı yıllardır. Sistem sarsılma belirtileri göstermekte, siyaseten herkes birbirini yemektedir. Versay antlaşmasının ağır hükümleri, iyice halkın belini bükmektedir. Böyle bir dönemi yaşamaktadır Almanya. Irkçı görüşlerin hâkim olduğu dönemler. Ve henüz iktidarda olmasa da yavaş yavaş etkili olan Bir “Deli” Hitler… Onların yayın organında kapak konusu yapılan bir konu… Yine aynı ama iş genetik bozuklukları olan hastaları ( yani aklı olmayan insanımsı-lar ) aşmış, tüm akıl rahatsızlığı olup, özel bakım gerektirenlere kadar uzanmış durumda. Buna bir de hesap kitabı karıştırmışlar, tüm yaşamları boyunca gereken yıllık bakım maliyetlerinin toplum üstünde yarattığı külfeti de eklemişler. Ve Adolf Hitler, 1935 yılında iktidarın ilk yıllarının keyfini sürer, henüz sadece çalışma kamplarına muhaliflerini yollarken, bir mektup ile o adını bahşettiğimiz iki bilim insanından Hoche’a, tüm Almanya’da bu durumdaki hasta insanları, - ırkın bozulmaması ve – maliyetlerin azaltılması amacı ile imha edilebileceklerini yazar. Görev de vermiştir kendisine. İşe, akıl hastası çocuklar ile başlarlar. Bunun nedeni de, azılı Nazi olan bir babanın yine Hitler’e mektup yazarak akıl hastası oğluna ötenazi uygulama izni istemesidir. Hitler, Mein Kampf’ı yazarken sadece atıp tutmakla yetindiği, öfkesini kustuğu ve her türlü musibetin sorumlusu saydığı Yahudileri yok etmeye de başlamamıştır henüz. Şimdilik toplamak ile yetinmektedir. Akıl, bir kez bu mekanizma ile çalışmaya başlamışsa burada kalmaz asla. 
DALLAMA

Sırada düşük ırklar vardır, Slavlar, Araplar, Müslümanlar, Çingeneler… Yeter mi yetmez elbette. Hazır elleri değmişken, kanları zehirlenmişleri de Sosyal Elemeye tabi tutmak gerekir ki, ırk bozulmasın. Komünistler, Sosyal Demokratlar, Liberaller, Kilise…
1944’te savaşı kaybedeceğini anlayan beyefendi(!), doğanın ilkelerine inancının sarsılmazlığının bir kanıtı olarak, “Madem, Alman toplumu bu savaşı kaybedecek kadar güçsüz, o zaman yaşama hakkı da yok” der ve ünlü Çorak Toprak Kararnamesi’ni yazıya döker. Bu kararname ile Alman Halkı artık yaşama hakkını kaybetmiş olduğundan, yok olmaya da mahkûmdur. Böylece sağ kalacak olanlar, Almanların en saf olanları olacağından onlardan meydana gelecek olan yeni ulus, gelecekte yeniden tarih sahnesinde yerini alabilecektir. Bu kararname ile tüm yaşamsal üretim araçları yok edilecek, tarlalar yakılacak, evler yıkılacak, tüm Alman Ağır Sanayi tesisleri yok edilecek, ulaşım araçları yakılacak, yollar tahrip edilecektir. Hedef, Alman topraklarını yaşanılmaz bir hâle getirip, işgalcilere de zayıf Almanlara da bir şey bırakmamaktır. Ne var ki, deliliğin ulaştığı bu noktada, Albert Speer isimli Savaş Ekonomisi Bakanı ortaya çıkar ve bu kararnameyi hasıraltı eder ve Almanlar toptan yok olmaktan kurtulur. Fanatizmin, akıl tutulmasının vardığı son noktadır bu kararname.
 Tabii, sadece Naziler değil… Kamboçya’da Kızıl Kmerler, Burma’daki Askeri diktatörlük, Çin’de Kültür Devrimi, Saddam, Sovyetler ve doğu Bloğunda ünlü rejim muhaliflerinin akıl hastanelerine kapatılması, Kızılderi soykırımı… Ne dünle bitti ne de bugünle sınırlı…

Aklı, hesaplayıcılığa indirgemekte düğümleniyor sorun… Hesaplayan, toplayıp çıkaran basit bir hesap makinesi midir akıl?
 Biz yine Kant’tan alıntılayarak verelim cevabımızı: Akıl, insanların birbirine insanca davranma yetisidir ve bundan fazlası da değildir.

(Bu yazıyı sonuna kadar okumayı başarana necefli maşrapa hediye edeceğim...) 

9 Nisan 2011 Cumartesi

ACIRSAM SİZE NÂMERDİM-İKİNCİ GÜN BİRİNCİ BÖLÜM...

Efendim, dün yaşanan Tıpçıların Felsefe ahkâmı sonrası bugün de açılışımızı, Matematikçilerin algoritmik hareketleri ile yapıyoruz.Yok Allaha şükür matematik ve Freud ilişkisi kurmaya kalkmadı,matematiğin felsefesi ile yetindi sevgili hocamız Prof.Dr. Ünal Ufuktepe.
Prof.Dr.Ünal Ufuktepe

Benim gibi rakam özürlü olup, bir deste parayı bile sayarken her seferinde farklı sonuç bulmayı becerenlerdenseniz matematik başlıbaşına kâbusunuzdur.Bunun Felsefe ile harmanlanması ise sizi " Bırakın ulan beni ben cehennemin en kara deliğine girip te çıkmayayım daha iyi " çığlıkları atmanıza yol açabilir. Ama konu başlığı kendime ve sinirlerime hakim olmamı sağlayacak kadar cezbedici idi: Matematik Felsefesi ve Post Modern Yaklaşımlar...Breh breh breh.
Ağzım bir yandan kururken (Matematik yüzünden ) bir yandan su kaçırıyordu ( Post Modernizm yüzünden ) Böylece ortaya çıkan tablo ağzımın yarısı Gobi Çölü görünümlü diğer yarısı ise Amazon Nehri kıvamında bir şeydi. Mona Liza'nın gizemi halt etsin.
Konu ilginçti ilginç olmasına ama yine aynı sorunu yaşadık: Zaman. İlginç ve derin konuların zaten girizgâhı yaklaşık yarım saat sürünce, ana temaya kalan yarım saat yeterli olmuyor. Yetersiz zamanda yine sıkıştırılmış anlatım başımıza bela oldu. Anlayabildiğim ve sonradan toparlayabildiğim kadarı ile aşağıda bir özet geçeceğim çünkü bugün marifetmiş gibi üç sunuma birden katıldım ve bir dünya not çıkardım. Hepsini girmeye kalksam ya kafanız karışır ya da bir daha benim yazılara uğramazsınız bile.
Hocaya göre, tüm disiplinler gibi olmasa da matematiğin elbette bir felsefesi vardır ve bu felsefe iki ana unsur üzerine şekillenmektedir :
     1- Epistemolojik
     2- Ontolojik
Epistemolojik ve Ontonojik  Unsurlar, Matematiğin diğer bilimlerden farkını, Matematiğin konusunu, bilgiye ulaşma yollarını, sosyal yaşam ve olaylar ile ilişkisini, karşılıklı etkileşimini ve herşeyden önemlisi " Sonsuz Kavramı"nı araştırmaktadır. Sonsuzun araştırılması ( Decartes'in etkisi ile ) tam da felsefenin direngi noktasını oluşturmaktadır deyip önemli bir söz de söylemiştir buna ilişkin: "Matematikteki mutlak gerçeğin, aradığımız asıl gerçeğe (Baki-Mutlak gerçek ) tüm disiplinlerden daha yakın olduğuna inanıyorum" önemli bir söz aslında...Epey de iddialı tabii.
 Matematikteki sarsılmaz ve kesin nitelikteki kuralların, aslında aynı zamanda Matematiğin tarihine de tekabûl ettiğini söyleyerek ksıa bir de tarih bilgisi geçmiştir.
Pisagoras'ın teoremleri, hayatı algılama biçimi ile başlamıştır söze.
Rafael'in çizimi ile Pisagoras

Pisagoras yaşamı ve Dünyayı sayılar üzerinden algılamaktadır. Buna göre :
1 (Bir ) rakamı : Tüm sayıların üreticisidir ( Tanrıyı simgeler )
2 (iki ) rakamı  : Kadını ve düşünmeyi simgelediği için, tüm çift sayılar dişildir.
3 ( Üç ) rakamı : Erkeği  ve düzeni simegeler.Tüm tek sayılar da erkektir.
4 ( Dört ) rakamı : Adalet.
5 ( Beş ) rakamı  : Evlilik.(Çünkü 3+2 yani erkek ve kadın )
Pisagora göre bu anlamlandırma mütlaktır ve değişmez. Yine Pisagoras'a göre Ruh : Akıl+ Mantık + tutku dan oluşan bir üçlemedir.
Diğer önemli Tarihsel kişilik te ÖKLİT' tir.
Öklit; 13 ciltlik matematik kibaı yazacak ve tüm temel kuralları ( değişmez addedilen ) daha M.Ö. 300 lü yıllarda koyan bir düşün insanıdır. Bunun bedeli hepimize ortaokul ve lise ders kitaplarındaki Matematik bilgisi olarak döndüğünden ben bu şahsı esefle kınıyorum, insanlığa olan tüm katkılarına rağmen, baştan söyleyeyim. Bir çok düşün ve bilim adamı yüzlerce yıl boyunca Öklitin teori ve kuramlarının değişmez vce sarsılmaz gerçeklik olduğunu söylemişlerse de Post Modernizm ile olan ilişkinin açıklanması sırasında da göreceğiniz gibi bize attığı bu kazığın bedelini yüzlerce yıl sonra bile olsa Öklit'e ödetenlerin elleri dert görmesin.
Öklid 

 Bunlar tabii başlangıç, sizin işkenceniz henüz bitmedi acele etmeyin. Ben o kadar saat ne demeye dinledim sanıyorsunuz bunları? Sizin için tabii.
İmdi, eksik kalmasın MAtematiğin bir de tanımı var ki zaten Felsefe ile bağülantısı da tam burada kurulmakta çünkü epey sorunlu bir durum, kesin bir tanımı olmadığı için.
Galileo'ya göre Matematik : Kâniatın dilidir.
Lakatos'a göre; bazen kesin bazen ise bulanık bir şeydir.( Dikkat işte burada yaklaşıyor Post Modernizmin ilgi alanına)
Derrida'ya göre; Bilimselliğin en güzel örneği.
Russel ise " Ne neden söz ettiğimizi ne de söylediğimiz şeyin doğru olup olmadığını bilmediğimiz bir konu "
Bu tanımlara baktığımızda bana laf söz eden tüm Matematik hocalarıma, hakkımdaki ithamlarını aynen iade ediyorum.
Matematiğin Felsefesinden ilk söz eden Frege'dir XIX. yy. da.Frege, Matematiği, Mantık Biliminin temelleri üzerine oturtma çabasına girişmiştir. Bu da zaten Mantık Biliminin günümüzde gırtlağına kadar Matematiğe bulanmasının ve tüm bu Filozofların Matematik üzerine konuşmasına sebep olmuştur. Ama tabii bunu anlayabilmek için de Sayın hocaya göre önce Kant'ı, Kant'ı anlayabilmek için Platon'u Onu da anlayabilmek için Pİsagoras'ı anlamak lazım der.
Pisagoras'a göre Evrenin özü sayılardır. Adam sayılarla bozduğu için de o yukarıda verdiğim bilgi dışında verilebilecek bir diğer bilgi, müritlerini oluşturduğu, bu müritleri ile bir tür cemaat şeklinde yaşamaya başladığı, yaşam biçimlerinin sert ve ortodoks bir yapıya sahip olduğu, tüm topluma kapalı bu yapının sonunda yine toplum tarafından son neferine kadar yok edildiğidir. (  O zaman daha anlamışlar bu Pisagoras'ın başımıza saracağı püsküllü belayı ama heyhat! iş işten geçmiş. )
Kant malum, Tanrı ile değilse de Kilisenin Tanrı inancı ve düşünceye yönelik baskıcı tavrı ilekafayı bozanlardan olup, Alman Felsefesinin ( Ki Alman Felsefesi hakkındaki olumsuz fikirlerimi bir zamanlar bir MİM içinde belirtmiştim ) babasıdır. Gerek İlkçağlarda gerekse Orta çağda MAtematik dahil herşeyin Tanrının varlığı üzerinden açıklanma çabasına olan karşıtlığı sebebi ile, her ne kadar Pisgoras ve Öklit'in görüşlerine ( Matematiğe ilişkin ) karşı çıkmamakla birlikte Tanrıyı karıştırmayın bu işe postasını da koyabilmiştir.
Pisagoras ve Öklite açık açık kimse karşı çıkamadığı gibi acaba sorusunu soranlara, Russel dahil yakın döneme kadar tüm filozof ve matematikçiler deli gözü ile bakmıştır. Ne zamana kadar ? Öklit dışı geometri keşfedilene kadar. "( İki boyutlu ) Bir doğruya dışındaki bir noktadan yalnızca bir tek paralel çizilebilir." ilkesini, "Ya doğru iki boyutlu değil üç boyutlu ise ne olacak ? " sorusu ile karşılamak fitne fücur insan aklının üretimi sonucu işte bu Öklit dışı geometri ortaya çıkmıştır. Böylece üç boyutlu düzlem elde edilirken iki nokta arasında da birden fazla paralel ulaşılabilirlik sonucuna varılmıştır.
Bu da Matematiğin eldeki ( Bu iki sivri akıllı yüzünden ) tüm bilgisinin yeniden sorgulanmasına sebep olmuştur. Bunun Felsefe ile ne ilgisi var sorusuna ise verilecek cevap, kesin bir kuralın bile tartışıldığı ortamda hele bir de elimizde üç boyutlu bir paralel varsa demek ki neymiş herşey göreleli bir hâl almaktadır. Peki bu size bir şey anımsatıyor mu? İşte ilişki de burada başlıyor zaten. Temel ve değişmez matematik kurallarının bile sarsılmaya başlamasının diğer disiplinleri de etkilemesi kaçınılmazdır çünkü. ( Hocamıza göre )
Cantor
 Çok daha fazla uzatmamak için kısaltıyorum; Matematiğin sonsuz ile uğraşmaya başlaması, Matematikçi Cantor iledir. O güne kadar uzak durduğu Sonsuz kavramını matematiksel çözümleye tabi tutma çabası Cantor'un başını yemiş çünkü hem hocaları ve hem de bir çok akademisyen cephe almış ama Cantor Tsunamisi diye adlandırdığı bu çalışmanın sonucunda Cantor şunu ifade ediyor " Eleman sayısı doğal sayılardan fazla reel sayılardan küçük bir küme varolamaz. Herşeyin kümeler ile ifade edilmesi, kaosa yol açmaktadır "  Bu en basit anlatımı. Ben ciddi bir tanımlamasını buldum, sakın sakın bakmayın...Tavsiye etmem.
Tuhaf tuhaf suratıma baktığınızdan eminim ama bakın tüm bunların aslında şu açıdan önemi var: Mantık Bilimi, Felsefenin yan alanlarından birisidir.Mantık, önermelere dayanır ve önermelerin temeli de matematik bilimidir. Bu nedenle, Matematik yaklaşımlar ve önermeler olmadan ( İŞin aslı, aslında MAtematik te bir önermeler toplamıdır.) Mantık bilimindeki paradokslara cevap bulamadığınız gibi önerme de üretemezsiniz.
Kesin kural ve değişmez gerçekliklere vurulan tüm bu darbeler ve kuşkuculuğn sonucu olarak, Post Modernizmin en basit ve en temel söylemi olan " Büyük Anlatıların bittiği" görüşü, en kesin kural ve gerçeklik(?) alanı olan matematikteki bu sarsıcı gelişmelerle bile ortaya konmuştur. Eğer MAtematikte bile Pisagor ve Öklit'in ( Büyük Anlatı ) temel ilkeleri (önermeleri ) sarısılıyor ve aksi ispatlanabiliyorsa artık tüm kurallara (önermelere ) bile kuşku ile yaklaşılabilir ( görelilik-Rölativite )
Emin olun, arada daha bir dünya isim ve teoremi yazmadan geçtim. Kıyamadım size.Benim işim bitti siz kaçın kurtulun...(Daha iki oturum var arkada ama onları yarın aktararım artık.Size bu kadar ceza yeter.Ve daha bir üçüncü gün olduğunu dün söylemiştim değil mi? )

Nisan'2011

7 Nisan 2011 Perşembe

FELSEFEM GELDİ, AÇILIN...

Charles Darwin



Efendim, Düşünbil Dergisi'nin çabaları, Konak ( İzmir ) Belediyesi'nin katkıları ile İzmir Felesefe Günleri başladı bugün ve bendeniz de, meraklı bir kart ( taze olacak halim yok ya ) olarak duhûl ettim panele.
   İlk sunumu onların erken bitirmesi, benim lap popoluğum sayesinde kaçırdım.  Hatta ikinci sunum başlarken ben, insanları dışarıda görünce ilk sunumun çay ve çiş molası verilmiş sanıyordum ki değilmiş.Ya kalksam mı ki diye düşürken baktım tonton sevimli ve de epey tombili hocamız Prof.Dr. Kerem Doksat ( İnternet sitesi bile var bakın tam buradaTIKLAYIN ) fırlama bir girizgâh yapınca kaldım, iyi ki de kalmışım. Sunumunun konusu "Psikiyatrinin evrimi" idi ama " Evrimci Psikiyatri" olarak ta sunulabilirmiş anlattıklarına bakılırsa.
Prof.Dr.M.Kerem Doksat

  Epey hızlı bir şekilde, psikiyatrinin babalarını ve kurucularını slayt eşliğinde tanıttıktan sonra öne başta tek satırla söyleyip final kısmında da mümkün mertebe açmaya çalıştı asıl derdini. Temel iddiası, Evrim Teorisinin din teorisi ya da düşüncesi ile aslında çelişmediği ve Darwin'in hiçbir bilimsel yayınında TANRI YOKTUR cümlesini kurmadığı idi. O'na göre Darwin "Tanrı yoktur" dememiş , " Evrimi açıklamak için Tanrı'ya gereksinimimiz yoktur " demiştir ve bu ikisi arasındaki farkı anlamayanlar gelip bende tedavi olabilir anlamına gelecek bir cümle kurmaktan da çekinmedi. Ben Darwin'in herhangi bir  bilimsel yayınında bu lafı edip etmediğini bilebilecek kadar literatüre hakim değilim.Yani sadece elçiyim, çemkirecek olanlar lütfen bana değil, doğrudan Kerem Hocaya çemkirebilirler.
  Akıllı tasarım ve benzeri görüşleri gereksiz ve saçma bulmaktadır kendileri. Gereksizliğini, Evrimi açıklamanın ya da savunmanın Tanrıyı inkar ya da ispata zorlamak olduğundan; saçmalığını da, bildiğimiz dinsel metinlerin içeriklerinde doğrudan ya da dolaylı evrim düşüncesinin zaten yer aldığından bahisle söylemektedir. Dediğim gibi bu bir görüş, bana değil sahibine çemkirin.
 Özetle kainatın oluşumu ve evrim için söylediği OPRO TODONTİK PSİŞE ( Büyük bütüncül-Tanrı-Lord-God ect. aslında ilk hücre ya da atom ) de meydana gelen, sıkışma-birikme-öfkelenmenin sonucu büyük patlamanın meydana gelmesi ile evren meydana gelmiş ve o günden bugüne kadar da genişleyip büyümekte ve sofistike (karmaşık ) bir yapıya doğru yol almaktadır. Bu yapının meydana gelişinde, bir tasarım olduğu açıktır ancak bunun akıllı olup olmadığı bilimin sorunu değildir. Daha doğrusu "akıllı" olup olmadığının araştırılması ana hedef değildir.
 Bu konudaki tüm görüşlerini rahatlıkla sitesinde bulabilirsiniz. Felsefe ile bağıtına gelince tam da bu nokta da felsefenin insanı ve ide kavramına cevap arayışı sırasında bir araç olarak kullanılabileceğini savunmakta. Biraz hedotorodoksik biraz sufist bolca psişik bakış açısına sahip ama kesin olan, araştırmadan ve boş olarak yapmadığı konuşmalarını. Bunun önemini birazdan anlayacaksınız , diğer konuşma ve panelden bahsederken. Notlarından incilere gelince :

- Her teorisyen, kendi nakısları üzerinden teorilerini üretmiştir. 

- Freud çok laf etmiştir psikiyatri üzerine ama bir tek hastasını bile tedavi etmeyi başaramamıştır.
 

- Bir gün kafayı yersem, lütfen önce bana üç kez  elektro şok verin, düzelmezsem ondan sonra hangi ilacı kullanacağımı birlikte konsülte ederiz dedim öğrencilerime.
 

-İlk Nobel ödüllü psikiyatrist olan Jauregg, Yahudi olan eşi ayrıldıktan sonra gidip Nazilere katılmıştır.Artık, adama ne yaptıysa kadın...
 

-Freud'un söyledikleri ile temelde Hipokratın söyledikleri arasında pek fark yoktur. Milletin başına bela etti binlerce sene sonra, bilimsel olmayan bir sürü saçmalığı.

- Kant ile Hegel birbirinden nefret ederdi; Kant Hegel'i "Deli" sayardı.Hegel ise Kant için, "Onu yakalarsam,fena öpücem " derdi.Tabii aslında daha da beter bir laf ederdi ama ben şimdi burada söyleyemem.


-Heiddegger varken Sartre'ın Varoluşçuluğun babası sayılmasını anlayamıyorum bir türlü. Bana göre üçüncü sınıf bir Filozoftur. Tüm marifeti, Marksizm ile Varoluşçuluğu aynı potada eritme çabasıdır. Ama adamda yine de onur varmış ki Legion D'honnoueru nişanını reddedebildi.
 

-Freud, ilk kitabı olan, Musa ve Tek Tanrıcılık'ta bol bol yahudi dinine geçirmiştir ama eşi ölürken ki cumartesi günü ölmüştür, odasında şabat mumlarını yakıp bu sefer Ona fena geçirmiştir.

-Doğada tüm canlılar öpüşmektedir.Hatta itiraf etmek gerekise insanlardan çok daha güzel öpüşmektedir.
 

- Ve tüm bu anlattıklarım da aslında birer faraziyedir...

Gelelim, ikinci sunuma...İkinci sunumun konusu "Freud, Ruhsal Çözümlemeler,Felsefe ve Felsefeciler" idi. Ne başlık değil mi? Sizi bile heyecan basıyor değil mi? Bassın bassın...Konuşmacınız eğer Dr. Yaman Örs ise sizi konuşmaya başladığı andan itibaren basan heyecan değil hafakanlar olur ancak.
Bir sunum yapacaksanız ilk önce ne yaparsınız? Oturur zamanı ve süreyi hesaplayıcı bir ön çalışma yaparsınız değil mi? Metinlerinizi ve kaynaklarınızı gözden geçirirsiniz.Hazırlığınız olur; bir saat boyunca insanların dikkatini çekecek, ilgi azalmasını engelleyecek bir şeyler serpiştirirsiniz aralara...Ama Yaman Hoca konuştuktan sonra kendi kendinize söylediğiniz şey "Demek ki neymiş, iyi bir hoca olmak iyi bir konuşmacı olmayı gerektirmezmiş" oluyor...Tam bir saat boyunca (uyuyakaldığım kısımda da muhtemelen devam etmiştir ) adam üç cümlede bir " siz söyleyin " dedi...Hani vardır ya insanların, " efendime söyleyeyim " diye cümle aralarına serpişitirdikleri sinir bozucu eklemeleri. Ondan işte;        -eee siz söyleyin, - siz söyleyin...Sayamadım...Hadi bu kötü konuşmacı olduğunun delaleti...Be adam bari, çevirisini yapıp gelseydin, Wallace'ın makalesini.Wallace isimli keferenin bilimsel makalesini, orada çevirerek okursan millet ya kaçar ya da uyur.(Benim gibi )
Konu geniş ve karmaşık ama bizim hocanın kafası daha da karışık. Adam felsefeye hakim değil felsefe üzerinden ahkâm kesmeye çalışıyor. Ne yapayım, ortasında uyumuş kalmışım. O yüzden başlarda ne dedi bilmiyorum ama sonlara doğru uyandığımda ettiği iki üç kelam yüzünden, az daha üstüne uçacaktım.

Dr.Yaman Örs

- Felsefedeki gelişmeler, çok yavaş ve ağır olarak gerçekleşmektedir özellikle son 300-400 yıldır. Ne diyor lan bu dedim önce ama sonra baktım millet tebessüm ediyor demek ki dediğini yanlış anlamamışım diye düşündüm ama işi sağlama almak için yanımdaki dinleyiciye sordum evet böyle dedi deyince...Daha bunu sindirmemiş habire la havle çekerken ikinci inciyi yumurtladı:
- Felsefe alanı o kadar denetimsiz ve bilimsel verilerden uzak davranıyor ki gereğinden fazla ve amiyane tabiri ile atmasyon görüşlere dayalı fikirler bolluğundan geçilmiyor.Bunu önlemenin yolu bana göre ( ki olmadığını biliyorum ) Felsefi etik kurallar konması.
 O anda bakışlarımdan " Ulan hoca moca prof demem dalarım sana, manyak mısın sen?" dediğimi anlayabilirdi ama görmedi.Arada üç sıra vardı çünkü...Bir anda hareketlenen salonda kalkan eller ve kıpırtılarla birlikte itirazlar ve sorular gelmeye başladı.
 O bir küsur saat boyunca ettiği tek doğru laf " Kusura bakmayın, iyi bir sunum olmadı ben de zamanı ayarlayamadım; yeterli hazırlık olmadı öncesinde" cümlesi idi...
Efendim, program üç gün boyunca devam edecek ve asıl kızılca kıyamet, cumartesi günü kopacak çünkü ana tema : Felsefe ve Din...Bendeniz olay yerinden bildirmeye devam edeceğim. Ama cuma ve c.tesi günü sayın hocamız Yaman Örs'e denk gelirsem, ben soluğu karakolda Yaman Hoca hastanede alabilir haberiniz olsun.

Nisan 2011

6 Nisan 2011 Çarşamba

KAYIP CÜZDAN HİKAYESİ

Kaybedilen bir cüzdan, tekrar bulunduğunda aynı cüzdan mıdır?
 
Ankara'da, gecenin bir vakti kaybetmiştim onu...Üstelik epi topu bir kez arabadan inmiştim, dolayısı ile ya arabanın içine düşmesi gerekliydi ya da o indiğim yerde. Bulamadım; zor bela İzmir'e geri döndüm " Bir cüzdanı bırakmadığımız kalmıştı o da oldu" diye söylene söylene, çünkü ertesi gün yeniden nüfus cüzdanı çıkartmak için yaşadıklarım, tüm param ve kartlarım da gittiği için "Yaşar Yaşamaz"dan beter bir gün geçirmeme  neden olmuştu.
 Unuttum sonra...Tam iki yıl boyunca gecenin bir vakti gelen telefona kadar.Mango Karşıyaka Mağazasından arıyorlardı.İsmimi söyleyen çalışan, cüzdan kaybedip kaybetmediğimi soruyordu.Kaybetmiştim ama iki yıl önce.Hükümsüzlüğünü ilan etmiş bir adet mendeburdu artık o benim için. Çalışan, anlamamış olsa da ne olup bittiğini Ankara Bahçelievler Mağazasında bir cüzdanımın bulunduğunu, Karşıyaka Mağazasına göndereceklerini, ertesi gün gelip alabileceğimi ve bu telefona ulaşabilmek için epey uğraştığını söyledi ki doğruydu.Telefon adıma değil abim adına kayıtlıydı, cüzdanda bulunan kartımdaki tüm numaralar değişmişti iki yıl içinde.Cep telefonum da dahil çünkü Ankara yıllarımdan kalma numara idi kartta olan ve ben ne varsa silmeyi kafaya koyduğum için onu da değiştirmiştim.
Ertesi gün, müdür dahil cüzdanı tam iki yıl önce kaybetme maceramı dinlediler.Kaybettiğim yerin Olgunlar Sokak yani Kızılay civarı olduğu düşünülecek olursa Bahçelievlere nasıl kalkıp gittiği ve tam iki yıl sonra geri dönmeye karar verdiği sorusu herkesin birbirine bakmasına sebep oluyordu.Asıl daha da tuhaf olanı, iki yıl önce nasıl bıraktıysam öyle geri geldiği idi.Kartlar, kimlikler, evraklar ve paraya kadar.Dokunulmamış gibiydi.Tek fark, üstündeki toz-du.
Şimdi, kim bu cüzdanın aynı cüzdan olduğunu iddia edebilir ki? Kim, gidenin (ya da kaybolanın ) gittiği/kaybolduğu zamanki gibi geri geldiğini/bulunduğunu iddia edebilir ki?
Bu cüzdan aynı cüzdan mı?

5 Nisan 2011 Salı




YEMEK MASASINDA,

DÜZ BİR ÇİZGİDE GEZİNEN KARINCAYA BAKIYORUM :

BASİT BİR KIRINTIYA DOLDURDUĞU DÜNYASINDA NASIL BÖYLE MUTLU ?

1 Nisan 2011 Cuma

AV ZAMANI

Ey Yavuz TURGUL;

Bu kadar iyi bir sinopsisten bu kadar berbat bir senaryo çıkardığı için,

Elindeki metnin bir film senaryosu olduğunu unutup tüm karakterleri car car konuşturduğun için,

Şener Şen'i bu kadar kötü yönettiğin (belki de yönetemediğin ) için,

Berbat KAST seçimin  ( Okan Yalabık hariç-Ama adamda da öyle bir yüz var ki, evin iyi genci olmaktan öteye geçemeyecek bu nedenle )  için,

Ve tüm bunları insanlar söylerken kulaklarını tıkayıp kendini Kaf Dağının tepesinde gördüğün için,

KIZIYORUM SANA...

Kötü film-di. Tek doğru düzgün işi Bar sahnesinde çıkartmışlar...O da aşağıdaki müzik sayesinde...

Etiketler

ADAM VAR (1) AFORİZMALAR (3) Akçay Günlüğü (1) ANLATI (17) ARTUNÇ BEYİN DEHŞETLİ SON GECESİ (1) BANA DAİR (12) BEN BİRİSİNİ ÖLDÜRDÜM (1) BERGAMA-1965 (1) BİLGİNİN VE SANATIN MÜLKİYETİ OLMAZ (1) BİR ADAM/GÖLGELER İÇİNDE (1) BİR ANLATI ÜZERİNE SERBEST SALINIMLI ( GECİKMİŞ) DÜŞÜNCELER (1) BİR MAYIS (1) BİR TANE (1) BİR YAZ GÜNÜ RAPSODİSİ (5) BİRİ/HEPSİ/HİÇBİRİ (1) BOSTANCI RECİİNİN OĞLU TAKSİCİ NUMAN (1) BRİ METREKAREDE HAVA VAR (1) BUGÜN ÇOK KÖTÜ BİR ŞEY OLACAK (1) BUNU GÖRÜYON MU (2) CELLAT (1) CİCİLERİ SEVELİM (1) CİNAYETİ GÖRDÜM AMA TANIK OLMAM (4) CLAIRE (8) ÇÜRÜK AŞK HİKAYESİ (1) DENEMECE (4) DENİZ MORALIGİL İMZA GÜNÜ (1) DERNEK (2) DOSYALARI HAVALANDIRMA ZAMANI (1) DÖNEN DÖNENE (1) DUYURU (7) DÜĞÜN (4) DÜŞ KAPISININ MANDALI: FANTASTİK EDEBİYAT (1) EDEBİYATA DAİR (52) EDERLEZİ (1) FARFARA TEYZENİN BİTMEK BİLMEZ EFSUNLARI (1) FUNDA ÖZŞENER (1) GAITASINI ÇIKARTMAK (1) GÖKDELENİN TEPESİNDEN DÜŞÜYORSAN DEBELENMEYECEKSİN (1) GÖRÜŞ/MEK (1) GÜNCEL (3) HUKUK (1) İBİŞE NASİHATLER (4) İDA RÜZGAR LESBOS (1) İHSAN OKTAY ANAR (1) İKİ FİLM BİRDEN (1) İZMİR FELSEFE GÜNLERİ (4) İZMİR KİTAP FUARI (1) KARŞIYAKA (1) KAYIP CÜZDAN HİKAYESİ (1) KEDİ KİTABEVİ (2) KELİME KELİME ANLAT DESELER (1) KENDİME DAİR (11) KİTAPLAR (2) Komünist Partisi (1) KORUYALIM (1) KUM TORBASI (1) KÜÇÜK BİR YANLIŞ ANLAMA (1) MAROON AĞLARINI ÖRÜYOR (1) MAROON IS NO:1 (1) MARTI ÇIĞLIĞI VE GAZETE VE... (2) Mektuba Bağlanmış rüya (1) MODERN ZAMAN VAKANÜVİSLERİ (1) OLDU MU BÖYLE OLACAK (1) ÖYKÜ (26) ÖYKÜ OKUDUM BUGÜN (1) PİTKİM VE SALYANGOZ KABUĞU (1) PRESTIGE (1) ROMAN YAZDIM (1) SADIK YEMNİ (1) SAVUN-MA (1) SENİ SEVİY... (1) SEVİŞGEN RÜYA (1) SIZINTILAR (6) SİNEMAYA DAİR (11) SON ÇALIŞMA (1) SÖYLEŞİ (1) SURATINA SURATINA (1) sürrealist mahallenin olmayan efkâr-ı umumiyyesi (6) ŞANSLI ADAM (1) ŞİİRİMSİ (23) TAM ŞU ANDA (1) TEHDİT EDİLDİM (1) TİYATRO (1) TOPRAK KEMİKLERİMİ ÇAĞIRINCA (1) Türk Yargıçları (1) YAŞAMA DAİR (65) YEMEK (1) Yol-Tütün-Yorgunluk (1) YUNAN USULÜ (1) ZAHİRİ HANIMIN TEFTİŞ GÜNLERİ (1) ZEHRİMİZ EŞİT; FARKIMIZ FİYATIMIZDA (1)