27 Ocak 2011 Perşembe

Bir Hikaye var okumak için...

      Bildiğiniz üzere , öykü ve benzeri yazıları , ayrı bir blog olarak düzenledim.İyi mi oldu kötü mü bilmiyorum ama şimdilik öyle.Biraz önce baktım , nerdeyse bir ay olmuş yeni bir şey girmeyeli.Yazmadığımdan değil ama yazdıklarımı kullanmak içimden gelmedi.Sonunda , Melih Hoca'nın çaktırmadan yaptığı dürtme ile bir şey çıktı.İyi mi kötü mü bunu da bilmiyorum.Yahu , ben ne çok şey bilmediğimi niye yeni fark ediyorum?

      Yorum yazacak olursanız , eliniz korkak olmasın...Ne kadar çok eleştirilirsem o kadar iyi.

http://avramdanmasallar.blogspot.com/2011/01/kullanmaya-kullanmaya-kullanmay.html

24 Ocak 2011 Pazartesi

GERÇEK BİR SON MEKTUP





Asıl adı  Gerhard Hirsch olan Andre GORZ, Katolik bir anne ve Yahudi bir babanın çocuğu olarak, 1923 yılında Viyana'da doğdu. 1930 yılında  babası da Hıristiyan dinini seçti ve Katolik Mezhebine girdi. Annesi tarafından, Alman Militarizminin etkisinde kalmaması için Katolik Enstitüsü'ne gönderildi.
   Nasyonel Sosyalizmin ve Anti Semitizmin Gorz üzerindeki yıkıcı etkisi o boyuttadır ki, savaş sonrası  Gorz, Almanca konuşmayı bile reddetmiştir yaşamının geri kalan dönemlerinde. 1946'da Paris'e, Londra'da tanıştığı sevgilisi ve daha sonra herşeyi olacak olan Dorrine ile birlikte yerleşmiş ve Sartre'ın ekibi, çevresi içinde yer almıştır.
  1950'li yıllar ile birlikte Gorz, Marksizme yaklaşmış; Sartre'ın Varoluşçu görüşlerini benimsemesinin de etkisi ile, Varoluşçu Marksist bir yaklaşım sergilemiş, Fransız Komünist Partisi çevresinde yer almıştır. Bu dönemde, siyasi ve felsefi yazılar kaleme alan ve aynı zamanda gazeteci de olan  Gorz, Le Nouvel Observateur'ın kurucuları arasında da yer almıştır.
68 olayları ile birlikte Politik Ekoloji hareketi ile ilgilenmeye başlayan GORZ, Yeni Sol Hareketin içinde yer almaya başlamış ve bu konuda yazdığı kitaplar ile etkili olmuştur.
Özellikle, 1980'de yayınlanan Elveda Proleterya ve 1988 'de yayınlanan İktisadi Aklın Eleştirisi ile  Marksist anlayışa ve Marksist Sol yaklaşımlara büyük eleştirilerde bulunmuş, Marksist olmayan Sosyalizm'in önemli düşünürleri arasında yer almıştır. Andre GORZ, bu görüşleri ile Avrupa'da, Yeşil Hareketin ve Otonomcu Sosyalistlerin düşünsel öncülü sayılabilir.
Gorz'un siyasi ve felsefi yapısı dışında bir de önemli bir eseri vardır ki, belki de aşk üzerine yazılmış en sağlam manifestolardan biri olması ile öne çıkar.
40'lı yılların sonunda tanıştığı ve tanıştığı günden itibaren  ölene kadar (hatta ölürken bile ) bir daha ayrılmadığı Dorrine ile olan ilişkisini, birlikteliklerini kısaca gözden geçirdiği, kısa özeleştilerini araya sıkıştırdığı, çelişkilerini, yaklaşımlarını  ve herşeyden önce sevgisini, aşkını anlattığı "Son Mektup".
Elveda Proleterya'yı ve kısım kısım  da olsa Saf Aklın Eleştirisi'ni  okumuştum Gorz'un...  Koca koca lafların edildiği, yeni dünyaların kurulduğu kitaplar. Ama şu küçük, kırmızı  broşür büyüklüğündeki kitap kadar etkili değil.

Gorz, bu kendi küçücük ama içi devasa kitapçıkta Dorrine ile olan 58 yıllık birlikteliğini, tutkulu aşkını, varlık sebebi oluşunu, kısaca hem hal oluşunu anlatıyor. Bunu yaparken de 58 yılın muhasebesini, yeniden yapılandırmasını, gerekçeleri ile ortaya koyduğu bir kişisel manifestoya dönüştürüyor.
" Yakında sekseniki yaşında olacaksın. Boyun  altı santim kısaldı. Olsa olsa kırkbeş kilosun ve hala güzel, çekici, arzu uyandırıcısın. Ellisekiz yıldır birlikte yaşıyoruz ve ben seni her zamankinden daha çok seviyorum. Sadece benimkine değen bedeninin sıcaklığı ile dolu, kahredici boşluk taşıyorum göğsümün tam ortasında yeniden..."(syf 1 ve 61 )
Gorz, ikisi için dışarıdan bakan bir insana dramatik gelebilecek bir sona hazırlıyor manifestosu ile hem kendisini hem de Dorrine'i. Peki ama  bu satırları yazan ve o satırları her gün yeniden ve yeniden yaşayan Dorrine için ne kadar dramatik olabilir ki öylesi bir  son?
Ellisekiz yıllık birlikteliklerinde sona yaklaşılmıştır, satırların kaleme alındığı 2006 yılı Haziran'ında. Dorrine, uzun zamandır sonuç alınamayan rahatsızlığının tedavisine artık cevap veremez durumdadır. Yaşadığı acılar kat be kat artmış ve katlanılmaz boyuttadır. Yaklaşan son, GORZ' a  şu satırları yazdırır sonunda "Geceleri bazen, boş bir yolda ve ıssız bir manzarada, bir cenaze arabasının ardından yürüyen bir adamın karaltısını görüyorum. O adam benim. Cenaze arabasının taşıdığı ise sen. Senin yakılma törenine katılmak istemiyorum; elime küllerinin içinde  bulunduğu kavanoz vermelerini istemiyorum... İkimizin dileği, diğerinin ölümünden sonra yaşamak zorunda kalmamaktı..."(syf.61)
Gorz için hangisi daha dramatik olabilir ki? Kendi hayatına, bu sevdiği kadın ile son vermek mi yoksa yukarıdaki satırlarda dile getirdiği sahneler mi?
Gorz, teklifi açtığı anda muhtemelen Dorrine'den bir direniş ile karşılaştı ya da karşılacağını biliyordu. O'na, ancak bu şekilde hissettiklerini ve O'nsuz yaşamın ne anlama geldiğini anlatması gerektiğini, tüm birlikteliklerinin "yeniden anlamlandırılması ve yapılandırılması" demek olacak olan bu kitapçığı yazmadan, metne dökmeden o direnişi kıramayacağını da.
Andre Gorz, kitabını ve kendi deyişi ile gerçek anlamda başlayan kişisel tarihini, Dorrine ile karşılaştıkları tarihten ve o karşılaşma anından başlatıyor. Sahne sahne anımsadığı o karşılaşma anından. Görür görmez aşık olmuştur çünkü Dorrine'e.
Bu kitap O'na göre; Dorrine'e olan bağlılığının, yaşam arzusu ile dolmasına fırsat veren bir dönüm noktasıdır. 
İlk sayfada, dakika dakika anımsadığı o tanışma "an"ı ile Dorrine, Gorz'un yaşamında yer almaya başlamıştır. Tüm yaşamı haline gelmesi  zaman alsa da, bu süreçte yaşadığı çelişkileri, gel-git leri, isyanları açık yüreklilikle dile getirmekle kalmamış, gerekli özeleştiriyi de rahatlıkla yapabilmiştir. Gorz için, sadece sevgisini ve aşkını değil, yaşadıklarını anlatmak da aynı rahatlıkla yaptığı bir işe dönüşüyor satırlar şekil alırken. Neyi ne için yazdığını iyi bilen bir kalem Gorz. Okuyucusunu da tam ellisekiz yıldır tanımakta.
Dorrine, Gorz için kısa sayılmayacak bir zaman sonra, işini yaparken  eli-kulağı-aklı ; büyürken eğiticisi ; sevgisi büyürken yüreği olmuştur. Ama bu ne Dorrine'i ne de Gorz'u durdurabilmiştir. Çünkü Gorz'a göre aşk “İki kişinin en az toplumsal olan alanda bir araya gelmesidir." Bu görüşünü de Dorrine tamamlar; "Eğer biriyle tüm bir hayat için birleşiyorsan , hayatlarınızı paylaşır ve evliliğinizi parçalayan yada bozan şeyi yapmayı aklınızdan silersiniz.Kendinizden bir çift yaratmak ortak tasarınızdır , değişen koşullara göre onu tekrar yönlendirmekten , uyarlamaktan , desteklemekten  asla vazgeçmezsiniz.Birlikte yapacağınız ne ise o olacaksınız"dır.(syf 21)
Geriye kalan yaklaşık 40 sayfalık metinde ise, Dorrine'in  Gorz ile birlikte yukarıda satırlarda tanımladığı teoriyi pratiğe geçirip o "en az toplumsal olan” alanda , iki kişilik aşklarının pratiğe dökülüp geliştirilmesini satır satır okuyorsunuz.
Yaşam, tüm sıkıntı ve zorluklarını ikisinin önüne tek tek ya da toptan  dökmesine, Gorz'un tipik büyüme sendromları ile yaşadığı gel git lere rağmen, pratiği geliştiriyorlar.
Aşklarını sadece yaşamak ile kalmıyorlar. Her gün yeniden üreten bir ilişki tarihi ikisinin yaşamı. Yeniden üretmenin mükemmele yaklaştığı an ise Gorz'un o müthiş itirafı geliyor; büyüyüp olgunlaştığına dair.
Ve Gorz, kitapçığı (belki de tek okuyucusu olacağını düşündüğü ) bitirdiğinde, sadece Dorrine'i değil herkesi ikna ediyor."Die Welt ist leer , Ich will nicht leben mehr" Kathleen Ferrier'in sesinden tek başına dinlenmemeli.
Son Mektup (Bir Aşk Hikayesi ) -Andre Gorz
Ayrıntı Yayınları -2007 

Editoryal :Her zamanki gibi Kırmızı çizmeli Kedi. 
Görseller : Gerçek...

13 Ocak 2011 Perşembe





  Durdum...Karmakarışık metinler iniyor dağın tepesinden.İnerken dağılıp gidiyor , tek bir sözcük bile kalmıyor geriye.Saf oksijenin tutuşması gibi yanıp gidiyor.
   
   Tek yapabildiğim ,  karmakarışık bir şekilde ardı ardına metin okumak.Ve bir kaç kitabın sayfalarında çırpınmak.O kitapların sayfalarından fışkıran mürekkepli matbaa harflerine yerleşmiş düşünceler  vücuda , ete kemiğe bürünüp , o bölük pörçük metinlerin satırlarına yapışıyor.Ben , ökseye yakalanmış kuş gibi kalıveriyorum.
    
  Ya bu metinler beni boğacak ya da ben yeniden yüzmeye başlayacağım , kulaçlarım düzgün ve ritmik;vücut gergin...

9 Ocak 2011 Pazar

BÖYLE “MİM” LEYİN , CANIMI YİYİN…





"Phileas Fogg, kimsenin hakkında hiçbir şey bilmediği zengin ve kibar bir İngiliz beyefendisidir. Son derece düzenli bir hayat sürmesi, titiz ve dakik yaşayan biri olmasıyla ünlüdür. Bir gün, üyesi olduğu “Londra Kulübü”nde, gerçekleştirilmesi imkânsız gibi görünen bir konuda, servetinin yarısını ortaya koyarak iddia­ya girer: Dünyanın çevresini 80 günde dolaşacaktır, hem de bunu, önceden bir plan program yapmadan gerçekleştirecektir. “Beyler, 21 Aralık günü beni burada bekleyin” demeyi de ihmal etmez.
Fogg, tek bir gecikme ya da tek bir aksilik sonucu her şeyini kaybetmesine neden olacak bu imkânsız yolculuğa yardımcısı Passeportaut eşliğinde koyulur.
Bu arada, bir dedektif Fix, bir banka soyguncusunun peşin­dedir. Banka soyguncusu, Bay Foog’a çok benzemektedir. Bu yüzden, dedektif Fogg ve yardımcısını adım adım izlemektedir. Hatta, “soyguncuyu buldum” diye merkezine haber verip, tutukla­mak için izin ister. Çünkü yaptığı istihbarata göre, Fogg İngilte­re’den çok acele çıkmıştır ve de yanında büyük miktarda da para taşımaktadır
."
 
Seksen Günde Devr-i Alem...Seksen günde dünya turu yapılabilir mi Ondokuzuncu Yüzyılda?Teknoloji ve ulaşım araçlarının günümüze göre iptidailiği düşünelecek olursa elbette mümkün görünmüyor.Üstelik zorluğuna bir de engelleme çabalarını ekleyecek olursanız , imkansız gibi.
İmkansızlığı ortadan kaldıran tek şey , kalem ve kağıt.Eğer ulaşım aracınız kalem ve kağıt olursa seksen  günde de dolaşırsınız Dünyayı , sekiz günde de sekiz saatte de.Beenmaya bu "mim" i seveceksin notunu düştüğünde biraz huylanmadım desem yalan olur.Huysuz bir adamım ben.Huzursuzluğumun temelinde huysuzluğum yatıyor itiraf ediyorum.Huy-suz yapım huy-lanma isteğimi tetikliyor , dürtüyor hatta.İnsan eksikliğini duyduğu şeylere imrenirmiş benimki de o hesap.Huy-suz olunca "huy" istiyor canınız.Tabii , yazdıklarını okuyunca , rahatladım önce ne güzel işte bak kızcağız ilk defa hoşlanabileceğin bir şey hazırlamış sen utanmadan "huy"lanıyorsun diyerek kendi kendime kızdım.Sonrası iki günlük düşünme ile geçti yahu , ben hangi kitapları hatırlıyorum ki o zamanlardan diye.Bu işin içinden ancak Freudien yöntemlerle sıyrılabileceğimi anlayınca , koltuğa bıraktım kendimi ; gözümün önünde sallanan sarkaç görevi gören köstekli saate gereksinim duymadan uykuya dalıverdim.Uyumak için köstekli saate ihtiyacım yok.Uyumak varken hipnoz ile de uğraşamam.İstiareye yatarım aynı işi görür.
Buydu efendim , aradığım cevap Jules Verne serileri idi...Onlu yaşlarımın başından itibaren okumaya başlayıp , kısa sürede bitirdiğim ve düş tarlama her türden ilk tohumları bir daha sökülmemecesine atan kitaplar.Detaylandırmayacağım , gerek te yok zaten.Bir çocuğun kitapların gezginci , hercai ve de deli dolu maceracı dünyasını sevmesini istiyorsanız ilk yapacağınız şey , Jule Verne okumasını sağlamaktır.Tabii bunu yaparken , mutlaka  çocuğun zihnine yazıldığı dönemin özelliklerini de anlamasını sağlayacak bilgileri de verin.Yani  değil Seksen , Yüzseksen günde bile çok zor bir iş olacağını anlatarak o günler için.Azim , inanç, dostluk ,bildiği doğruları savunma, vazgeçmeme kararlılığı...Ne ararsanız var bu kitaplarda.Masalımsı anlatım ve  masalımsı dünyanın gerçek Dünyada da inşa edilebileceğinin kanıtı...Geçenlerde  Don Kişot'u buldum , ne alırsan Beş lira sepetinde , büyük bir alışveriş merkezinin market bölümünde.Bilirsiniz , ucuza kitap kapatırlar ve bunların içinde bazen ilginç kitaplara denk gelirsiniz.Pek klasiklere yaklaşmam o sepette , çevirilerinin ne menem olduğunu bilmediğimden.Ama bu sefer dayanamadım aldım.Eski günlere bir selam duruş , edebiyatın en baba eserlerinden birisinin sayfalarında yeniden gezinme fırsatı.Epey zaman oldu okuyalı , unuttum bile diyebilirim.Jule Verne'i anımsamamı sağlayan , Don Kişot oldu , kitaplarımın raflarına bakarken...
Sevgili Arı , böyle şeyler iste canımı ye...







Evett...Sıra geldi Kırmızılı Cambaz Kediye...(Çizmesi rugan-mış) Yahu , kardeşim...Sen erkek çocuğu gibi görünüyorsun diye bizim ne günahımız var.Neden tüm mahremimizi ortalığa dökelim ki...Aslında demek istiyor ki " Ben şu kadın halimle , canım istediğinde öyle bir erkek görünümüne girerim ki , kadınlar bile hasta olur ilan-ı aşk ederler  mektuplarla ; siz de irkek misiniz be,hadi bakalım varsa aldığınız aşk mektubu , söyleyin"...Ne diyeyim...Tamam , yok.Ama , ben bi ilan-ı aşk ederim vallahi var ya , hayır diyecek kadın daha dünyaya gelmedi...Neden mi ? Ben işimi sağlama alırım da ondan.Yüzde yüz emin olmadan hayatta gidip te rengimi belli etmem.Hala merak etmeye devam ediyor musunuz?Alın buyurun o zaman :
Aşk mektubunu yazdığımda , 15 yaşında idim.Nee o yaşta mı daha öncesi yok mu , beceriksiz herifmişsin yahu demeyi bırakın, durduk yerde o tarihtekini yazmıyoruz herhalde...Benim aşk mektubum , günlük şeklinde kaleme alınmıştı.Her güne bir sayfa denk gelecek şekilde , her bir günde , hem Onunla sınıfta yaptıklarımız hem de benim duygularım , hissettiklerim vardı.Aslında öyle bir günlük te yoktu.Yani günlük falan tutmamış , ben bu derdimi nasıl anlatırım diye düşünürken , dersin ortasında bir anda aklıma gelip karalamaya başlamıştım.Yan sıradaydı , dikkatini çekmiş teneffüste  ne yazdığımı sorduğunda , gizemli bir havaya bürünüp merak etmesini sağlamıştım.Böylece , mektup-günlüğü verdiğimde hem vermek için bir bahane  hem de okuması için bir sebep yaratmayı da başarmıştım.    
   
   Bir haftalık bir günlük-mektuptu.Yazılıp hazırlandı ve ertesi gün  ders arasında , yanına gidip merak ettiğin yazılar bunlar al bak istersen deyip verildi sonra da son sürat yanından uzaklaşıldı...
"Nasıl yazmaya başladım" yazısında , neden mi anlatmadım ?  -Mahremim kardeşim , size ne...
Şimdi neden mi anlatıyorum?
-Kırmızı rugan çizmeli kedinin elinden anlatmadan kurtulabileceğimi mi sanıyorsunuz?
Sonuç ne mi oldu?
-Ne kadar gereksiz bir soru...
Taam mı hanımefendi , mutlu oldunuz mu anlattık işte...

6 Ocak 2011 Perşembe

Bayan Sazan , kadın-erkek ilişkilerini alt üst ediyor/1 ( ANTİ-TOYOTA/HACI'NIN İNTİKAMI)




Neden yazdım ?
http://hayatabaliklama.blogspot.com/2011/01/toyota-gibi-adam-1.html Sayın Sazan, bir erkeğin nasıl olması gerektiğini anlatmaktadır bu metninde.Güzel , anlatsın tabii kimseye sansür uygulayacak halimiz yok demokrasi var ülkemizde.Ancak , herkesin bildiği gibi , kadınların yazdıkları yada düşündükleri konularda , yazılı yada sözlü görünen metnin dışında bir de alt metin vardır ve bu alt metin , asıl metindir.Ancak , biz saf ve gariban , temiz duygulu erkekler,ağzımız açık kaldığı için o alt metni görmekte yada anlamakta geç kalırız.İşte o geç kalma bizi bitirir.Artık dönülmez akşamın ufkuna doğru yelken açmış gidiyor oluruz.
Benim yapmaya çalıştığım hemcinslerime , bu alt okumaları , diyalektiğin de yardımı ile dilim döndüğünce açıklamak.Aslında , dün akşam bir yazı yazmıştım ama açıkçası pek beğenmediğimden , bir takım düzeltmeler yapmayı uygun gördüm.Okuma zahmetine katlanırsanız , düzeltilmiş metni okumuş olacaksınız.
Efendim , yazarımız Sayın Sazan ilk önce , erkekleri kategorilendirmektedir.Ama sadece ikili bir kategorizasyon.Hani bunun üçüncüsü , dördüncüsü?Yok...Bulamazsınız...Ya TOYOTA sınızdır yada değil...Oysa erkekler öyle midir ya?Dört çeker , ,iki çeker , arkadan iter, yandan çarklı;fes başına püsküllü ben olayım , fes başıma ama püskülsüzü olayım.Kalıplı , kalıpsız...Daha envai çeşidi varken ikileme yapılması bizleri uyandırmalı aslında.İlk karşılaştığımız yanılsama ve yanıltma çabası.Doğalarında olan bir durum.İLk cümleler ile birlikte başlayan bu yanılsama ve yanıltma çabası zaten , katmanlı düşünce yapılarının temelini oluşturur ve biz diyalektiğin engin olanakları ile satır satır bu katmanları kaldıracağız.Yazarımız  Sayın Sazan'ın şapka düştü kel göründü durumu da buradan başlamaktadır.Görüldüğü gibi , ilk olarak erkekler basit bir şekilde ikili kategorizasyona ayrılmaktadır.Böylece , gariban erkekler için o metin okunduğu anda artık ya TOYOTA olmak yada OLMAMAK gibi dehşetli bir yanılsamanın kör kuyusuna itilmek içten bile değildir.
   İlk tavsiye ,  Esin Acıman isimli yazarın , kitabının okunması yazıda.Ben araştırdım , kitap epi topu 10 tane satmış.Ayrıca , Esin Acıman diye bir kişi yok.Müstear kullanılmış.
Peki , niye bu yazarın kitabı?Çünkü aslında , Esin Acıman bizim sayın Sazan'dan başkası değildir .Esin ler aynı ama  seçtiği soyada bir bakın:Acıman...Acı-Man ( İngilizce erkek ) acınacak erkek,acınan erkek , acı erkek...Böylece Sayın Sazan i, hem satmayan kitabına tirj kazandıracak , hem de ikili kategorizasyona tabi tuttuğu biz erkekleri , ikinci bir geniş çaplı eğitimden geçirip , kadınların emrinde  birer TOYOTA ya çevirme çabasını da tamamlamış olacaktır.
Diyalektiğin derin ve külyutmaz rehberliğinde , devam edelim ;
Erkek dediğin bıdı bıdı konuşmaz diyor sayın Sazan, yani susar.dili yoktur...Ağzı var dili yoktur.Dilsizdir.Neden , çünkü diyor alt metinde Sayın Sazan ; Siz , sabah akşam şişirin kafasını , o gıkkk çıkaramasın.Siz , dırdır edin başının etini yiyin , ondan çıksa çıksa ebebebebebee diye sesler çıksın hatta mümkünse o da çıkmasın  Çünkü erkeğin dilsizi makbuldür de ondan.Ama bunu açık açık diyemeyeceği için , zırt pırt sevgilim , hayatım dememesi gerektiğini , bunun sıkıcı ve itici olduğunu savunuyor ve BEN DE DİYORUM Kİ : Deme...Deme de gör EY ERKEKOĞLU başına gelecekleri.
TOYOTA erkeği , saygılı olmalıdır görüşlerineYani kadınların görüşlerine..."Katılmasa bile en fazla öper gider".Sayın Sazan'ın iddiası bu.
Diyalektik ne diyor bir bakalım: Kadınlarla tartışmaya cesaret edemezsin kardeşim diyor.Mangal gibi yüreği geçtim , fındık kadar beyin sahibi olman lazım kadınlarla dalaşmak için.O önce , anlatır ;sen  dinler-miş gibi yaparsın , miş gibi yaptığını anlarsa , ses tonu yükselir , cümleleri emir kiplerine boğulur.Sıkıysa , yapma dediğini.O öpücük te aslında bir imgedir.Şöyle ki ; siz istediğiniz kadar dinleyin ve katılmayın konuşmaya , öperek eşşek gibi yapacağını ispatlamaz isen vay haline.İşte böyledir hedeflenen TOYOTA erkeği...Tartışma denilen şey , belki basit bir kaç düzeltme yada tam olarak oturmayan görüşlere yönelik düzeltmeler.Yoksa , bir kadının söylediklerini toptan tartışmaya açmak demek , o erkeğin motoru bir daha kullanılmamak üzere yakması demektir.Motoru yakmaz ise zaten meraklanmasın , kadın üstüne benzini döküp yakar.TOYOTA 'NIN SONU.
Şey...Bakın hiç lafı uzatmayıp bu ahlaka aykırı diyalogu kısa keseceğim.O ŞEY , olması gereken yerde durmazsa...RAHMETLİ OLUR...Diyalektiğe göre , hiçbir şey yoktan var olamayacağına göre , yok olan bir şeyin varlığını da iddia edemezsin.Dönersin Egzos borusu olmayan  TOYOTA'ya...Egzos borusu olmayan TOYOTA ise kullanılamaz çünkü trafiğe çıkamaz.Çok gürültü yapar.Hurdaya çıkarılır.Daha fazla ve daha açık yazarsam , kırmızı noktaya girer , bununla yetinin.
Evet , sevgili insanlık ; belki de en önemli kısma geldik.Hediyeler...Bakın sakın...Ama sakın..."Hadi gel ,martılara gevrek (simidin İzmircesi) verelim vapura binip " diye bir cümle kurmayın.Hadi kurdunuz , uygulamaya kalkmayın martılara verilen gevrek değil siz olursunuz...Doğrudan hayati tehlike...Bir kadına vapura binelim denir mi?Belki de , sayın SAzan'ın kurduğu en tehlikeli ağ burası.Bir kadına : Asla , hadi vapura binelim , otobüse binelim , dolmuşa binelim demeyin.Onlar elbette tek başlarına binebilirler ; diledikleri gibi martıları besleyebilirler.Bu onların hakkı ama yanlarında bir TOYOTA erkeği varken asla.TOYOTA isen , TOYOTALIĞINI bileceksin.
Bir kadına , sebepsiz yere hediye almak...Vallahülazim; o şey gene gider haberiniz olsun.Bir kadına durduk yere hediye almak hayati tehlike arz eden bir harekettir. Üstelik hediyenin değeri ve de büyüklüğü yenen haltın büyüklüğüne ölçü kabul edilir ki , büyük hediye alınması hastaneye yetişme olasılığınızı , TV deki herhangi bir yarışmada, yarışma sunucusunun sırıta sırıta önünüzdeki ikramiyeyi geri alma süresi ile eş değer kılar.Yani , TOYOTA denen nam keferelik hali , şeye mal olur yine haberiniz olsun.Aslında burada anlatılmak istenen , kadın yanınızda iken bir TOYOTA erkeği olarak , sebepsiz yere hediye alabileceğiniz.Olmasa da olur denilen şeyler ise emin olun olması istenenlerdir.Olumsuzdan yapılan liste şartlandırma amaçlıdır.
TOYOTA adamı okur , sevgili okur...Okuyacağı şey , eve gelen faturalar ve kredi kartı ekstreleridir.Başka bir şey okuyamaz.Yasaktır.İnanmayın siz o kitap mitap laflarına.Özellikle , gazetelerin spor sayfalarını.Hele Cemal Süreya...
Bakın , Sevgili  Cemal Süreya  son evliliğini yaptığı gün , masada oturup kafayı çekmiş adamdır.Yeni eşi evde beklerken üstelik.Üstad ne yapıyorsun diye soranlara verdiği cevap "İlk günden , alıştıracaksın ki sonraki günlerde başın ağrımasın "olmuştur.Şimdi , bu bilgiyi size sayın Sazan verir mi , vermez elbette.Saklar...Bana kim verdi? O gün , o masada olan kişi...Yani ilk elden ve kesinlikle doğru bir bilgi...Özellikle sevgili Süreya'nın ismi veriliyor ki , bu anısı ortalığa çıktığında yaratacağı deprem etkisi en aza indirilsin.
Diyalektiğe göre , bakımlı isen bakacaksın da sayın okur.Sayın Sazan işte o bilgiyi saklıyor ki , uyanmayasanız."Givency bilmem ne olur , kabulümdür kullanın "diyor ki  , TOYOTA erkeğine  artık hangi pahalı parfümü aldıracaksa kadınlar için. Ki o parfümün fiyat  farkı en az 10 katıdır yek diğerinden böyle biline.Sebep yeterince açık değil mi?TOYOTA erkeği , en iyisini alır kadınına...Zavallı TOYOTA...
Hele sevgili okur...O taş var ya o taş...Euzubillahi mineşeytani racim...Sakın sakın...O taş , daha siz cebinizden çıkarttığınız anda kapılır ve de alnı kabağınızın ortasına  nakşedilir ... Gözünüzü , hastanede açasınız.Sakın kanmayın  ehl-i müslimin...SAvaş cephanesini kadınlar ,TOYOTA erkeğine toplatır.Taşın manası bu.
Ne diyor sayın Sazan? TOYOTA kıvırmaz...Ama tango olabilir...Göbek yok , kalça kıvırmak yok ; ne var? Latin var...Salsa Çaça , rumba mumba...Bunlar ne? Kıvırmacasız mı?Olmaz olur mu binbeteri hem de.Ama unutmayın , bunlar tek başına yapılmaz.Mecburen bir dam olmak zorunda.Çift kişilik yatak gibi.Bu ne demek? Şu demek : Sıkıysa tek dans edin de kıvırın bakalım neler oluyor...Çiftlerin yatağı nasıl ki çift kişilik ise , TOYOTA erkeği de , ancak ve ancak çift kişilik müzikler eşliğinde kıvırabilir.
Yoruldum , sevgili okur...Çatladım beynim yarıldı...
Ama siz merak buyurmayın ben buradayım...Devamı da gelir mutlaka...

1 Ocak 2011 Cumartesi

ÖYLESİNE BİR MASAL


Küçük bir çocuk varmış... Epey küçük; boyu herkesten kısa ve fakat herkesten uzunmuş... Anne baba varmış evde. Belki bir abisi.... Belki bir de kardeşi. Belkilerden oluşan bir aile imişler. Babanın gecesi gündüzü karma karışık, aç kalmamaları için çalışıyormuş ve fakat yeni bir yazlık da alabilirlermiş o yaz. Annesi öyle söylemiş.
Evde anne ile çocuk...
Çocuk, hayatı oyun bahçelerinden bir araya gelmiş büyükçe bir bahçe sanırken, bir gün okula götürmüş annesi, siyahlardan bir elbise giydirdikten sonra. Çocuk, okula başlamış...
Okul karanlık. Oysa O'nun sevdiği dizi Ay Üssü Alfa imiş. Okul ayda değil, iki sokak ötede imiş... Ağırlığının iki katı olup -o defter ve kitaplar yüzünden- giderken okula, dönüşte bir tek kendisini getirirmiş çocuk. Götürdüğü astronot elbisesi olmadığı halde, O astronot elbisesi olmasını istermiş aslında götürdüğünün.
Ve uykuyu da sevmezmiş çocuk. Her gece erkenden yatırdıklarında, yorganı kafasına kadar çekip, uzay gemisi sürüyormuş saatlerce yorganın altında. Yorganın kıvrımları kumanda tablosu oluyormuş. Elini mikrofon yapıp başka gemilerle konuşuyormuş... Saatlerce uzayda geziyormuş çocuk gemisi ile. Ama bir türlü Aydaki üsse uğrayamıyormuş. Zaten çocuk, oyuncaklarla oynamayı da sevmezmiş. Geceleri oyununu hazırlar, sonra gündüz oynarmış.
Mandallardan yarış arabası, halının çevresini pist yapıyormuş uzay gemisi sürmek istemediği zaman. Kibritleri ortaya döküp, her kutudan bir ordu yaratıyor, orduları karşılıklı savaştırıyormuş. Bir türlü uzay gemisi olacak oyuncak icat edememiş çocuk. Logo denen şey yokmuş o zamanlar.
Çocuk büyüdükçe ve okulda okuma yazmayı öğrendikçe kitap okumaya başlamış. Bir türlü gidemediği o Ay Üssü, sayfalara gelmiş kolaylıkla. Geceleri, uzayın derinliklerinde gezebilmek için yorganın altına sığınması gerekmiyormuş artık. Sayfaları çevirmesi yeterli imiş.
Evde herşey aynıymış. Baba hâlâ gecesi gündüzüne katılmış çalışıyormuş o zamanlar. Ve anne hâlâ evdeymiş çocuk ile birlikte.
Zaman, okula gidişi gibi ağır, dönüşü gibi hızlı geçerken, mahalledeki kızlardan birisi ile daha çok vakit geçirmeye başlamış. O'nunla oyunlar oynuyor, evde birlikte oturup film izliyormuş. Sıkılmıyor, tam tersi can atıyormuş O'nunla yanyana olmak için.
Bunun sevmek olduğunu öğrendiğinde ve tam kıza söyleyecekken; En yakın arkadaşının da aynı kızı sevdiğini ve kıza söylediğini öğrenmiş. Kız da aynı şeyi söylemiş arkadaşına. Çocuk, arkadaşını da seviyormuş... Susmuş o yüzden.
Yenilgiyi öğrenmiş çocuk. Reddedilmeyi de, kalp kırıklığını da... Ama kalp kırıklığı olduğunu bilmeden .
Yaşı büyüdükçe oyunun yerini daha çok kitaplar ve filmler almaya başlamış çocuğun dünyasında. Kitap okudukça, bu dünyanın dışında bir dünya olabileceğini fark etmiş çocuk. Sonra fark ettiği bu dünyanın gerçek olabileceğini düşünmeye başlamış. Ve o dünyaya gitmesi gerektiğini anlamış çocuk.
Ve anladığı anda artık genç adam olmaya başlamış küçük çocuk... Nasıl gidileceğini araştırmasına yardımcı olmuş kitaplar ve filmler. Filmler ve kitaplar karışmaya başlamış zihninde. Hangisi kitap, hangisi film anlayamaz olmuş.
Bir kitap bulmuş bir gün genç adam ama aslında çocuk olan. Kitapta bir kızın yaptığı büyülü bir yolculuktan bahsediliyormuş. Küçük kız, bir dünyaya gidip gelmiş ama gittiği dünyada öyle şeyler yaşamış ki büyülenmiş genç adam ama çocuk olan. Ve o dünyayı kurmak istemiş zihninde; Sokakları, evleri, ağaçları, denizi, gökyüzü ile tek tek... Her okuduğu cümleden, her izlediği kareden bulduklarını o dünyaya yerleştirmiş. Yeni hayvanlar yaratmış gördüklerinden... Çünkü yaşadığı dünyadan keyif almıyormuş genç adam ama aslında çocuk olan. Ülke karışık, herkes kavgalıymış birbirine ve kimse gülmüyormuş diğerinin yüzüne. Oysa genç adam ama aslında çocuk olan, kavga etmek istemiyormuş kimse ile.
“Eğer” demiş bir gün bir arkadaşına, “Ben bu dünyayı yaratabilirsem; gidebilirim de ve gittiğimde burada yanlış olan ne varsa düzeltebilirim...”
Dağları, gölleri, evleri, ağaçları, bitkileri, hayvanları, insanları -ama mutlu insanları- ile yarattığında dünyasını, ilk önce bir köy iken koca bir şehre, sonra da şehirlere ve en sonunda büyük bir dünyaya dönüşeceğini anlamış.
Önce geceleri izlemeye başlamış o küçük köyü uzaktan, yine yorganın altında ve kafasına kadar çekilmiş halde iken. Tüm gece sürüyormuş nerdeyse , sabahları zor uyanıyormuş... Ama mutsuz değil tam tersi tüm yorgunluğuna rağmen mutlu oluyormuş... Sabah olduğunda, O'nu gören herkes hem yorgun hem de neden bu kadar mutlu olduğunu garipsiyormuş anlayamadıkları için.
İlk günler ve tüm geceler boyunca, bu giderek büyüyen köyü sadece izliyormuş genç adam ama hala çocuk olan... Dünyası varmış artık ama O, orada değilmiş. Sadece izleyebiliyor, insanlarla konuşamıyor, sokaklarında dolaşamıyormuş...
İzlediği dünyada hiçbir şeye dokunamazmış. Sadece gezebilir ve insanları dinlerken, yaşadığı dünyada işler aynı tekdüzelikte sürüp gidiyormuş.
Bir gün bir kitap okumuş yine... Kitapta, bir nehir kenarında yaşayan çocuğun, bir gün kendisi için sal yapıp, o sal ile kıyısında yaşadığı büyük bir nehirde yaptığı yolculukları okumuş heyecan ile... Yarattığı dünyaya gidebilmesi için sal yapamayacağını, yapsa bile salın o yolculuk için yeterli olmayacağını da biliyormuş. Başka bir yol bulması gerektiğini anlayıp düşünmeye başlamış... Geceleri yattığında, gündüz gözlerini kapattığında ve sustuğu anda gidebildiği bir dünya imiş. Gözlerini kapatamayacağına ve sürekli uyuyamayacağına göre başka bir yol bulması gerekiyormuş. O da, daha çok okumaya karar vermiş. Belki başkalarının yolculuklarını okurken, o yolculukların yapılma yolu onun da işine yarayabilir diye düşünmüş.
“Bir yolu mutlaka olmalı” diyormuş sürekli kendi kendine, “Bir yolu olmalı.”
Artık hiç durmadan kitap okumaya, film izlemeye başlamış.
Genç adam ama aslında çocuk olan, kitapları okur, filmleri izlerken bir gün
ninesi gelmiş köyden. Akıllı kadınmış ninesi... Genç adam ama hâlâ çocuk olanın suskunluğundan ve sürekli okuyor olmasından, yorgunluğundan, yatağının gıcırtılarından, odasından sızan ışıktan gece yattığı halde uyumadığını ve bir şeyler yaptığını anlamış.
Genç adam ama hâlâ çocuk olan bir gün okuldayken, odasına girmiş ninesi ve girer girmez anlamış.... Odası kitaptan geçilmemekteymiş genç adam ama hâlâ çocuk olanın.
Okuldan geldiğinde karşısına almış genç adam ama hâlâ genç olanı ve sormuş neden bu kadar çok okuduğunu ve neden geceleri okuduğunu.
Ninesine yolculuklardan, maceralardan ve o gezen insanların görüp aktardıkları tuhaf ülkelerden, dünyalardan bahsetmiş genç adam ama hâlâ çocuk olan. Anlatırken hissettiği heyecanı fark etmiş ninesi. “Sen de mi gezmek istiyorsun?” diye sormuş ninesi. Genç adam ama hâlâ çocuk olan, "Ben kendi dünyamı buldum. Sadece nasıl gidileceğini bilmiyorum." demiş.
“Nasılmış senin Dünyan?” diye sorduğunda ninesi, heyecanla anlatmış O'na dağlarını, göllerini, kuşlarını, bitkilerini ve insanlarını...
Bu defa ninesi “Hiç konuşabildin mi peki” diye sormuş. “Hayır” demiş üzüntü ile, “Sadece izliyorum, dinliyorum ve gezebiliyorum ama konuşamadım insanlarla”...
Ninesi gülümsemiş ve başını okşamış torununun;
-Peki ya ben sana, nasıl konuşabileceğini biliyorum desem...

Heyecanlanmış genç adam ama hâlâ çocuk olan;
-Nasıl biliyorsun? Nasıl bilebilirsin? Sen gitmedin ki hiç oralara....

Ninesi de O'na kendi dünyasını anlatmış; çiçekleri, kuşları ve dağları ve insanları ile... Hatta elinden tutup gezdirmiş bile...
İnsanları dinleyip, kuşları ve doğayı izlemişler birlikte. Yerlerde yatıp, gökyüzüne bakmışlar.
Geri döndüklerinde, ninesine sormuş genç adam ama hâlâ çocuk olan;
-Sen nasıl bilebilirsin ve böyle bir dünya yaratabilirsin nine? Bugüne kadar niye anlatmadın?

“Kuzum benim” demiş ninesi,
-Anlatsam anlamazdın ki. Herkes kendisi bulur o dünyaları ve kendisi yaratır. Bizler sadece yardımcı olabiliriz o dünyalara ulaşabilenlere. Sen benim nasıl bildiğimi, nasıl yapabildiğimi bırak.

-Onlarla konuşabiliyor musun peki? Diye sözünü kesmiş torunu heyecanla

“Elbette” demiş ninesi;
-Konuşmaz olur muyum? İstediğim gibi konuşuyorum. İstediğim kadar da kalıyorum. Ve çok kolay. Eğer sana söylersem, senin de bunu ancak isteyene, arayana anlatman lazım ama unutma. Söz ver bakalım bana, sadece sen bileceksin ve ancak isteyene anlatacaksın sırrı. Kabul ediyor musun?

Genç adam ama hâlâ çocuk olanın dili damağı kurumuş heyecandan;
-Anlat nine, nasıl yapacağım? Söz veriyorum sadece isteyene anlatacağım sırrımı...

-Nasıl yapacağını sen zaten biliyorsun. Ben sadece NE İLE YAPABİLECEĞİNİ SÖYLEYECEĞİM sana, demiş ninesi gülümseyerek...
Oturduğu divandan kalmış, genç adam ama hâlâ çocuk olanın odasına gitmiş.
Geri döndüğünde elleri arkasındaymış. Bir şeyler getirmiş odadan ama saklamaktaymış... Gözlerini kapatmasını istemiş genç adam ama hâlâ çocuk olandan. Genç adam, gözlerini kapatmış. Bir takım tıkırtılar duymuş sadece ve dizlerinin önüne bir şey konduğunu hissetmiş... Ninesi, “Tamam açabilirsin gözlerini” dediğinde hemen büyük bir heyecan ile açmış...Önünde bir sehpa ve sehpanın üstünde, kağıt ile bir kurşun kalem durmaktaymış... Anlayamamış genç adam ama hâlâ çocuk olan. Ninesine bakmış soran gözlerle.
Ninesi;
"İşte bunlarla gideceksin oraya” demiş.
-Önce dünyanı anlatacaksın; kuşları, doğayı, evleri, gölleri, denizleri, balıkları ve insanları... Sonra, konuşmaya başlayacaksın onlarla. Yazacaksın konuşmaları, çünkü sana fısıldayacaklar ve sadece sen duyacaksın... Her konuşmayı yazacaksın... Nasıl ki o dünya zihninde duruyorsa, insanların sözleri de zihnine düşecek ve o düşenleri sen toplayıp yazacaksın... Sonra söylemek istediklerini de yazacaksın... Böylece, kelimeler kağıtta canlanacak. Sen de o dünyada yaşamaya başlayacaksın.
Kağıt ve kalem olacak senin "sal"ın...
Hadi şimdi yazmaya başla. Bak duymuyor musun? Konuşmaya başladılar bile seninle... 


Redakte eden : Kırmızılı Kedi.(Tehdit etti , s,ilah gösterdi, çamur attı.Mecbur kaldım göndermeye yazıyı)
Yazılmasına sebep olan    : Beenmaya ( Söylemezsem , bana sabah akşam ihtiyar diyecekmiş , diline düşecekmişim)

Etiketler

ADAM VAR (1) AFORİZMALAR (3) Akçay Günlüğü (1) ANLATI (17) ARTUNÇ BEYİN DEHŞETLİ SON GECESİ (1) BANA DAİR (12) BEN BİRİSİNİ ÖLDÜRDÜM (1) BERGAMA-1965 (1) BİLGİNİN VE SANATIN MÜLKİYETİ OLMAZ (1) BİR ADAM/GÖLGELER İÇİNDE (1) BİR ANLATI ÜZERİNE SERBEST SALINIMLI ( GECİKMİŞ) DÜŞÜNCELER (1) BİR MAYIS (1) BİR TANE (1) BİR YAZ GÜNÜ RAPSODİSİ (5) BİRİ/HEPSİ/HİÇBİRİ (1) BOSTANCI RECİİNİN OĞLU TAKSİCİ NUMAN (1) BRİ METREKAREDE HAVA VAR (1) BUGÜN ÇOK KÖTÜ BİR ŞEY OLACAK (1) BUNU GÖRÜYON MU (2) CELLAT (1) CİCİLERİ SEVELİM (1) CİNAYETİ GÖRDÜM AMA TANIK OLMAM (4) CLAIRE (8) ÇÜRÜK AŞK HİKAYESİ (1) DENEMECE (4) DENİZ MORALIGİL İMZA GÜNÜ (1) DERNEK (2) DOSYALARI HAVALANDIRMA ZAMANI (1) DÖNEN DÖNENE (1) DUYURU (7) DÜĞÜN (4) DÜŞ KAPISININ MANDALI: FANTASTİK EDEBİYAT (1) EDEBİYATA DAİR (52) EDERLEZİ (1) FARFARA TEYZENİN BİTMEK BİLMEZ EFSUNLARI (1) FUNDA ÖZŞENER (1) GAITASINI ÇIKARTMAK (1) GÖKDELENİN TEPESİNDEN DÜŞÜYORSAN DEBELENMEYECEKSİN (1) GÖRÜŞ/MEK (1) GÜNCEL (3) HUKUK (1) İBİŞE NASİHATLER (4) İDA RÜZGAR LESBOS (1) İHSAN OKTAY ANAR (1) İKİ FİLM BİRDEN (1) İZMİR FELSEFE GÜNLERİ (4) İZMİR KİTAP FUARI (1) KARŞIYAKA (1) KAYIP CÜZDAN HİKAYESİ (1) KEDİ KİTABEVİ (2) KELİME KELİME ANLAT DESELER (1) KENDİME DAİR (11) KİTAPLAR (2) Komünist Partisi (1) KORUYALIM (1) KUM TORBASI (1) KÜÇÜK BİR YANLIŞ ANLAMA (1) MAROON AĞLARINI ÖRÜYOR (1) MAROON IS NO:1 (1) MARTI ÇIĞLIĞI VE GAZETE VE... (2) Mektuba Bağlanmış rüya (1) MODERN ZAMAN VAKANÜVİSLERİ (1) OLDU MU BÖYLE OLACAK (1) ÖYKÜ (26) ÖYKÜ OKUDUM BUGÜN (1) PİTKİM VE SALYANGOZ KABUĞU (1) PRESTIGE (1) ROMAN YAZDIM (1) SADIK YEMNİ (1) SAVUN-MA (1) SENİ SEVİY... (1) SEVİŞGEN RÜYA (1) SIZINTILAR (6) SİNEMAYA DAİR (11) SON ÇALIŞMA (1) SÖYLEŞİ (1) SURATINA SURATINA (1) sürrealist mahallenin olmayan efkâr-ı umumiyyesi (6) ŞANSLI ADAM (1) ŞİİRİMSİ (23) TAM ŞU ANDA (1) TEHDİT EDİLDİM (1) TİYATRO (1) TOPRAK KEMİKLERİMİ ÇAĞIRINCA (1) Türk Yargıçları (1) YAŞAMA DAİR (65) YEMEK (1) Yol-Tütün-Yorgunluk (1) YUNAN USULÜ (1) ZAHİRİ HANIMIN TEFTİŞ GÜNLERİ (1) ZEHRİMİZ EŞİT; FARKIMIZ FİYATIMIZDA (1)