8 Temmuz 2011 Cuma

TOPRAK KEMİKLERİ ÇAĞIRINCA

    Neresinden başlamak lazım? Gidişinden mi dönüşünden mi? Arada geçen zamandan mı ya da zamanın dondurup kaldığı yerden mi? Sanırım önce başlıktan. 1994 Makedon yapımı bir filmden apartılmıştır: Yağmurdan Önce  (benim çok sevdiğim, kahramanının kullandığı bir cümledir o). Çocukluğunda ayrıldığı ülkesine seneler sonra dönen, çocukluk aşkı Müslüman kızı ile yeniden imkânsız kavuşmasını bulmaya çalışırken ölen, arka planda ülkesinin o dönem yaşadığı iç sorunları anlatan naif, melankolik bir filmdi. Kahramanı (Aleksander) dönme gerekçesini bu sözle anlatıyordu kendisine engel olmaya çalışan dostlarına, arkadaşlarına, “Toprak kemiklerimi çağırıyor” Ankara’daki  dost sohbetlerinde dönme olasılığımdan bahsederken en çok bu cümleyi kullandım  

   Geçen yıl (2006) yine bu aylarda, Ankara’da kalma sebeplerim ortadan kalktığında ilk yaptığım iş Karşıyaka’ya gelmek oldu. Yıllar sonra, kendinle kalarak geldiğinde bir başka gözle bakmaya başlıyor insan çevresine. Gördüklerinin anlamları da değişiyor. Şimdi yalın anlamı ile bu cümle, insanlara biraz ürkütücü gelebilir ama… Aslında değil. Dağın, taşın, suyun, denizin, ağaçların, binaların, sokakların, kaldırımların, sizin için anlam yüklü ne varsa tek ses halinde kulağınıza aynı şeyi fısıldadığını hissediyorsunuz.     Korkutucu olan bu fısıltının yarattığı yabancılık hissidir. Görmeden dokunarak tanıyacağınızı bildiğiniz, santim santim ezberinizdeki sokakların ardındaki görüntüdür. Oysa insan hayatı, bir kaos düzeni içinde işler. Her şey toz-duman görünürken aslında kendi zaman ve düzeni içinde evrilir. Her şey sırayla gelişir ve sonuca ulaşır. Şehirler de öyle.

    İnsanlar doğup büyüdükleri yerin toprağı havası suyu gibi kabul ederler, doğanın  toprak, su, havasını da. Nasıl ilk dokunuşla öğrenmişlerse, öylece kalır. Yaşanılan şehir değiştiğinde verilen ilk tepki de bunlara olur. Ben havayı, suyu, toprağı, mavi –yeşil-beyaz ve sarı olarak öğrendim. Renkler  kaynaşmakla kalmaz bir de edepsizce aşk yaşardı. Kış aylarının grisi bile farklı karışırdı denizin koyu kabarıklığına. İçinde hüzün de olurdu neşe de yaşamın. Yağmur altında kısa pantolon ile  dolanmak yadırganmazdı bahar aylarında; arkasından açacak havanın güneşle yapacağı sürprizi karşılamaya hazırlıktı o. Ankara’ya gidiş benim için, bir yerde  bu renk cümbüşünden çıkıp  koyu griliğe, toza, soğuğa teslimiyetti ve yaşanılacak şehre ilişkin  ilk darbe olmuştu.  Sadece gökyüzü değildi  tek renk olan. Binalar, insanlar, araçlar…
    Araçlar, bozkırın tozuna bulanmış yağmurun çıkmaz tutkal yapışkanlığına teslim olmuştu. Hiç kimse, kısa pantolon ya da bugünün modası bermuda şort ile  gezmiyordu bahar aylarında. Yağmurun arkasından gelecek olan, güneşin gülümsemesi değil soğuk ve karanlığın  hırçın nefesi oluyordu. Temmuz ayında elbiseleriniz terden değil, birden kapanıp bastıran ve akşama kadar süren yağmurdan ıslanıyordu. Kışın nemle karışmış ama güneşle dost soğuğunun yerini, buzlaşmaya hazır bir kırbaç alıyordu. İşte o zaman hissediyordunuz bu toprakların  doğduğunuz topraklar olmadığını. Size sorulan “nasıl bir yer?” sorusuna verdiğiniz ilk cevap, renklere ilişkin oluyordu: Her şey gri!...
    İnsan tipolojisi değişmişti: Sabah saatlerinin  güneşe dönük ve O’nun  tüm sıcağını fotosentezleyen, doğayı kutsayan, müziği ve dansını keyifle izleyen yüzler ve insanların  yerini; bıkkınlıkla kol kola girmiş, yetişilmeye çalışılan mesai saatlerine sımsıkıya bağlı, yaşadığı doğa ve çevreye uyum sağlamış gri ve lacivertin tonlarında oluşmuş bir giyim alışkanlığına sahip insanlara bırakmıştı. Sarıların, kırmızıların, mavi, yeşil, mor turuncunun yerini sadece gri ve lacivertin alması, insanın renk bilgisini de örseliyormuş bunu da öğreniyorsun zaman içinde.
      Zamanın  baskısı, bu hissedişin yerini  kanıksamaya bıraktırıyordu bir süre sonra. İnsanın, yaşadığı kente ilişkin yabancılaşma duygusuna karşı geliştirdiği en önemli savunma mekanizmasıdır kanıksama Ezbere gidilen yollar, ezbere gidilen mekanlar, ezbere bakışlar. Görmeden el yordamı ile kavranan binalar, sadece varlıkları yön ve mesafe tespiti amaçlı kabullenilen   yükseltilere dönüşüyor.
     Kültür ve yaşam kodlarından kopuş, kabul edilip benimsenmiş  kodlarla yeniden yüklenmezse, insan aklı kendini çevreyle uyumlu hale getirmek için kanıksamayla dolduruyor boşlukları. Aksi takdirde, yabancılaşma duygusu kişiyi boğmaya başlar. Kente savaş açmak ise hemen hemen imkânsızdır.
     İnsanın ancak aldığı nefesi hissettiği, doğayı ilk tanımladığı yaşadığı kente  geri dönmesi ile kanıksamanın farkına varabiliyorsunuz. İlk nefesle birlikte hissetmeye başlarsınız TOPRAĞIN CANLANDIĞINI VE DİLE GELDİĞİNİ. Bunun önce sadece anlamsız arka arkaya sıralanan sesler olduğunu sanırsınız. O sesler bir süre sonra çevre ve  kent ile iletişime geçer, kelimelere dönüşür. İnsanlar da karışır işe bir süre sonra ; Kelimeler, cümlelere dökülür, cümleler anlamlı paragraflara yelken açar.. Konuştuğunuzu duyumsarsınız, toprak dile gelmiştir. Birden gülümseye başlarsanız çünkü o cümle bir başka daha anlam kazanmıştır artık beyninizde. Çağrıdır bu: Jack London’nın romanında kurdun kulağına vahşi doğanın fısıldadığı türden. Toprak, kandaki hücreler aracılığı ile benliğinize ve en önemlisi kemiklerinize çağrıda bulunmaktadır: Sizi çağırmaktadır.

    Ne kadar uzun zaman olmuştu ayrılalı bilmiyorum. 15 yıl? Belki 20…Süre aslında çok da önemli değildi. Dönüşümün reddedilip reddedilmeyeceğini bile bilmiyordum henüz. Bir çağrı vardı, bunu hissediyordum ama bu bir kucaklama çağrısı mı yoksa geçmişteki terk edişten sonra geriye kalanı görmemi isteyen, bir tür hesaplaşma çağrısı mı emin değildim. Buna cevap verebilmem için, her şeyi yeniden hatırlamam gerekiyordu.   Geçmişle bir hesaplaşma mı yoksa yuvaya dönen evladın kabulü mü?
    Sorulara cevap bulmanın  en kolay yolu, kenti yeniden gezmekten geçiyordu. Her sokak yaşamımın belli dönemlerinden anılar taşıyordu. Bir kentin yaşayıp yaşamadığını, içinde sakladığı insanlarla birlikte nefes alıp almadığını anlamak için yürüyerek gezmeniz gerekir. Doksanlı yılların başında İstanbul ‘da kaldığım 20 gün boyunca öğrenmiştim kentlerin yaşadığını. İlk kez bilmediğim, tuhaf, baharatlı, kese yoğurdu kıvamında yoğun,  sürtünmeden geçemeyecek kadar kalabalık şehirlerin şahı İstanbul’un, biz insanların tüm öldürme çabalarına inat nefes almaya- yaşamaya devam ettiğini, Çapa’dan Beyoğlu yönüne yaptığım yürüyüşler sayesinde fark ettim.  Şekilsiz,, eğri-büğrü, renksiz-tatsız-kokusuz-duygusuz yapılarla doldurup öldürmeye çalışıyorlardı. O,  yaratıcılarının torunu sayılabilecek insanların, büyük ihanetine rağmen inatla direniyordu. Her köşe başından bin yaşından fazla yaşa doymuş   ir tarihi  yapı ya da sur parçası; bir mezar taşı, bir hamam, şadırvan saray duvarı  veya yol kenarındaki bir tutam yeşilliği ile bize inat yaşıyordu ve bunu görmek isteyen tüm gözlerin önüne seriyordu kalan varlıklarını.   Kentler insan eli ile yaratılır, büyür, gelişir sonra bazen yine insan eli ile öldürülür ya da değişim geçirerek yaşamaya devam eder. Benim kentim de öyle bir kent. Yaşamaya, uzun çok uzun yıllar önce başladı ve hâlâ  yaşıyor. Doğa ölene kadar da yaşamaya devam edecek. Belki aynı kalacak belki daha da değişecek. Yüzyıl sonra topraktan çıkıp canlansak tanıyamayacağımız halde olacak. Belki biz, sevmeyeceğiz nefret edeceğiz gördüklerimizden ama o bir şekilde yaşamaya devam edecek.


 Nasıl ki, her insanın yaşama şekli ve anlayışı farklı ise kentlerinki de farklıdır.  Benim Kentim, denizi, doğası ve en önemlisi insanı ile birlikte yaşar. İnsanları ile kol kola  koyun koyuna nefes alıp  verir. İki sevgilidir onlar. Ama aynı zamanda onu  yani kenti her gün öldüren eli kanlı katilidir bu sevgili hem de yaşama nedeni, ölüme direnmesini sağlayan. Ve her bir sokağı ile, beynimdeki gün gün, yıl yıl anılarını saklamayı becerebilen. Her geçtiğim sokakta yeniden canlanan.
      İlk adımımı attığım sokaklarından başlayarak, kişisel tarihimi izleyerek gezdim şehrimi. Tarihimde yer alan insanların geçit resmine  selam durup, kimlerin kaldığını kimlerin zaman içinde yitip gittiğini de hatırlayarak. Her sokakta bu eli kanlı acımasız sevgilisinin, güzel aşkına nasıl acımasızca kıydığını içim sızlayarak da olsa görerek gezdim. O tüm bunları yaşar her gün yeni bir yara açılırken vücudunda ben yoktum. Benim günahım daha büyüktü, arkama bile bakmadan terk etmiştim O’nu . Kolay kolay arayıp sormamıştım da. Yüzümde terk eden sevgilinin soğukluğu vardı, bunca geçen zaman içindeki her karşılaşmamızda. Sorun etmedi bütün bunları, yüzüme de vurmadı hainliğimi. Hâlâ güzel ve çekiciydi. Anne şefkati de vardı bu sevgilide. Gençliğin isyancı ruhu ile arkaya bakmadan terk edişime rağmen sanki daha dün ayrılmışım gibi kabullenmişti. Ne geçen zamana aldırıyordu ne de benim vefasızlığıma. Âşık bir kadın dışında kim böyle bir kabullenişe razı olabilirdi ki? İnsanlar yaşlansa da, binalar değişse de, kıyısı insan eli ile bozulmuş olsa da alınan nefesle, tüm hücrelerime yayılan seslenişi aynıydı. Sesler kelimeye o tek kelime de koskoca bir cümleye dönüşmüştü. ”HOŞGELDİN”…
Haziran - 2007-Bostanlı

 İlk Yayın Tarihi: Eylül 2010

14 yorum:

  1. ne güzel bir yazıymış, Ankara ile ilgili söylediklerine kısmen katılsam da :-)

    ne garip ama insanlar kadar zor terkediliyor şehirler de.

    YanıtlaSil
  2. Kısmen katıldıysan yine iyi.. Algıladığımız kadardır gördüklerimiz. Herkesin Ankara'sı farklıdır elbette. Ben, daha 18 yaşında temmuz ayının ortasında, Kızılay meydanında o yediğim yağmurun şaşkınlığında kaldım hep. Ankara'yı terk etmem kolaydı oldu olmasına da epey çekingendim döndüğümde. İlk yazdığım yazıdır bu. Bir kaç kez elden geçtikten sonra yayınlanmıştı geçen yılın yaz aylarında, bir dergide. Ha, şimdi olsa mümkün değil ne bu kadar uzun yazardım ne de böyle yazardım. Ufak tefek düzeltmeler yaptım sadece. Çok müdahale etmedim. Yazıyı yazdığım yerdeydim, aklıma geldi. Hep, başkaları arşivinden çıkaracak değil a! Bir de ben çıkarayım dedim. en düzgünü buydu.:))

    YanıtlaSil
  3. :-) İyi yapmışsın, çıkar arşivinden de arada okuyalım böyle.

    Ankara gridir, kasvetlidir, ama renk görmek istersen daha bi farkedersin renkleri bu yüzden. İzmir'in renkliliği göz kamaştırır, ayırd edemez olur insan bir süre sonra kırmızıyla sarıyı birbirinden. Çamur atıp İzmir'e, gideyim ben :-)

    YanıtlaSil
  4. Guzel yazi, Iyiki de arsivinden cikartmisin sayin avram ..

    Yasadigim kente biraz daha farkli bakma hissi nuks etti ..

    YanıtlaSil
  5. @SBR; Seninkiler ne ki. Biz daha beter atarız.:)) Çamuru. Hatta KArşıyalalıların lakabı bokçudur.:)) Misal, 100 .kuruluş yılı için özel logo seçildi yarışma açılıp, üç gündür var niye o değil de bu seçilmiş kavgası var.:)) Bu kadar yani.

    YanıtlaSil
  6. şehirler insanlara benzer zamanla. insanlar kendileri gibi yaparlar onu da. o yüzden yaşarlar ya zaten...

    görünmez kentleri okuyasın geldi şimdi çok fena...

    YanıtlaSil
  7. @Lô-Lâ; ne güzel kelimedir nüksetmek.. Uzun zamandır duymamıştım. GEçmiş olsun. Eve çıkmışsın. Demek ki sorunsuz geçti.

    YanıtlaSil
  8. gidicem,gidicem,bırakıp gidicem İzmir'i! Az kaldı :)

    YanıtlaSil
  9. İnsansız şeyim olur mu hiç maya.. Olmaz elbet. Bir kadını/erkeği sever gibi seversin şehri. Güneşi, havası, toprağı, suyu, denizi, dağı, binası, ağacı ile. İnsanı ile seversin bir de; kadını, erkeği, çocuğu, arabacısı, seyyarı, esnafı, kahvecisi, hırlısı, hırsızı, uğurlusu, uğursuzu.. Varı ile yoku ile seversin.bu nedenle Kavafisin o şiiri severim.

    YanıtlaSil
  10. Nereye gidiyorsun? millet geliyor sen gidiyorsun. Olmaz. Otur oturduğun yerde.:))

    YanıtlaSil
  11. hiç suçluluk hissetme avram, gönlümüz geniş belki ama kucağımız o kadar da geniş değil. azınlıkta kalmanın en kötü yanı bu, herşeyi koruyup kollayamıyorsun. derdi gücü hayat telaşesi olanlar çoğaldıkça kanatlarını ne kadar açsan da nafile. demem o ki, umursuyorsun en azından ve sadece bu sebeple bile o hoşgeldin'i hakediyorsun. ve evet, iyi ki çıkarmışsın bu yazıyı arşivinden :)

    YanıtlaSil
  12. Yazmaktan çok okuyasım var bu aralar.(Duyan da beni bir halt sanacak. Yok efendim, bir halt değilim, olmadığımı anlamak için de yetiyor kitap sayfalarını karıştırmam) ilk kırıştırmamdı o yüzden önemlidir. Başkaca bir kıymet-i harbiyesi olduğunu sanmıyorum.:)) Buralar bizden-insandan gideli çok oldu bizimkisi işte kendi kendine mırıldanma.

    YanıtlaSil
  13. merhabalar:)
    sayfanızı tesadüfen keşfettimm..
    roman tadında yazılarınız ve paylaşımlarınız aldı beni benden...:)
    izleyiciniz olmdum hemen...
    bende sizi beklerim sayfama...
    sağlıkla kalın...
    :)

    YanıtlaSil
  14. Aman efendim, ne güzel iltifatlar bunlar..

    YanıtlaSil

Etiketler

ADAM VAR (1) AFORİZMALAR (3) Akçay Günlüğü (1) ANLATI (17) ARTUNÇ BEYİN DEHŞETLİ SON GECESİ (1) BANA DAİR (12) BEN BİRİSİNİ ÖLDÜRDÜM (1) BERGAMA-1965 (1) BİLGİNİN VE SANATIN MÜLKİYETİ OLMAZ (1) BİR ADAM/GÖLGELER İÇİNDE (1) BİR ANLATI ÜZERİNE SERBEST SALINIMLI ( GECİKMİŞ) DÜŞÜNCELER (1) BİR MAYIS (1) BİR TANE (1) BİR YAZ GÜNÜ RAPSODİSİ (5) BİRİ/HEPSİ/HİÇBİRİ (1) BOSTANCI RECİİNİN OĞLU TAKSİCİ NUMAN (1) BRİ METREKAREDE HAVA VAR (1) BUGÜN ÇOK KÖTÜ BİR ŞEY OLACAK (1) BUNU GÖRÜYON MU (2) CELLAT (1) CİCİLERİ SEVELİM (1) CİNAYETİ GÖRDÜM AMA TANIK OLMAM (4) CLAIRE (8) ÇÜRÜK AŞK HİKAYESİ (1) DENEMECE (4) DENİZ MORALIGİL İMZA GÜNÜ (1) DERNEK (2) DOSYALARI HAVALANDIRMA ZAMANI (1) DÖNEN DÖNENE (1) DUYURU (7) DÜĞÜN (4) DÜŞ KAPISININ MANDALI: FANTASTİK EDEBİYAT (1) EDEBİYATA DAİR (52) EDERLEZİ (1) FARFARA TEYZENİN BİTMEK BİLMEZ EFSUNLARI (1) FUNDA ÖZŞENER (1) GAITASINI ÇIKARTMAK (1) GÖKDELENİN TEPESİNDEN DÜŞÜYORSAN DEBELENMEYECEKSİN (1) GÖRÜŞ/MEK (1) GÜNCEL (3) HUKUK (1) İBİŞE NASİHATLER (4) İDA RÜZGAR LESBOS (1) İHSAN OKTAY ANAR (1) İKİ FİLM BİRDEN (1) İZMİR FELSEFE GÜNLERİ (4) İZMİR KİTAP FUARI (1) KARŞIYAKA (1) KAYIP CÜZDAN HİKAYESİ (1) KEDİ KİTABEVİ (2) KELİME KELİME ANLAT DESELER (1) KENDİME DAİR (11) KİTAPLAR (2) Komünist Partisi (1) KORUYALIM (1) KUM TORBASI (1) KÜÇÜK BİR YANLIŞ ANLAMA (1) MAROON AĞLARINI ÖRÜYOR (1) MAROON IS NO:1 (1) MARTI ÇIĞLIĞI VE GAZETE VE... (2) Mektuba Bağlanmış rüya (1) MODERN ZAMAN VAKANÜVİSLERİ (1) OLDU MU BÖYLE OLACAK (1) ÖYKÜ (26) ÖYKÜ OKUDUM BUGÜN (1) PİTKİM VE SALYANGOZ KABUĞU (1) PRESTIGE (1) ROMAN YAZDIM (1) SADIK YEMNİ (1) SAVUN-MA (1) SENİ SEVİY... (1) SEVİŞGEN RÜYA (1) SIZINTILAR (6) SİNEMAYA DAİR (11) SON ÇALIŞMA (1) SÖYLEŞİ (1) SURATINA SURATINA (1) sürrealist mahallenin olmayan efkâr-ı umumiyyesi (6) ŞANSLI ADAM (1) ŞİİRİMSİ (23) TAM ŞU ANDA (1) TEHDİT EDİLDİM (1) TİYATRO (1) TOPRAK KEMİKLERİMİ ÇAĞIRINCA (1) Türk Yargıçları (1) YAŞAMA DAİR (65) YEMEK (1) Yol-Tütün-Yorgunluk (1) YUNAN USULÜ (1) ZAHİRİ HANIMIN TEFTİŞ GÜNLERİ (1) ZEHRİMİZ EŞİT; FARKIMIZ FİYATIMIZDA (1)