12 Mart 2011 Cumartesi

The Wind That Shakes the Barley


Yıl 1920 yer İrlanda… Yıllardır süren İngiliz işgali 1900’lü yılların başında bıçağın kemiğe dayanmasına yol açmış, milliyetçi hareketlerin de etkisi ile direniş hareketleri ve ilk büyük-toplu ayaklanmalar baş göstermişti. Ulusal kahramanlarından O’Connoly’nin önderliğinde gerçekleştirilen ayaklanma ve direniş (Dublin Grevi ve Sivil Ordu girişimi)kanlı bir şekilde bastırılmış, milliyetçi kıpırdanmaların etkisini azaltabilmek için oluşturulan parlamentoda seçimler sonrası çoğunluğun Sein Fein yani bağımsızlık yanlısı İrlandaların partisi %75 gibi azımsanmayacak çoğunluğu ele geçirince, Londra oyunbozanlık yaparak hem parlamentoyu feshetmiş hem de Sein Fein’i yasadışı ilan etmiştir. Sein Fein ve İrlanda Parlamentosunun cevabı ise İrlanda Kurtuluş Ordusu’nu kısaca İRA’ yı kurmak olmuştur.
 Yorgun İmparatorluğun mazotu yavaş yavaş bitmeye başlamıştır Keltlerin ülkesinde. Yeniden örgütlenmeye başlayan İrlanda taşrası, İRA’ nın bayrağı altında gerilla savaşına başlamış ve büyük kentlerin kapısına dayanmıştır.
İngiliz İmparatorluğunun yüzyıllardır süren, küçüğü büyüğe karşı kullanma politikası ve yerli komprador yaratma taktiği Kelt Ülkesinde sökmez hale gelmektedir. Ülkenin büyük kısmını oluşturan Katolikler, taşranın direnişine katılması ile İngiliz Ordusunu sisli ve yağmurlu İrlanda platosunda boğmak üzeredir. Film, bu sürecin başlangıç dönemi ile başlar. Taşranın ileri gelen ailesinden olan O’Donnell’ ların karizmatik yakışıklı ve güçlü Teddy O’Donnell İRA üyesidir. Ailenin yine akıllı, yakışıklı ama aynı zamanda eğitimli olup, tıp fakültesini kazanan Damien ise yüreği özgürlük için atsa da ailenin kararını ve aklını dinleyip Londra’daki Hastaneye eğitime gitmeye hazırlanmaktadır.Kasabadaki direniş yangını Damien’a da ulaşmış ancak O kardeşinin ve yüreğinin sesini bastırarak aklının söylediği yolda yürüme kararı almış olarak İstasyonda kalkacak treni beklemektedir.O akıl yolcusu Damien, kardeşinin ve yüreğinin bastıramadığı aklının, istasyona gelen İngiliz Müfrezesine, sendikasının kararı olan İngiliz asker ve askeri malzemelerini taşımama kararını silah namluları burnuna dayanmışken bile söylemekten çekinmeyen makinist (Dan)  ve kondüktörlere teslim oluşuna tanık olur. İç çatışmasının ayyuka çıktığı sırada bu akıldışı direnişi gören Damien gerçeğin yakıcılığına daha fazla dayanamaz ve direnişe katılır.

Damien- Teddy ve diğerleri karakterinde kişileştirilen İrlanda, ayaklanmıştır artık. Elde çim hokeyi tahtaları ile kırlarda talim yapan genç erkeklerin hırs ve inancına karışmıştır tüm ülke. İlk ateşli silahlarını, karakolları tahtalar ve çekiçlerle basarak İngilizlerden elde ederler. İlk kayıplarını da verirler ama kalan direnişleri İrlanda Ana, en derin ve en kuytu yerinde saklar işgalcilerden.

Ken Loach İngiliz’dir ama İrlanda direnişini ve İngilizlerin kirli savaşını gözler önüne sererken bir saniye bir tereddüt etmez. Bunu yaparken de kamerasını belgeselci gibi kullanır. Asla birinci tekil şahsa dönüştürmez, her zaman dışarıdan bir gözlemci gibi kalır. Kamera aktüeldedir kısacası. Oyuncular asla kameraya bakarak konuşmaz. Ve kamera daima saklı açılardan izler olan biteni. Ken Loach bizim gibi sıradan bir  izleyicidir.Yorum yapmaz, müdahil olmaz olaylara sadece olan biteni aktarır bizlere.Ama Ken Loach’tan diğer filmlerinde olduğu bunda da susmasını beklemek büyük hata olur.Tüm karakterler arasında sakil duran, uzaydan gelmiş izlenimi veren Makinist Dan aracılığı ile dünyaya bakışını ve felsefesini kimseyi rahatsız etmeden, filmin akışını bozmak bir yana onun bir parçası olmaktan çekinmeyen, öne çıkmadan anlatır. Ken Loach’un amacı haklı haksız tespiti değildir çünkü. Herkes kendi vicdanı ile baş başa kalacaktır film bittiğinde ve herkes kendi doğrusu dâhilinde bir yoruma varacaktır. Kendi doğrularının sözcüsüdür sadece Makinist  Dan ve olayların bir parçası olmaya devam ederken mırıldanır sadece bu düşünceleri.



İngilizler ile savaş sürerken, taşranın direnişinin yanında zaman geçtikçe başka şeylere tanık olmaya başlarsınız. Bu savaş sadece bildik bir bağımsızlık savaşı değildir ve tüm savaşlar gibi basit bir ikilemi içermez. Ken Loach’a göre aynı zamanda bu savaş,  sömüren- sömürülen savaşı olarak ta devam etmektedir. Dört kollu ve dört taraflı bir savaştır. Burjuvazi yani sömürenlerin hiçbir zaman tek yüzü olmadığını bilir Ken Loach. Burjuva da ikiye bölünmüştür.  İşbirlikçi kompradorların yanında, bir de cumhuriyetçileri destekleyen burjuvalar vardır. Ama burjuva burjuvadır sonuçta, savaşta bile olsa halkı sömürmekten geri kalmaz. Bu sömürgenliği yüzüne vurulduğunda ise ne cumhuriyet dinler ne özgürlük; küstahlaşır diklenir kendi çıkarları her şeyin önüne geçer. Ve büyük yol ayrımının ilk sinyalleri de burada verilir aslında. İzleyiciyi biraz (ama çok değil ) rahatsız eden bir sahnedir bu. Tedirgin olursunuz, bir şeylerin habercisi olduğunu anlarsınız ama ne olduğunu çözemezsiniz. O koca demiryolu işçisi makinist Dan’in basitçe verdiği dersi haklı bulursunuz ama gelenden habersizsinizdir hâlâ.
Oysa Dan açık açık söylemiştir, “İrlanda, İrlanda Halkına tüm üretim araçları ile birlikte teslim edilemediği sürece, köylü topraklanamadığı işçi fabrikalarına sahip olmadığı sürece, sadece işgalcinin üniforması değişir” Oysa Teddy O’Donnell çoktan söylemiştir bile neden İRA’nın, burjuvaya destek çıktığını ve kolladığını:”Silahları onlar olmasa nasıl alırım? Yarın ne ile saldırırım İngiliz Ordusuna? Ve bu kasabayı nasıl korurum Onlardan?”
  Teddy’nin bilmediği şey, o silahların ve gücün yarın İrlanda Halkına dönebileceğidir.

Savaş ve zaman akıp gittikçe, Cumhuriyetçilerin dolgunlaştığını görürsünüz. Dolgun müfrezeler, tam teczihatlıdır artık; makineli tüfekler, el bombaları, yarı otomatik piyade tüfekleri, tahta eğitim silahlarının yerini almıştır. Silah ve Cephane için karakol basmaya gerek kalmamıştır artık. Hem sayısal hem de teçhizat üstünlüğü İRA’ dadır.
Demian’ın sevgilisi olan ve ailece direnişten yana tavır koyan Snead’in evi basılır yakılır bir kez daha. Ve bir kez daha duvara dayanırlar. Ve her zamanki gibi savaş kadınları taciz eder. Bu da tam savaşın bittiği gün gerçekleşir. Taşra artık karnaval yerine dönmüştür. Komprador toprak sahipleri kaçmış, İngilizler silahlarını susturmuş ve barışı beklemektedir. Taşra ilk kez özgürce nefes almaktadır.
Oysa bilmedikleri şey asıl korkunç savaşın başlamak üzere olduğudur. Majestelerinin hükümeti korkunç bir tehdit savurur isyancı İrlanda Parlamentosuna: Ya şimdi savaşı durdurursunuz ya da daha büyük ve korkunç bir savaşa hazır olun.
Yol ayrımındadır özgürlükçüler; ya bu tehdide karşı duracaklar ya da orta yolu bulup bir takım tavizler vererek barış anlaşmasını imzalayacaklardır. Michael Collins’in başkanlığını yaptığı İrlanda Heyeti, barış anlaşmasını imzalar ama ne pahasına?
İrlanda bağımsızdır artık tamam ama Krala bağlılık yemini etmek şartı ile. Bunun anlamı İrlanda Parlamentosunun üstünde bir Genel Vali olacağıdır. Bununla da yetinmez Majesteleri, kuzeydeki Protestanları ve adadaki tehditkâr gücünü korumak için tampon bir bölgeyi (bugünkü Kuzey İrlanda) elinde tutmaya devam edecektir. Ortalık birbirine girer İrlanda’da. Burjuvalar ve kentler barıştan yanadır. Ancak savaşın tüm yükünü çeken İrlanda taşrası ayaklanır. Bu zafer değildir; ölülerinin, acılarının bir karşılığı değildir onlara göre.
İngiltere destekli evet çiler, Dublin dâhil kentlerde hemen kontrolü sağlamakla kalmaz, geri çekilen İngiliz Ordusunun tüm silahlarını da alır, düzenli ordusunu kurar. İngiliz Ordusu da zaten, Kuzeydeki sınıra çekilmiş eli tetikte beklemektedir. Silah zoruna dayalı bir barış.

Ken Loach’un o hafifçe tedirgin ederek mahkeme sahnesinde size ilk serinliğini hissettirdiği fırtına kopmak üzeredir. Bunun adı iç savaştır ve iç savaş sadece sokaklarda yapılmaz.Evlere girer, salonları, odaları, mutfakları böler.Yatak odaları ayrılır.Yine gözlemcidir Ken Loach’un kamerası. Bizim için izler olan biteni. Müdahil olmaz, yorum yapmaz yine sadece anlatır ama anlattıkları midenizi yakar. Ve yine düşüncelerini mırıldanır gibi Makinist Dan’in aklından ve dudaklarından aktarmak ile yetinir:” Bu anlaşma bağımsızlık bildirimize de diğer bağımsızlık savaşı veren uluslara da açık ihanettir. Fabrikalar ile tarlalar ile yine majesteleri yönetecek ülkeyi.”

Gördükleriniz rahatsız edicidir. Daha dün, omuz omuza savaşan insanlar bugün birbirilerine silah çekmektedir. Kardeş kardeş ile savaşmaktadır. Ayrılık, O’Donnell ailesine de sıçrar, Teddy Hükümet yanına geçerken, Damien direnişe katılır. Oysa filmin başından sonuna kadar beklenti tam tersinin olmasıdır. Ama savaşın acımasızlığı Teddy’i yıldırıp yorgun askere çevirirken, savaşın acımasızlığında omuzlarına yüklenen vicdani sorumluluğun etkisi Damien’ı daha da keskinleştirmiştir. Sonunda birbirlerine silah çekerler. Damien, bir karakol baskınında yakalanır. Teddy bölgenin askeri lideridir ve kardeşine kurtulması için sunabildiği tek yol arkadaşlarına ihanet etmesidir. Damien için kabul edilemez bir taleptir bu. Teddy nin komuta ettiği müfrezenin önünde can verir.

Sert bir film mi? Bu anlamda evet, sert bir film. Ama Yaşananların daha da sert olduğu düşünülecek olursa aslında yumuşak bile denebilir.
Ken Loach aktüeldir film boyunca müdahil olmaz belki ama gidişatı ve kendi felsefesini Makinist Dan üzerinden aktarmaktan da geri durmaz. Sosyalisttir Makinist Dan;savaşta pişmiş 1913 ayaklanmasını görmüştür.Savaşın olgunlaştırdığı, okuyan düşünen bir savaşçıya dönüşmüştür zaman içinde.Özgürlük için, milliyetçi yaklaşıma sahip İRA’lı  kardeşleri ile birlikte savaşmaktan çekinmez ama Sosyalist damarı, kendi doğrularını söylemekten de geri durmasına engel olur.Bu başlayan Son savaşta da safı zaten bellidir. İdealleri uğruna savaşmaya devam eder ve Damien’ın yanında ölür.Makinist Dan aracılığı ile yaptığı küçük dokunuşlar ile geleceğin önceden belirgin olduğunu anlatmaya çalışır sadece Ken Loach. Haklılığını ispatlamak çabası da değildir bu, sadece olacakları haber verir. Ve iki kardeşin kapışması aslında İrlanda’nın kendi boğazlaşmasıdır.

  Bu film aslında bizi de ilgilendiren bir dönemi anlatıyor. Bizim tarih ders kitaplarımızda yer almayan sadece İngilizlerin Birinci Dünya Savaşı yorgunluğu ile geçiştirilen duruşu ile ilgili. Evet, İngiltere Savaş yorgunu idi belki ama aynı anda başında bir de İrlanda Belası vardı. Tamam, Anadolu petrol alanları ve Hindistan yolu üzerinde idi ama aynı zamanda İrlanda da burnunun dibindeydi ve burada yaşayacağı bir yenilgi İskoçya’yı ve Galler’i de karıştırabilirdi. Üstelik Anadolu İsyanının etkisinin üstüne bir de burası kaybedilirse, Hindistan ve Mısır da tehlike altına girerdi.
İngilizler burada ateşi elleri ile tutmaktansa, Yunanistan’ı kullandılar. İrlanda’da ise bu kadar dolaylı bir imkâna sahip değillerdi. Ellerindeki tüm güç, kendi askeri güçlerinin yanında Protestanlar, işbirlikçiler ve komprador toprak sahipleri ve burjuvalardı. Toprak sahiplerini küçümsemeyin, bağımsızlığa kadar İrlanda Taşrasının sahip olduğu toprak miktarı yüzde birleri geçmez. Geri kalan tüm topraklar toprak ağalarının ellerindeydi ve bunların büyük kısmı yüzyıl önce adaya yerleşmiş İngiliz soyluları idi. İrlanda adası doğrudan kraliyet mülkü olarak geçiyordu çünkü. O yüzden, 1920’ lerin İrlandası’nda, sanayiciler ve toprak sahipleri sıkı sıkıya İngiltere’ye bağlı idiler. İngilizlerin blöfü tuttu İrlanda karşısında ve ne tesadüftür ki anlaşmaya imza atan resme bakıldığında, Lloyd George, Churchill, Camberlain gibi isimler var kabinede. Bize ne kadar tanıdık isimler değil mi? İngiliz Gangsterleri. O tehditlerin benzerlerini bize defalarca savurmadılar mı?
İrlanda elindeki kartlara bakarak bu resti göremedi. Görse ne olurdu? Bilinmez… Ama görmediği anda olacak olanlar çok önceden belliydi. İngiliz’in silahı ile kardeş avı.


  Ken Loach stüdyo adamı değildir kolay kolay stüdyolarda film çekmez. Söylemleri bellidir, kendi felsefesini yansıtır filmlerinde. Bu felsefenin kimleri rahatsız ettiğine de aldırmaz. Teacher döneminde O Margaret karakancolozunun bir numaralı belalısı olmuştur filmleri ile. Hele çektiği bir belgesel sonrası tam on iki yıl film çekmeyi bırakın kamerayı bile eline alamamıştır baskılar yüzünden.
Kimsenin gözünün yaşına bakmaz, olayları anlatırken acımasızdır. İspanya İç Savaşı’na yolladığı İngiliz Sosyalistleri aracılığı ile (Land And Freedom) ağzına geleni söyler Stalin ve Sovyetlere. Savaşı kaybeden, onların politikasıdır çünkü Ken Loach’a göre. Sol yumruğu daima havadadır. Nikaragua’da Sandinist hükümet şudur budur una bakmaz, Kontraların kasaplığını gözler önüne sergiler Carla’s Song’ta. Glasgow’lu otobüs şoförü kalkıp Managua’ya gittiğinde carlanın peşinden neye uğradığını anlamaz. Ama sonunda o da eline Kalaşnikof’u alır, çocukları ve sevgilisini koruyabilmek için.
Sineması her zaman politiktir çünkü Ken Loach’a göre yaşam politiktir her şeyden önce.”My Name is Joe” güya futbol üzerinedir. Oysa futbol topu da siyaset derisinden meşin yapmıştır kendisine.
Bizim ihtiyar, tipik İngiliz suratlıdır. Sokakta görseniz dönüp bakmaz, emekli bir İngiliz Turist sanırsınız oysa kameranın arkasına geçtiği anda devleşir Nordiklerin efsanelerinden fırlamış bir adam haşmetine kavuşur. Olayların sertliği dışında bir sertlik barındırmaz filmlerinde, aşk hikâyesi mutlaka vardır. Kahramanları hafif sarsak tiplerdir mutlaka bir kadını severler ve bu sarsak halleri daha da belirginleşir sevdikleri kadınlar karşısında.

Kahramanlıkları cüsselerinde ya da güçlerinde değil yüreklerinde saklıdır. 

Director:

Ken Loach

Writer:

Paul Laverty


3 yorum:

  1. Genel olarak savaş filmlerini seviyorum. Hele de savaşın insana neler yaptırabileceğini, insanları nasıl parçalayabileceğini anlatıyorsa; aslında aynı tarafta olması gereken insanların, aynı amaç uğruna mücadele eden insanların nasıl olup da kolayca 'karşı taraflar' haline gelebildiğini gösteriyorsa...
    Bu filmi de sevdim. Bütünüyle güzel olmakla beraber, yakaladığım ilginç detaylar da vardı. Çok göze sokulmasa da Damien'in, aslında hayat kurtarmak üzere eğitim alacak olan bir insanken, 'black and tan'e karşı koymak için gerillalara katılmasıyla 'can almak' için gönüllü olması bu detaylardan biri. Ted'in mangayı idare ettiği sahne (Damien'in idamı) zaten tek başına bile filme güzel dememi sağlayabilirdi. Vay bea savaş işte, kardeşi kardeşe kırdırtıyor dememe gerek var mı? Yok bence....
    son olarak, film izlerken neyin altında ne saklı acaba diye kendimi paralayan, yoksa bile uyduran bir insan olarak tespitim şudur ki, eğer bu filmde simgesel birşey varsa o da sinead'ın evidir ve karakterlerin zaman içinde değişen kimliklerini, ruhsal durumlarını temsil eder diyorummmm ve de bir yazıyı daha şehaneeee yorumlamanın haklı gururuyla gidiyorum:)

    YanıtlaSil
  2. Sinead'ın evi ve yaşananları da artık anlatmadım o kadar da detay vermemek için filme ilişkin.Savaş, MArs'ın oyuncağıdır ve Mars bir kez uykusundan silkinip uyandı mı, genç insan et ve kanına doymak bilmez.Savaş bir kez başladığında artık kim hangi tarafta önemi kalmaz herkes Mars'ın emrindedir.

    YanıtlaSil
  3. anlatma zaten... ben de özellikle anlatmadım, sadece izleyecekler için minicik tefecik ipucu:)))

    YanıtlaSil

Etiketler

ADAM VAR (1) AFORİZMALAR (3) Akçay Günlüğü (1) ANLATI (17) ARTUNÇ BEYİN DEHŞETLİ SON GECESİ (1) BANA DAİR (12) BEN BİRİSİNİ ÖLDÜRDÜM (1) BERGAMA-1965 (1) BİLGİNİN VE SANATIN MÜLKİYETİ OLMAZ (1) BİR ADAM/GÖLGELER İÇİNDE (1) BİR ANLATI ÜZERİNE SERBEST SALINIMLI ( GECİKMİŞ) DÜŞÜNCELER (1) BİR MAYIS (1) BİR TANE (1) BİR YAZ GÜNÜ RAPSODİSİ (5) BİRİ/HEPSİ/HİÇBİRİ (1) BOSTANCI RECİİNİN OĞLU TAKSİCİ NUMAN (1) BRİ METREKAREDE HAVA VAR (1) BUGÜN ÇOK KÖTÜ BİR ŞEY OLACAK (1) BUNU GÖRÜYON MU (2) CELLAT (1) CİCİLERİ SEVELİM (1) CİNAYETİ GÖRDÜM AMA TANIK OLMAM (4) CLAIRE (8) ÇÜRÜK AŞK HİKAYESİ (1) DENEMECE (4) DENİZ MORALIGİL İMZA GÜNÜ (1) DERNEK (2) DOSYALARI HAVALANDIRMA ZAMANI (1) DÖNEN DÖNENE (1) DUYURU (7) DÜĞÜN (4) DÜŞ KAPISININ MANDALI: FANTASTİK EDEBİYAT (1) EDEBİYATA DAİR (52) EDERLEZİ (1) FARFARA TEYZENİN BİTMEK BİLMEZ EFSUNLARI (1) FUNDA ÖZŞENER (1) GAITASINI ÇIKARTMAK (1) GÖKDELENİN TEPESİNDEN DÜŞÜYORSAN DEBELENMEYECEKSİN (1) GÖRÜŞ/MEK (1) GÜNCEL (3) HUKUK (1) İBİŞE NASİHATLER (4) İDA RÜZGAR LESBOS (1) İHSAN OKTAY ANAR (1) İKİ FİLM BİRDEN (1) İZMİR FELSEFE GÜNLERİ (4) İZMİR KİTAP FUARI (1) KARŞIYAKA (1) KAYIP CÜZDAN HİKAYESİ (1) KEDİ KİTABEVİ (2) KELİME KELİME ANLAT DESELER (1) KENDİME DAİR (11) KİTAPLAR (2) Komünist Partisi (1) KORUYALIM (1) KUM TORBASI (1) KÜÇÜK BİR YANLIŞ ANLAMA (1) MAROON AĞLARINI ÖRÜYOR (1) MAROON IS NO:1 (1) MARTI ÇIĞLIĞI VE GAZETE VE... (2) Mektuba Bağlanmış rüya (1) MODERN ZAMAN VAKANÜVİSLERİ (1) OLDU MU BÖYLE OLACAK (1) ÖYKÜ (26) ÖYKÜ OKUDUM BUGÜN (1) PİTKİM VE SALYANGOZ KABUĞU (1) PRESTIGE (1) ROMAN YAZDIM (1) SADIK YEMNİ (1) SAVUN-MA (1) SENİ SEVİY... (1) SEVİŞGEN RÜYA (1) SIZINTILAR (6) SİNEMAYA DAİR (11) SON ÇALIŞMA (1) SÖYLEŞİ (1) SURATINA SURATINA (1) sürrealist mahallenin olmayan efkâr-ı umumiyyesi (6) ŞANSLI ADAM (1) ŞİİRİMSİ (23) TAM ŞU ANDA (1) TEHDİT EDİLDİM (1) TİYATRO (1) TOPRAK KEMİKLERİMİ ÇAĞIRINCA (1) Türk Yargıçları (1) YAŞAMA DAİR (65) YEMEK (1) Yol-Tütün-Yorgunluk (1) YUNAN USULÜ (1) ZAHİRİ HANIMIN TEFTİŞ GÜNLERİ (1) ZEHRİMİZ EŞİT; FARKIMIZ FİYATIMIZDA (1)