31 Mart 2011 Perşembe

MARTI ÇIĞLIĞI VE GAZETE VE...- II

II.

Parfüm yerine iyot kokusu, güvercin tedirginliğinde karabatağın dalışı.Anımsanan bir anı, yazdan kalma; yeniyetme oğlan çocuğu, siyah donlu, içine sokulmuş plastik su şişeler, kavuran yakan öldüren sıcak, serinlemek çabasında açılıp kapanan ağızlar. Kirli leş gibi liman suyunda eğlenen yeniyetmelerin bağrışları, kirli leş gibi limanın lüks otel yüzme havuzuna dönüşmesi. Kadifekale'nin görünen istilası.Varoş hareketliliği. Bol dekolte, bol parfüm ve ter karışımı kokular.Sıcak, güneş...Biten sigaradan çekilen son nefes, çayın bardakta kalan son yudumu.
  - Ne cephe var ortada ne siper ne taraflar.Herşey birbirine girmiş durumda ve herkes sadece hakim olma derdinde.İşin kötüsü ne biliyor musun? Herkes kendisini zafere çok yakın sanıyor. Elini uzatsa tutacakmış kadar yakın hem de. Son  bir hamleye gereksinim duyuyor sadece. Ama o hamleyi yapabilmesi için önünde engel gördüklerini yok etmek zorunda çünkü direniş çok  güçlü.O yüzden, o engel başka kimle kavgalı ise Onunla ittifak çabasına giriyorlar. Karmakarışık herşey ve bu karışıklıkta itiraz eden kim varsa, itiraz ettikleri tarafından anında en büyük düşmanın safında kabul edilip, lanetleniyor. Yani sen daha silahını ateşlemeye bile fırsat bulamadan, yanında duran savaşçıdan bir mermiyi kafana yiyebilirsin. Ha, kaçmak ya da uzak durmak çözüm mü hayır...
  Trafik ekibinin anonsu, telaşla kalkılan masalar, cebe uzanan eller ve kumanda etkisi ile araçlardan çıkan sesler.Açılıp kapanan oto kapıları, ikinci sıraların boşalması, sokağın rahatlaması.Özlenen iyot kokusu, rahatsız edici geçen yaz anısı.
-Şimdi bir "yani" de ben mi diyeyim yoksa?
-Yanisi şu, haklısın iç savaş belirtisi bunlar. Üstelik pek kansız olmayacak gibi de duruyor. Kan dökülecek. Tarafların fazlalılığı, kesinlikleri, zafere inançları, var olma-yok olma kavgası olarak kabulü...Herşey bu savaşın kanlı olacağını gösteriyor.
Yeniden yanan tütünün cızırtısı.Nikotinin acı tadı...
Ne demek istediğini çok iyi anlıyorum ama ben kimse için kavgaya tutuşmak istemiyorum.Kendim için bile.Sokağa falan çıkmayacağım, dolayısı ile balkonda herhangi bir pusucunun olmasına gerek kalmayacak.Evimde, gelmelerini bekleyeceğim ve emin hangisi kazanırsa kazansın, bizim evlere mutlaka gelecekler. Hep böyle olmadı mı, ne çabuk unuttun? Duvardaki silahı ben çoktan kırıp attım. Biliyorum ki o silahı kendimi savunmak için bile olsa kullanacağım orada durduğu sürece.
Verilen karar, rahatlama hissi,  içilen kahvenin keyif veren tadı. Garson çocuk, ödenen hesap.
- Hayır, savaşmayacağım.Kimse için, hatta kendim için bile.Gelip alsınlar.Atacağım her kurşun bu işten beklentileri olanların işine yarayacak.Ve onlar bu ülkede yaşamıyorlar.Yani her hâlukarda başkaları kazançlı çıkacak...
- Gaz odasına kuzu kuzu girmeye niyetim yok.
- Hiçbir zaman olmamıştı ki zaten...
Gülümseme sonrası...Sessizlik...Ne çay, ne sigara ne de kahve...
Parfüm kokusu ne ; kirli deniz suyu tadı ve iyot ne de.

Mart'2011

30 Mart 2011 Çarşamba

MARTI ÇIĞLIĞI VE GAZETE VE...

Bir gün önce verilen randevunun yerine getirilme telaşında  koşturmaca ile inilen vapur, martı çığlıkları, suyun serinliği, yandan geçen kadının etek boyundaki hafif dekolte ve insanı bakmaya zorlayan parfüm kokusu, sabahın erken saatinde uyanmaya zorlanan edepsiz duygular; masa başı yapılmış, görülmek ve aranılmamak için özel çaba. Kalkan ve sallanan bir el, işi sağlama alma uğraşısı.
Cebinde kırmızı başlığı dışa kıvrılı olan, geçmişten kalma hayaleti andıran o logoyu ve gazeteyi görünce önce şaşkın,
-Üniversiteyi bitireli çok oldu, eskilere mi özeniverdin birden? sonra müstehzi kıvrımlı dudak ile kurulu bir cümle.
-Bir şeye özendiğim yok; o kadar zorladılar ki sonunda çektim postalı işte, gördüğün gibi...
-Ee ne yapacaksın, şimdi gidip fakülteye kantinde nutuk mu atacaksın? Atacağın nutuk ilgi çekmez...
-Nedenmiş o?
-İki nedeni var: Ya söylemlerin demode gelir ki bir kısmı zaten hiçbir şey anlamaz ya da modaya uymaya kalksan eskiyi anımsarsın hayaletler doluşur cümlelerine, moda-geçmiş bir oradan bir buradan derken birbirine girer herşey; ağzından çıkanlar çorba olur. Kimse bir şey anlamaz...Sonra kaşların altından muzip bir bakış...
-Hayır yaşın da geçkin millet abi değil amca diyecek, bozulacaksın.
Çakmak sesi, ateş alan tütünün çatırtısı ve ilk nefes, her zaman ilk nefes sonrası silkenen kül ve bir yudum çay. Akıldan geçen kelimeleri toparlamak için kazanılan zaman, ikinci nefesle.Salınan duman ile gelen konuşma balonu.
- Epey zamandır kendime döndüğümü biliyorsun, haniyse gazete bile okumaz haldeydim. Okuyordum da başlık adamı olup çıkmıştım; üçüncü sayfa haberleri ile yetinip magazin turu atıyordum sadece. Ben kaçtıkça, zorla eline silah tutuşturulan Quake gibiydim. Kavgayı başlatanlardan da kavgaya karışanlardan da hazzetmediğimi biliyorsun. Kavganın içine çekilmeye çalışıldıkça sıkıntı basıyordu ve daha çok kapanıyordum. Ne olan bitenler umurumdaydı ne de olacak olanlar. Geleceğe dair kahince cümleler geçmiyor değildi aklımdan evet; biliyordum olacakları daha önce olduğu gibi ama bu bilme halinin bana faydası yoktu.
  Gölgeler arasında gidip gelen genç yüzler, siyahlaşan saçlar saniyede kaybolup yeniden dönülen eski haller, mevcut mekan sahilin dalga sesi ve ferah serinliğinden devinilen kapalı, dumanaltı hatta izbe sayılacak okul kantini. Matlaşan  sarı renkte  ışık, pastel tonlar eskiye dair; aydınlık ve beyaza çalan HD kalitesi bugüne dair. Bir zayıflayan bir dolgunlaşan vücutlar.
- Her tutuklama, her operasyon her içeri alınan insan ile anılarımızı da kilit altına alıyor-dı farkınday-dım ama bu bile kıpırdatamıyordu beni çünkü biliyordum ki her kavgacı gibi onların derdi de eylem içinde adam yetiştirmek-ti. Safları kalabalıklaştırmak ve adam devşirmek-ti esas amaçları. Böylece kavga etmeyen kalmayacaktı memlekette. Ama...
Dur durak bilmeyen kelimeler, Yavaşlayan zihin. Ağırlaşarak geçen araçlar zorlanan motor homurtuları, arsız davetlerinde çığırtkanlar, çay kaşığının cam bardak ile cilve içermeyen sert çarpışması, sessiz çığlık attırdığı çayda eriyen şeker.
- Ama?...
- İç savaşa gittiğimizin farkında mısın?
Damdan düşen adamın çıkarttığı, tok ve tuhaf ses.
-Şartların oluşmakta olduğunun? Üstelik tek cephesi, iki tarafı olmayan, şehir savaşına benzer türden ?
Adam kıvranıyor acı acı...
- Yani ?
Kırılan kemiği, çatlayan kaburgayı gören MR cihazı soğukluğu..
- Yanisi, son olanlara bakarsan, istesek te istemesek te o duvara asılı olan tüfeği elimize almak zorundayız. İkimiz de biliyoruz ki, o tüfek patlamalı...
Tüm kırıkları bilen, teşhisini kendisi koyan hasta rahatlamasında düşen adamın sayıklaması. ( Sol ikinci kaburga kemiği...)
- İşte, benim bayrak göstermemden başka bir şey değil gazete  yoksa bir on yıldır satın alıp okumadım bile. Hoş, bugün de pek okuyorum sayılmaz, okuyorum ama yarıdan fazlasını atlayarak. Kendine özgü üçüncü sayfa haberlerine göz gezdirerek. Bir tür eğitim yani unuttuğum kavgaya hazırlanıyorken. Gazi'ye girişlerimizi unuttun mu? Kızardın bana, illa göstermek zorunda mısın cebinde katlayıp ta diye.
Damdan düşenin aslında damdan düşmediğini düşmüş taklidi yaptığını gören komşu esnafın, gülümseme hali ve toplananların dağılmasının izlencesi.
- Yine siperdeyim tamam benim saikim de farklı siperim de ama bu siperde olduğumu değiştirmez. Hedef seçerek ateş etmeye çalışıyorum ama baksana şu hallerine, ailesine yapılanların kin ve intikamı ile aslında kendisinin bir mermi olduğunu unutup silah sanarak ateş edenlere...Baksana şu zamanında "olamayıp" ola-ma-ma-nın acısını, pazarlanmışlığının var gücü ile kusarak çıkartmaya çalışanlara...Bak bak, iyi bak o dünün mağduru ve mazlumu gibi dururken bir anda muktedirliğin her türlü gangsterliğini İtalyan takım gibi üstüne giyenlere...Anlaşılan ya bir gün onlardan birisi olmaya evrileceğiz ya da vuruşacağız.Üstelik bu sefer sadece yaşamak için savaşacağız. Biliyorum, sen kahraman olup düeolloda yitip gitmek istersin balkondaki pusucuyu bilsen bile. Bense, giderken yanımda bir kaç tanesini götürme taraftarıyımdır her zaman.
Esnafın, tavla ve sehpa ve küçük masayı kurması, çaycının çifte kavrulmuş kahveyi getirişi aslında damdan düşmeyen ama düşmüş kadar iyi bilenin yerinden kalkıp masaya yönelişi ve oturuşu ve kahveyi yudumlayışı. Günün telaşındaki sokağın, umarsızlığı.
-Ölmez de sağ kalırsan, balkondaki pusucuyu sen indirirsin ama bak.
Dudağın sağa evrilmesi ile gelen gülüşün sessizliği.
-Eyvallah...Sigaran kaldı mı?
Martı çığlığı, kadın parfümü...Daha da fazla dekolte.

23 Mart 2011 Çarşamba



HERKES DAVETLİDİR EFENDİM; ÇAYIMIZ VAR CANI İSTEYEN İSTEDİĞİ KADAR CANININ İSTEDİĞİNDEN DE GETİREBİLİR YEMEK İÇİN...

SÖYLEŞİ SONRASI KONUĞUMUZUN DA KATILIMI İLE BİRLİKTE KÜÇÜK BİR YEMEKLİ SOHBETİMİZ OLUYOR YAKINLARDAKİ YERLERDEN BİRİSİNDE .ARZU EDENLER BU YEMEĞE DE KALABİLİR.

18 Mart 2011 Cuma

ÇÜRÜK AŞK HİKAYESİ

Sal beni gideyim ;
kendi pisliğim ile …
 Bulaşmasın sana da…
Sal beni gideyim ; gideyim ki kendi kendimi yok ederken
Aptallıklarımın döşediği yolda .


"Sana da sıçratmayayım kopacak olan parçalarımdan.
Yürüyen rezillik abidesi bir yaşam sürdüm , geçen her güne lanet okuyarak.
            Geçmeden değil ama ; asla!!!İlla geçecek-ti…
Ne çevreme bir faydam oldu , ne kendime.
Bencilliğin pınarından beslendi bedenim ; insan olmanın da bir değeri olduğunu reddederek .
Yada görmezden gelerek:Fazilet…
Kendimden başkasını düşünmedim , başkalarını düşünmediğimde yarın can simidi bulamayacağımı , su alan geminin tahliye sandalı olmayacağını düşünmeden.

              Rezilce yaşadım ;  yalan söyledim , aldattım, kandırdım , çaldım.

Pişmanlıklarım , bir sonraki yalanlara , aldatışlara , kandırmalara , çalmalara kadar
sürdü … Ve orada bitti.

Yeni pişmanlıklara gebe yalanlar , aldatışlar , kandırmalar , çalmalar , aradım kendime.

Ruhum bunlarla beslenir olmuştu.
Başka türlü yaşayamaz olmuştum;
Başka bir yaşam biçimi bilmez olmuştum;
Unutmuştum , anamın sütünün beyazlığını ve lezzetini ,
hala da bilmiyorum .

Giderken ,
sadece kendimi sürüklüyorum.
Zavallı ruhumu ,
Günahsız bedenimi;
ikisi de benim esirimdi:
Ben kandırdım onları ;
ilk onları kandırdım.
İnandılar bana;
kolay inandırırım,
çok kolay.
Eğer bu dünyada yalan meslek olsaydı ,
emin ol :
Zengin bir insan olurdum ;
eğer yalancılık sanatı bir ders olsaydı  emin ol:
En iyi öğretmen ben olurdum ;
Son günlerim belki
yada son demlerim .
Son yalandan , bir önceki yalan;
son aldatıştan ,bir önceki aldatış,
bir önceki hırsızlık.
Sana acıdığımdan değil
yada kendime acıdığımdan da .
Sadece ; zaman kalmadı .
Son durağa yetişemeyeceksin ;
seni başkası kandırsın , aldatsın , çalsın…

Bunları söylemesem inanmayacaksın . Anlatmasam peşimden ayrılmayacaksın ki eminim yine inanmayacaksın ; ve ben son durağıma vardığımda hayıflanacağım.

  Açlığım kat kat artmış olacak ; Seni de tüketemedim diye…

“Çürük” nedir bilir misin?
Nerden bileceksin , çocuksun sen daha…
“Kötü gen”i bilirsin ama…
Ben çürüğüm…Sarıların içindeki tek siyah civciv…


           Yarım yamalak harcayacağım seni…Yetişmeyeceksin…Sen de çürüyeceksin…
Sal beni gideyim…"






KADIN :

Kimin için bu sözler?
İç sesin mi dillendi , dilin mi içlendi yoksa;
Peki , dinle o zaman :
Cennet yoksa kadın ile erkek birlikte , nereden kaçtılar?

Kaçanlardan biri sendin de , kendi cehennemini mi yarattın Dünyada?
Cehenneme çeviren neydi Dünyayı , sonunda seni de yaktı?
Ve can havli ile sen , her gördüğün canlıya ;divane olmuş , gözleri patlamış , aklın yitirmiş , kan-ter karışımı çırılçıplak sokaklarda koşup , yakalarından tutup durdurarak üstelik;
ASLINDA CENNET YOK! KAÇIN , KURTULUN!!! diye ünleniyorsun?

Cennet bu kadar günahkar ise , sen-ben bir diğeri-bir başka diğeri; Günahsız mıyız?

Ya peki :
Benim kimlere çürük görünmüş olabileceğimi düşündün mü hiç?

O kadar günahsız olabilir miyim? Kaburga kemiğin değilim ben , unuttun mu yoksa?
Yaşamımdaki ne ilk duraksın ne de son durak olacaksın.

Yani : senden sonra yok olmayacağım.
Çamurumuzun kıvamı belirler “İnsani” yanımızın , karatını.

Ve “insaniliğimize” , “Tanrısallığı” yükleyerek vaftiz ederiz ruhlarımızı.
Sen , “Tanrısallığını” çamur ile vaftiz ederek , “insan” olmaya çalışıyorsun.

Borçlarını , kasaya cüzdanından “beni” çıkararak ödemeye çalışma.
Haklısın : O “çürük” benim bildiğim çürük değil ;Benim bildiğim ve “benim çürüğüm”
bildiğin , sıradan…Tam orta yerinden kırılan

Ekim'2010

(Diğer blogu ufak ufak boşaltıyorum.İsmi kalsın yeter ikiye bölünmek yaramadı bana.)

16 Mart 2011 Çarşamba

MEKTUBA BAĞLANMIŞ RÜYA

(Yeniden düzenlenmiş hali ) 

Kullanmaya kullanmaya , kullanmayı unuttuğu bir aleti evirip çevirir gibi beyninde döndürdü "Mektup" sözcüğünü.
"Size mektup gelmiş  , Kumru Hanım " cümlesi sekreterinin ağzından çıktığı anda , "mektup" kelimesi anlamını bile anımsamakta zorluk çekecek kadar uzaklarda kalmıştı.
 Sekreterin elinde masasına yaklaşan beyaz zarfa önce bir tuhaf baktı  ama daha  sonra bu tuhaf bakış , aklından geçmeye başlayan  soruları da sırtlanıp genç kızın yüzüne yöneldi.
 - Bu zamanda kim mektup yazar ki?
Aslında kendisine sormuştu bunu, zarfı alabilmek için sekterinin eline doğru uzandı.
Beyaz zarfın ne ön  ne de arka tarafında , gönderen adı yoktu. Posta merkezinin İstanbul olduğunu gösteren damga  ve sadece gönderilenin ad ve adresi vardı. Arka yüzde adres kısmındaki yazıya baktı; çıkaramadı kime ait olduğunu. Tüm yazışmalarını internet üzerinden, kırk çeşit formatta sınırlanmış baskı harflerine bağımlı elektronik iletiler ile yapıyordu artık. Ortalıkta gördüğü tek el yazısı hâlâ vazgeçemediği kendi notlarıydı.
Zarfı, kapağının hiçbir zaman o tam kapanmayan ucundan tırnağını geçirip, üstten yırtarak açtı. Dörde katlanmış, ince mektup kağıdını çıkarttı.
"Sahi ya , bir de mektup kağıtları vardı değil mi?"
 Kağıdı açtı ve başlığı görür görmez :
"KIZIM..."
Bu beş harflik ve tek kelimelik giriş cümlesi yeterli oldu anlamasına.Ve anlama ile birlikte  kimliksizleşti yüzü , duvarlaştı , soğudu...Yazanı bile üşütebilecek  bir soğuma ile.
Olabildiğince hızlı  okuyup bitirdikten sonra, koyu bir gölge  yerleşti yüzüne. Yüksüz ama alabildiğine koyulaşan türden.
Mektubu zarfına yerleştirdi, masanın üstüne bırakıverdi adres ve isim yazan arka yüzü masaya bakacak şekilde. Öne doğru eğilip, dirseklerini dayadı kıyısına masanın, burnunun kenarını , uzun ve ojeli  baş parmak tırnağının tersi ile kaşıdı.
Yılların   acı, öfke, kin, kızgınlık, pişmanlık, sevgi olarak  öğrettiği  ve anlamlandırabildiği ne kadar duygu varsa , o gri bulutun içine   Ona sormadan  doluştu. Sonra bulut, tuhaf-delice  bir gülümseme olup dudaklarının iki ucunda belirdi.
Telefona uzanıp sekreterinden kül tablası ve çay istedi. Sigarayı  ofis dışında içmeyi adet edinmişti. Oysa şimdi dışarı çıkacak gücü de algısı da yoktu.
Sekreterin soran gözlerinden kurtulabilmek için plastik  bir gülücük attı  kül tablası ve çayını alırken. Derin sigara dumanına çayın sıcaklığı eşlik etti kısa süreliğine, yolları ayrılmadan. Zarfa uzandı, aldı ve mektubu tekrar çıkarttı; bu sefer ağır ve tüm dikkati ile hatta arada bazı cümleleri iki kez, okumaya başladı.Tarafsız olma çabası yoktu düşüncelerinde ama sakinliğe gereksinimi olduğunun farkındaydı.
Bitirdiğinde, okuma ağırlığında kağıdı katlayıp zarfın içine yerleştirdi.Bu sefer, adres kısmı üstte kalacak şekilde koydu masanın üstüne ve gözünü ayırmadı yazıdan. Mektuptaki duygu ve düşünceler havaya karışırken bir serpme atıp yakalama niyeti vardı bakışlarında.
Yazı yavaşça bulanıklaşır ve oluşan çamurdan çıkan kelimeler karşısında bedene, ete, kana kavuşurken sigaranın dumanını üfledi...
"Sen yaşamının bir döneminde vazgeçebilme hakkını kullanıp, kalan özgürlüğünü doya doya yaşarken; ben, ne yaşadım peki?
Sen, özgürlüğünü kullanma nedenlerini her nadir karşılaşmamızda satır satır ve tane tane anlatmaya çalışırken, benim anlatmak için biriktirdiklerim neydi ?
Farkında mıydın? Seçim hakkım yoktu benim.Yaşamı da seçmemiştim, sonrasını da.
Sen sevişmenin, her saniyesinden zevk alıp beni yaratırken ; ben, gidişinin her anını uç uca ekleyip, acısının tadından seni neden yeniden yaratmayayım ki ?
Seni her sevme girişimimin, o günlerde bıraktığım yalnızlığım ve tekliğim  tarafından önü kesilip katledilirken...
Büyüdüm...Belki bencillik belki acımasızlık bilmiyorum, düşünmek te istemiyorum . Oysa sen hâlâ ne af diliyorsun ne de nedamet gösteriyorsun. Gösterebilsen...Belki...
Gidişinin bir bedeli olduğunu biliyordun. Sonunun idam olacağının  bilincinde olan bir devrimci duruşunda yaptın ve yaşadın herşeyi.
Farkında değil misin be adam, ben işte buna çıldırıyorum!
Bir saniye bile olsa, ruhunu benim için satmayı düşünmedin. Yapmayı bırak diyorum ,  düşünmedin bile. Değil anneme  bana bile bedel olmadı o ruhun.
Yıllarca bundan nefret ettim işte , ben.Senden değil " SEN" olan bu şeyden.
İçinde bir satır  sitem olmayan, kimseye kızmayan, sonuçların farkındalığını anlatan ve hazır olduğunu santim santim kanıtlayan bu  mektubun..."
-Kumru kızım, Kumru...Kumruuu.
Kapalı oda kapısının arkasından kapı tıklaması ile birlikte, bas bariton erkek sesini inceltme çabasında bir ses te  gelmişti.
Terlemişti; odanın karanlığında, el yordamı ile uzandı masa lambasının düğmesine.
-Efendim baba...
Kapı yavaş ve titrek, çekinceli aralandı. "Ne oldu ? Sesin geliyordu "cümlesi geçebilecek kadar.
- Yok bir şey baba, rüya gördüm demek ki.Kolay kolay sayıklamam da ama...Yatakta yarı doğrulmuş, direklerinden direngi alıp sabit durmaya çalışıyordu.
Biraz daha aralandı kapı, kır saçlı bir baş,gecenin o saatinde hâlâ canlı kalabilmiş bakışların eşliğinde uzandı  içeri.
-Bu zamanda hala mektup yazacak birileri mi var hayatında?
 "O kadar mı ?" sorusu gülerek çıktı ağzından. Gülerek ama eyvah, yakalandım utangaçlığı da eksik olmadan.
-O Kadar... Babası da gülümsüyordu. Gel de laflayalım anlat bakalım şu mektup işini  bakışları hala çekilmemişti, Kumru'nun üstünden.
-Sabah anlatırım baba, yarın işim çok; erken bile çıkabilirim. Kahvaltıda anlatırım unutmazsam tabii .Sen de yat artık, saatten haberin var mı?
Kır saçlı adam, Kumru'ya baktı; baş parmağının tırnağının tersi ile burnunun yanını kaşıyacak kadar ve bunu Kumru görecek kadar girmişti odadan içeri.
-Sen uyu, anlaşılan bu gece nöbet tutmam lazım, mektuplardan korumak için seni.
Başkaca bir şey demeden, geldiği yavaşlık ve sessizlik ile odadan çıkıp kapıyı kapattı.
OCAK'2011

14 Mart 2011 Pazartesi

ÇOOKK PİŞMANIM ÇOOOOKKKKK

Efendim, bu yaştan sonra kavga edemem… Hele benim gibi centilmen iseniz bir kadınla asla kavga etmezsiniz.Denemediğimden değil ama baktım kendisi ne kural tanıyor ne de centilmence dövüşüyor, tüm bu centilmenliğim ile peki dedim.
Chamberlain’in, safiyane duruşu ile elimde barış için imzalanmış beyaz kağıdı sallayarak ilan ediyorum ki: Bir daha Kırmızı kediye cümle içinde geçse de hiç o niyeti taşımasam da ZEVZEK dersem ne olayım…Allah beni bildiği gibi yapsın…

Olay şudur efendim şimdi şaşkın şaşkın ne diyor bu Usta diye bakmayın ekrana:

Bu ev taşıma felaketi sırasında Facebook denen illetin duvarına yazdığım o muhteşem cümlenin ( 80 Küsur yaşında annenizin 21 küsur yıldır oturduğu evinden taşınması sırasında, eşyaların arasından firavun mumyası çıkma olasılığı; Barcelona’ nın Şampiyonlar Liginde final oynama olasılığından daha fazladır) altındaki yorum bölümüne, sayın Kırmızılı Kedi yandaşı Mayasız Arı ile döşenmiş te döşenmiş benim caaanım cümlem kim vurduğu gitmişti. Ben de güldüm tabii ne yapabilirim ki başka? Tuttum ( hayır aslında tutmadım salıverdim elimi-yok ki benim elimi, dilimi  tutan birisi) “Zevzekler” yazdım yorum kısmına… Ya hu bunda ne var demeye kalmadı, Aeeedoollfff Hiiııtllııırrr’ ın ordularından beter bir hızla sağımdan solumdan laf, söz, tekme ne varsa yedim… Ne derdimi anlatabiliyorum ne konuşmama izin veriliyor.Benim bildiğim kedide iki pençe olur, bununkileri sayamadım bile… Benim bildiğim kediler sevimlidir, bu mübarek oldu bir adet canavar.Ne nefes alabiliyorum ne laf söz dinletebiliyorum.Tüm tecrübe ve yeteneğime rağmen yok… İmkanı yok durmayacak.

 Centilmeniz ya, kalp kırmak yoktur bizim lügatımızda peki dedim; (Sanki marifetmiş gibi) bu yazıyı yazdım. Aha da 470 tane adamın önünde yayınlıyorum: ZEVZEK DEDİM PİŞMANIM Bİ DAHA DERSEM DİLİM KOPSUN.
Bunu bir de tutup burada yayınlıyorum ki , bu kedinin bana ettiğini görün ey insanlar!!!   

Ama şuraya da yazıyorum, o kadar didişmenin sonunda iki elim yakasındadır; bir falsosunu yakalayayım o centilmen Chamberlain gider yerine, kırmızı burunlu, damarlarında kan yerine viski dolanan, puro bağımlısı ve Adeeeedollfff Hiitttlııırrr in baş düşmanı CHURCİLL gelir, cehenneme kaçsa gider şeytanla anlaşır orada savaşırım haberiniz olsun.

12 Mart 2011 Cumartesi

The Wind That Shakes the Barley


Yıl 1920 yer İrlanda… Yıllardır süren İngiliz işgali 1900’lü yılların başında bıçağın kemiğe dayanmasına yol açmış, milliyetçi hareketlerin de etkisi ile direniş hareketleri ve ilk büyük-toplu ayaklanmalar baş göstermişti. Ulusal kahramanlarından O’Connoly’nin önderliğinde gerçekleştirilen ayaklanma ve direniş (Dublin Grevi ve Sivil Ordu girişimi)kanlı bir şekilde bastırılmış, milliyetçi kıpırdanmaların etkisini azaltabilmek için oluşturulan parlamentoda seçimler sonrası çoğunluğun Sein Fein yani bağımsızlık yanlısı İrlandaların partisi %75 gibi azımsanmayacak çoğunluğu ele geçirince, Londra oyunbozanlık yaparak hem parlamentoyu feshetmiş hem de Sein Fein’i yasadışı ilan etmiştir. Sein Fein ve İrlanda Parlamentosunun cevabı ise İrlanda Kurtuluş Ordusu’nu kısaca İRA’ yı kurmak olmuştur.
 Yorgun İmparatorluğun mazotu yavaş yavaş bitmeye başlamıştır Keltlerin ülkesinde. Yeniden örgütlenmeye başlayan İrlanda taşrası, İRA’ nın bayrağı altında gerilla savaşına başlamış ve büyük kentlerin kapısına dayanmıştır.
İngiliz İmparatorluğunun yüzyıllardır süren, küçüğü büyüğe karşı kullanma politikası ve yerli komprador yaratma taktiği Kelt Ülkesinde sökmez hale gelmektedir. Ülkenin büyük kısmını oluşturan Katolikler, taşranın direnişine katılması ile İngiliz Ordusunu sisli ve yağmurlu İrlanda platosunda boğmak üzeredir. Film, bu sürecin başlangıç dönemi ile başlar. Taşranın ileri gelen ailesinden olan O’Donnell’ ların karizmatik yakışıklı ve güçlü Teddy O’Donnell İRA üyesidir. Ailenin yine akıllı, yakışıklı ama aynı zamanda eğitimli olup, tıp fakültesini kazanan Damien ise yüreği özgürlük için atsa da ailenin kararını ve aklını dinleyip Londra’daki Hastaneye eğitime gitmeye hazırlanmaktadır.Kasabadaki direniş yangını Damien’a da ulaşmış ancak O kardeşinin ve yüreğinin sesini bastırarak aklının söylediği yolda yürüme kararı almış olarak İstasyonda kalkacak treni beklemektedir.O akıl yolcusu Damien, kardeşinin ve yüreğinin bastıramadığı aklının, istasyona gelen İngiliz Müfrezesine, sendikasının kararı olan İngiliz asker ve askeri malzemelerini taşımama kararını silah namluları burnuna dayanmışken bile söylemekten çekinmeyen makinist (Dan)  ve kondüktörlere teslim oluşuna tanık olur. İç çatışmasının ayyuka çıktığı sırada bu akıldışı direnişi gören Damien gerçeğin yakıcılığına daha fazla dayanamaz ve direnişe katılır.

Damien- Teddy ve diğerleri karakterinde kişileştirilen İrlanda, ayaklanmıştır artık. Elde çim hokeyi tahtaları ile kırlarda talim yapan genç erkeklerin hırs ve inancına karışmıştır tüm ülke. İlk ateşli silahlarını, karakolları tahtalar ve çekiçlerle basarak İngilizlerden elde ederler. İlk kayıplarını da verirler ama kalan direnişleri İrlanda Ana, en derin ve en kuytu yerinde saklar işgalcilerden.

Ken Loach İngiliz’dir ama İrlanda direnişini ve İngilizlerin kirli savaşını gözler önüne sererken bir saniye bir tereddüt etmez. Bunu yaparken de kamerasını belgeselci gibi kullanır. Asla birinci tekil şahsa dönüştürmez, her zaman dışarıdan bir gözlemci gibi kalır. Kamera aktüeldedir kısacası. Oyuncular asla kameraya bakarak konuşmaz. Ve kamera daima saklı açılardan izler olan biteni. Ken Loach bizim gibi sıradan bir  izleyicidir.Yorum yapmaz, müdahil olmaz olaylara sadece olan biteni aktarır bizlere.Ama Ken Loach’tan diğer filmlerinde olduğu bunda da susmasını beklemek büyük hata olur.Tüm karakterler arasında sakil duran, uzaydan gelmiş izlenimi veren Makinist Dan aracılığı ile dünyaya bakışını ve felsefesini kimseyi rahatsız etmeden, filmin akışını bozmak bir yana onun bir parçası olmaktan çekinmeyen, öne çıkmadan anlatır. Ken Loach’un amacı haklı haksız tespiti değildir çünkü. Herkes kendi vicdanı ile baş başa kalacaktır film bittiğinde ve herkes kendi doğrusu dâhilinde bir yoruma varacaktır. Kendi doğrularının sözcüsüdür sadece Makinist  Dan ve olayların bir parçası olmaya devam ederken mırıldanır sadece bu düşünceleri.



İngilizler ile savaş sürerken, taşranın direnişinin yanında zaman geçtikçe başka şeylere tanık olmaya başlarsınız. Bu savaş sadece bildik bir bağımsızlık savaşı değildir ve tüm savaşlar gibi basit bir ikilemi içermez. Ken Loach’a göre aynı zamanda bu savaş,  sömüren- sömürülen savaşı olarak ta devam etmektedir. Dört kollu ve dört taraflı bir savaştır. Burjuvazi yani sömürenlerin hiçbir zaman tek yüzü olmadığını bilir Ken Loach. Burjuva da ikiye bölünmüştür.  İşbirlikçi kompradorların yanında, bir de cumhuriyetçileri destekleyen burjuvalar vardır. Ama burjuva burjuvadır sonuçta, savaşta bile olsa halkı sömürmekten geri kalmaz. Bu sömürgenliği yüzüne vurulduğunda ise ne cumhuriyet dinler ne özgürlük; küstahlaşır diklenir kendi çıkarları her şeyin önüne geçer. Ve büyük yol ayrımının ilk sinyalleri de burada verilir aslında. İzleyiciyi biraz (ama çok değil ) rahatsız eden bir sahnedir bu. Tedirgin olursunuz, bir şeylerin habercisi olduğunu anlarsınız ama ne olduğunu çözemezsiniz. O koca demiryolu işçisi makinist Dan’in basitçe verdiği dersi haklı bulursunuz ama gelenden habersizsinizdir hâlâ.
Oysa Dan açık açık söylemiştir, “İrlanda, İrlanda Halkına tüm üretim araçları ile birlikte teslim edilemediği sürece, köylü topraklanamadığı işçi fabrikalarına sahip olmadığı sürece, sadece işgalcinin üniforması değişir” Oysa Teddy O’Donnell çoktan söylemiştir bile neden İRA’nın, burjuvaya destek çıktığını ve kolladığını:”Silahları onlar olmasa nasıl alırım? Yarın ne ile saldırırım İngiliz Ordusuna? Ve bu kasabayı nasıl korurum Onlardan?”
  Teddy’nin bilmediği şey, o silahların ve gücün yarın İrlanda Halkına dönebileceğidir.

Savaş ve zaman akıp gittikçe, Cumhuriyetçilerin dolgunlaştığını görürsünüz. Dolgun müfrezeler, tam teczihatlıdır artık; makineli tüfekler, el bombaları, yarı otomatik piyade tüfekleri, tahta eğitim silahlarının yerini almıştır. Silah ve Cephane için karakol basmaya gerek kalmamıştır artık. Hem sayısal hem de teçhizat üstünlüğü İRA’ dadır.
Demian’ın sevgilisi olan ve ailece direnişten yana tavır koyan Snead’in evi basılır yakılır bir kez daha. Ve bir kez daha duvara dayanırlar. Ve her zamanki gibi savaş kadınları taciz eder. Bu da tam savaşın bittiği gün gerçekleşir. Taşra artık karnaval yerine dönmüştür. Komprador toprak sahipleri kaçmış, İngilizler silahlarını susturmuş ve barışı beklemektedir. Taşra ilk kez özgürce nefes almaktadır.
Oysa bilmedikleri şey asıl korkunç savaşın başlamak üzere olduğudur. Majestelerinin hükümeti korkunç bir tehdit savurur isyancı İrlanda Parlamentosuna: Ya şimdi savaşı durdurursunuz ya da daha büyük ve korkunç bir savaşa hazır olun.
Yol ayrımındadır özgürlükçüler; ya bu tehdide karşı duracaklar ya da orta yolu bulup bir takım tavizler vererek barış anlaşmasını imzalayacaklardır. Michael Collins’in başkanlığını yaptığı İrlanda Heyeti, barış anlaşmasını imzalar ama ne pahasına?
İrlanda bağımsızdır artık tamam ama Krala bağlılık yemini etmek şartı ile. Bunun anlamı İrlanda Parlamentosunun üstünde bir Genel Vali olacağıdır. Bununla da yetinmez Majesteleri, kuzeydeki Protestanları ve adadaki tehditkâr gücünü korumak için tampon bir bölgeyi (bugünkü Kuzey İrlanda) elinde tutmaya devam edecektir. Ortalık birbirine girer İrlanda’da. Burjuvalar ve kentler barıştan yanadır. Ancak savaşın tüm yükünü çeken İrlanda taşrası ayaklanır. Bu zafer değildir; ölülerinin, acılarının bir karşılığı değildir onlara göre.
İngiltere destekli evet çiler, Dublin dâhil kentlerde hemen kontrolü sağlamakla kalmaz, geri çekilen İngiliz Ordusunun tüm silahlarını da alır, düzenli ordusunu kurar. İngiliz Ordusu da zaten, Kuzeydeki sınıra çekilmiş eli tetikte beklemektedir. Silah zoruna dayalı bir barış.

Ken Loach’un o hafifçe tedirgin ederek mahkeme sahnesinde size ilk serinliğini hissettirdiği fırtına kopmak üzeredir. Bunun adı iç savaştır ve iç savaş sadece sokaklarda yapılmaz.Evlere girer, salonları, odaları, mutfakları böler.Yatak odaları ayrılır.Yine gözlemcidir Ken Loach’un kamerası. Bizim için izler olan biteni. Müdahil olmaz, yorum yapmaz yine sadece anlatır ama anlattıkları midenizi yakar. Ve yine düşüncelerini mırıldanır gibi Makinist Dan’in aklından ve dudaklarından aktarmak ile yetinir:” Bu anlaşma bağımsızlık bildirimize de diğer bağımsızlık savaşı veren uluslara da açık ihanettir. Fabrikalar ile tarlalar ile yine majesteleri yönetecek ülkeyi.”

Gördükleriniz rahatsız edicidir. Daha dün, omuz omuza savaşan insanlar bugün birbirilerine silah çekmektedir. Kardeş kardeş ile savaşmaktadır. Ayrılık, O’Donnell ailesine de sıçrar, Teddy Hükümet yanına geçerken, Damien direnişe katılır. Oysa filmin başından sonuna kadar beklenti tam tersinin olmasıdır. Ama savaşın acımasızlığı Teddy’i yıldırıp yorgun askere çevirirken, savaşın acımasızlığında omuzlarına yüklenen vicdani sorumluluğun etkisi Damien’ı daha da keskinleştirmiştir. Sonunda birbirlerine silah çekerler. Damien, bir karakol baskınında yakalanır. Teddy bölgenin askeri lideridir ve kardeşine kurtulması için sunabildiği tek yol arkadaşlarına ihanet etmesidir. Damien için kabul edilemez bir taleptir bu. Teddy nin komuta ettiği müfrezenin önünde can verir.

Sert bir film mi? Bu anlamda evet, sert bir film. Ama Yaşananların daha da sert olduğu düşünülecek olursa aslında yumuşak bile denebilir.
Ken Loach aktüeldir film boyunca müdahil olmaz belki ama gidişatı ve kendi felsefesini Makinist Dan üzerinden aktarmaktan da geri durmaz. Sosyalisttir Makinist Dan;savaşta pişmiş 1913 ayaklanmasını görmüştür.Savaşın olgunlaştırdığı, okuyan düşünen bir savaşçıya dönüşmüştür zaman içinde.Özgürlük için, milliyetçi yaklaşıma sahip İRA’lı  kardeşleri ile birlikte savaşmaktan çekinmez ama Sosyalist damarı, kendi doğrularını söylemekten de geri durmasına engel olur.Bu başlayan Son savaşta da safı zaten bellidir. İdealleri uğruna savaşmaya devam eder ve Damien’ın yanında ölür.Makinist Dan aracılığı ile yaptığı küçük dokunuşlar ile geleceğin önceden belirgin olduğunu anlatmaya çalışır sadece Ken Loach. Haklılığını ispatlamak çabası da değildir bu, sadece olacakları haber verir. Ve iki kardeşin kapışması aslında İrlanda’nın kendi boğazlaşmasıdır.

  Bu film aslında bizi de ilgilendiren bir dönemi anlatıyor. Bizim tarih ders kitaplarımızda yer almayan sadece İngilizlerin Birinci Dünya Savaşı yorgunluğu ile geçiştirilen duruşu ile ilgili. Evet, İngiltere Savaş yorgunu idi belki ama aynı anda başında bir de İrlanda Belası vardı. Tamam, Anadolu petrol alanları ve Hindistan yolu üzerinde idi ama aynı zamanda İrlanda da burnunun dibindeydi ve burada yaşayacağı bir yenilgi İskoçya’yı ve Galler’i de karıştırabilirdi. Üstelik Anadolu İsyanının etkisinin üstüne bir de burası kaybedilirse, Hindistan ve Mısır da tehlike altına girerdi.
İngilizler burada ateşi elleri ile tutmaktansa, Yunanistan’ı kullandılar. İrlanda’da ise bu kadar dolaylı bir imkâna sahip değillerdi. Ellerindeki tüm güç, kendi askeri güçlerinin yanında Protestanlar, işbirlikçiler ve komprador toprak sahipleri ve burjuvalardı. Toprak sahiplerini küçümsemeyin, bağımsızlığa kadar İrlanda Taşrasının sahip olduğu toprak miktarı yüzde birleri geçmez. Geri kalan tüm topraklar toprak ağalarının ellerindeydi ve bunların büyük kısmı yüzyıl önce adaya yerleşmiş İngiliz soyluları idi. İrlanda adası doğrudan kraliyet mülkü olarak geçiyordu çünkü. O yüzden, 1920’ lerin İrlandası’nda, sanayiciler ve toprak sahipleri sıkı sıkıya İngiltere’ye bağlı idiler. İngilizlerin blöfü tuttu İrlanda karşısında ve ne tesadüftür ki anlaşmaya imza atan resme bakıldığında, Lloyd George, Churchill, Camberlain gibi isimler var kabinede. Bize ne kadar tanıdık isimler değil mi? İngiliz Gangsterleri. O tehditlerin benzerlerini bize defalarca savurmadılar mı?
İrlanda elindeki kartlara bakarak bu resti göremedi. Görse ne olurdu? Bilinmez… Ama görmediği anda olacak olanlar çok önceden belliydi. İngiliz’in silahı ile kardeş avı.


  Ken Loach stüdyo adamı değildir kolay kolay stüdyolarda film çekmez. Söylemleri bellidir, kendi felsefesini yansıtır filmlerinde. Bu felsefenin kimleri rahatsız ettiğine de aldırmaz. Teacher döneminde O Margaret karakancolozunun bir numaralı belalısı olmuştur filmleri ile. Hele çektiği bir belgesel sonrası tam on iki yıl film çekmeyi bırakın kamerayı bile eline alamamıştır baskılar yüzünden.
Kimsenin gözünün yaşına bakmaz, olayları anlatırken acımasızdır. İspanya İç Savaşı’na yolladığı İngiliz Sosyalistleri aracılığı ile (Land And Freedom) ağzına geleni söyler Stalin ve Sovyetlere. Savaşı kaybeden, onların politikasıdır çünkü Ken Loach’a göre. Sol yumruğu daima havadadır. Nikaragua’da Sandinist hükümet şudur budur una bakmaz, Kontraların kasaplığını gözler önüne sergiler Carla’s Song’ta. Glasgow’lu otobüs şoförü kalkıp Managua’ya gittiğinde carlanın peşinden neye uğradığını anlamaz. Ama sonunda o da eline Kalaşnikof’u alır, çocukları ve sevgilisini koruyabilmek için.
Sineması her zaman politiktir çünkü Ken Loach’a göre yaşam politiktir her şeyden önce.”My Name is Joe” güya futbol üzerinedir. Oysa futbol topu da siyaset derisinden meşin yapmıştır kendisine.
Bizim ihtiyar, tipik İngiliz suratlıdır. Sokakta görseniz dönüp bakmaz, emekli bir İngiliz Turist sanırsınız oysa kameranın arkasına geçtiği anda devleşir Nordiklerin efsanelerinden fırlamış bir adam haşmetine kavuşur. Olayların sertliği dışında bir sertlik barındırmaz filmlerinde, aşk hikâyesi mutlaka vardır. Kahramanları hafif sarsak tiplerdir mutlaka bir kadını severler ve bu sarsak halleri daha da belirginleşir sevdikleri kadınlar karşısında.

Kahramanlıkları cüsselerinde ya da güçlerinde değil yüreklerinde saklıdır. 

Director:

Ken Loach

Writer:

Paul Laverty


9 Mart 2011 Çarşamba

MADAM BOVARY

Dün akşam aslında başka bir film izleyecektim ancak o filmin cd sinin bozuk olduğunu görünce elimi attığım raftan kendiliğinden fırladı "Madam Bovary". Gustave Flaubert ve kitabından uzun uzun bahsedecek değilim, bildiğinizi varsayıyorum. Bilmeyen varsa da lütfen bilene sorsun.
 
Kısaca, " Burjuva Kadının türlü türlü hezeyanları" olarak tek satırda özetlenebilir.Döneminde yayınlandığı anda büyük olay çıkartmış, edebiyatta " Gerçekçilik Akımı"nın babası sayılan yazarın bu kitabı.Kitabın edebi gücü bir yana ( Tüm zamanların en iyi on kitabı sıralamasında Tolstoy ile yarışır) bizim sinema bezirgânlarının da kafasında, -burjuva kadını türlü türlü hezeyanlarından kurtulabilmek için çıkışı neden cinsellikte arıyor ki acaba, hayır madem burada arayacak biz neden diğerleri ile uğraşıyoruz direk ikiz yatak mevzuuna girelim- ampulünün de yanmasını sağladığını düşündüğüm uyarlaması çok sevilen bir kitaptır.
Oysa ne Flaubert'in ne de bizim hınzır Chabrol'ün derdi bu değildi elbette.Toprağının gan gani rahmeti olasıca (Geçen yıl öldü ) ateist ve Marksist Chabrol'ün filmlerinde hınzırlık her zaman vardır.Yavaş ve sakin sakin akıyor sandığınız filmde öyle bir anda gözünüze sahneyi sokuverir ki ne olduğunu anlayamazsınız.Bir kaç saniye içinde herşey olup bitmiş siz o sahneyi beyaz perdede gerçekten gördünüz mü görmediniz mi anlayamazsınız.(Misal Madam Bovary'de, filmin başında doktor Mösyö Bovary ile karşılaştığında içki ikram eden Emma'nın (müstakbel Madam Bovary), kendi bardağındaki konyağı fondip yaptıktan sonra  küçük konyak bardağının dibine dilini sokup kalan içkileri yalaması ve Mösyö Bovary'ın bu andan sonra koştura koştura Emma'nın babasına gidip kızına talip olması.) 
  Chabrol, hemen hemen tüm filmlerinde kafayıburjuva ve burjuva ahlakına takmıştır ve bol bol sopalar.Ama öylesine hınzırca yapar ki bunu aslında sokakta yanınızda yürümekte ve aynı anda ıslık çalmaktadır.Hınzırlığı da buradan gelmektedir zaten.Üretken bir yönetmendir, ilk filmini 1957 yılında çekip sayısız filme, senaryoya imza atmış yapımcılığında bulunmuştur.Benim son izlediğim filmi, 1995 yapımı olan Ceremonie idi.Onda da İsabelle Hupert vardı başrolde kült oyuncusu olarak.Isabelle Hupert Fransızların (bana göre ) Mona Lisa ifadeli oyuncusudur.Gülümsüyor mu yoksa boş boş bakıyor mu anlayamazsınız ama  O yapacağını yapar. Ceremonie filminde de aynı bakışlarla filmin sonunda orta sınıf bir burjuva aileyi   dipten temele doğramıştı.
Chabrol, kült oyuncusundan da oyunculuk bazında yardım alarak, aslına sadık kaldığı bir uyarlamaya imza atmış.Bezirgânlığın yanından bile geçmeden Flaubert'in meramını anlamış bir şekilde dönemin toplum yaşamını-Fransız Taşrasını-yavaş yavaş aristokrasiden boşalan alanı dolduran yeni büyük Burjuva Sınıfını-Kilise ile aydınlanmacıların çekişmesinin altını çize çize yapmış bunu da ama tabii o küçük hınzırlıklarından da vaz geçmeden.
Chabrol'ün başyapıtı sayılmasa da hem Flaubert hem de geçen yıl ölen Chabrol için küçük bir saygı duruşu olabilecek bir film Madam Bovary.

 


Director: Claude Chabrol
Writers:  Gustave Flaubert (based on the novel by), Claude Chabrol (adaptation)
Stars:  Isabelle Huppert, Jean-François Balmer and Christophe Malavoy

8 Mart 2011 Salı

CASUS OYUNU

Ev taşıma cebelleşmesinin en büyük faydası, evde kaldığım bir kaç gün boyunca mevcuttaki dvd ve cd lerimi tekrar elden geçirmemi sağladı, kumandanın hâlâ bulunamaması da tv den uzak durmamı.
 İlk gecenin çalışması, benim uzun aralıklarla da olsa, defalarca izlediğim bir aksiyon filmi.Sadece kafa olarak değil bedenen de yorgun olduğumda elime ilk aldığım filmdir.Gerçi, uzun zamandır izlememiştim iyi bile oldu diyebilirim.
SPY GAME ( CASUS OYUNU ) Tony Scott'un, filmografisinin tarih olarak ortalarında yer alan bir çalışmasıdır.Tony Scott malûmunuz, (Baba) Ridley Scott'un kardeşi.Reklam ve klip yönetmenliğinden gelmedir ve bu sınıftaki yönetmenlerin tamamında varolan  " hızlı kurgu " hastalığı Onda da vardır.Tek teselli edici yanı, bu işi iyi kotarabilenlerden olmasıdır.
 Abisini sırf "Blade Runner"ın hatırına bile olsa tercih ederim.Tony Scott'un bir çok filmini izlesem ve bir kaç tanesi hariç çok fazla tutmasam da, Casus Oyunu'nun yeri bir başka.İlk filmi olan Hunger(Açlık) -1983 , True Romance (Çılgın romantik)-1993 Casus Oyunu ( Spy Game )-2001 en iyi filmleridir benim gözümde.Yoksa, hepiniz hayatınızda bir kez bile olsa Top Gun'ı, Sosyete Polisi-2'yi, Yıldırım Günleri'ni, Devlet Düşmanını izlemişsinizdir mutlaka.
  Kesin gişe başarılı filmler yapan, nabza göre şerbeti vermeyi bilen, abisinden gelen soyadı mirasını çatır çatır kullanıp, piyasanın sayılı bezirganlarından birisi olup çıkan Tony Scott'un yine piyasa işi olan ama bu sefer olmuş dedirtmek ile kalmayıp bana arada dönüp dönüp izleten bir tür filmidir, Casus Oyunu.
 Adı üzerinde, bir casus oyununu anlatıyor baştan sona.Kurt adamımız Robert Redford yakışıklı toy casus ise Brad Pitt.(Demiştim adam kesin gişecidir diye) Ama ikisi de sıkı oynuyorlar ve aldıkları parayı hak ediyorlar kan ve can verdikleri karakterlerden dolayı.Bildiğiniz klasik casusluk hikayesi ile başlayıp bir süre sonra, bir binanın içinde zamana ve birbirlerine karşı kovalamacaya dönüşen bir hikaye, geri dönüşler ile CIA ve Amerikan politikalarının Ortadoğu ve Soğuk Savaş döneminde nasıl işlediğini anlatan hafif dozda politize karameli;"Çarşı Dünyaya karşı" dedirten, Soğuk Savaştan kalma kurt Redford'un, saniyeler ile kurguladığı oyunu oynarken, yeni dönem yeni yetme ukala ama aptal genç üst düzey yöneticilere verdiği ders.Ve "Bir akşam yemeği operasyonu" ile sevdiği kadını kurtarmak için Çin Hapishanesine gözü kapalı girerken yakalanan, tüm filmlerindeki toplamdan fazla sopa yemiş suratı ile geri getirilen Brad Pitt.
Tıkır tıkır çalışan, hatasız bir senaryo;düşmeyen tempo ve muhteşem müzikler...Yorgun argın işten gelmiş, kahvenizi elinize almış ayaklarınızı uzatırken izlenecek, gecenizi tamamlayacak bir film.Başyapıt falan beklemeyin, hayır.Ama türünün iyilerinden. 80 lerin başından beri yapılmış en iyilerden denebilir.
Film diyaloglarını ezberlemeyi beceremem ama şuna bittim ve kısa olduğu için aklımda kaldı.

Muir (Redford) Sekreteri Gladys'e : Nuh peygamber gemiyi ne zaman tasarladı?
Galdys: Ne zaman?
Muir : Tufandan önce...Tufandan önce...

İnternet bağlanana ya da ben tv kumandası alana kadar her gece bir film, her gün bir film yorumu...Susma sustukça meydan kedilere, kuşlara kaldı diyen arkadaşlarım...Döndüm...



Yönetmen : Tony Scott
Senaryo : Michael Frost Beckner, David Arata
Oyuncular : Robert Redford, Brad Pitt, Stephen Dillane, Larry Bryggman, Marianne Jean-Baptiste
Filmin Türü : Aksiyon, Polisiye
Orijinal Adı : Spy Game
Yapımcı Firma : Beacon Communications
Yapım Yılı : 2001
Yapım Ülkesi : ingiltere/ABD
Orijinal Dili : İngilizce/Almanca/Arapça/Faransızca
Filmin Süresi : 126 dakika

Etiketler

ADAM VAR (1) AFORİZMALAR (3) Akçay Günlüğü (1) ANLATI (17) ARTUNÇ BEYİN DEHŞETLİ SON GECESİ (1) BANA DAİR (12) BEN BİRİSİNİ ÖLDÜRDÜM (1) BERGAMA-1965 (1) BİLGİNİN VE SANATIN MÜLKİYETİ OLMAZ (1) BİR ADAM/GÖLGELER İÇİNDE (1) BİR ANLATI ÜZERİNE SERBEST SALINIMLI ( GECİKMİŞ) DÜŞÜNCELER (1) BİR MAYIS (1) BİR TANE (1) BİR YAZ GÜNÜ RAPSODİSİ (5) BİRİ/HEPSİ/HİÇBİRİ (1) BOSTANCI RECİİNİN OĞLU TAKSİCİ NUMAN (1) BRİ METREKAREDE HAVA VAR (1) BUGÜN ÇOK KÖTÜ BİR ŞEY OLACAK (1) BUNU GÖRÜYON MU (2) CELLAT (1) CİCİLERİ SEVELİM (1) CİNAYETİ GÖRDÜM AMA TANIK OLMAM (4) CLAIRE (8) ÇÜRÜK AŞK HİKAYESİ (1) DENEMECE (4) DENİZ MORALIGİL İMZA GÜNÜ (1) DERNEK (2) DOSYALARI HAVALANDIRMA ZAMANI (1) DÖNEN DÖNENE (1) DUYURU (7) DÜĞÜN (4) DÜŞ KAPISININ MANDALI: FANTASTİK EDEBİYAT (1) EDEBİYATA DAİR (52) EDERLEZİ (1) FARFARA TEYZENİN BİTMEK BİLMEZ EFSUNLARI (1) FUNDA ÖZŞENER (1) GAITASINI ÇIKARTMAK (1) GÖKDELENİN TEPESİNDEN DÜŞÜYORSAN DEBELENMEYECEKSİN (1) GÖRÜŞ/MEK (1) GÜNCEL (3) HUKUK (1) İBİŞE NASİHATLER (4) İDA RÜZGAR LESBOS (1) İHSAN OKTAY ANAR (1) İKİ FİLM BİRDEN (1) İZMİR FELSEFE GÜNLERİ (4) İZMİR KİTAP FUARI (1) KARŞIYAKA (1) KAYIP CÜZDAN HİKAYESİ (1) KEDİ KİTABEVİ (2) KELİME KELİME ANLAT DESELER (1) KENDİME DAİR (11) KİTAPLAR (2) Komünist Partisi (1) KORUYALIM (1) KUM TORBASI (1) KÜÇÜK BİR YANLIŞ ANLAMA (1) MAROON AĞLARINI ÖRÜYOR (1) MAROON IS NO:1 (1) MARTI ÇIĞLIĞI VE GAZETE VE... (2) Mektuba Bağlanmış rüya (1) MODERN ZAMAN VAKANÜVİSLERİ (1) OLDU MU BÖYLE OLACAK (1) ÖYKÜ (26) ÖYKÜ OKUDUM BUGÜN (1) PİTKİM VE SALYANGOZ KABUĞU (1) PRESTIGE (1) ROMAN YAZDIM (1) SADIK YEMNİ (1) SAVUN-MA (1) SENİ SEVİY... (1) SEVİŞGEN RÜYA (1) SIZINTILAR (6) SİNEMAYA DAİR (11) SON ÇALIŞMA (1) SÖYLEŞİ (1) SURATINA SURATINA (1) sürrealist mahallenin olmayan efkâr-ı umumiyyesi (6) ŞANSLI ADAM (1) ŞİİRİMSİ (23) TAM ŞU ANDA (1) TEHDİT EDİLDİM (1) TİYATRO (1) TOPRAK KEMİKLERİMİ ÇAĞIRINCA (1) Türk Yargıçları (1) YAŞAMA DAİR (65) YEMEK (1) Yol-Tütün-Yorgunluk (1) YUNAN USULÜ (1) ZAHİRİ HANIMIN TEFTİŞ GÜNLERİ (1) ZEHRİMİZ EŞİT; FARKIMIZ FİYATIMIZDA (1)