30 Aralık 2011 Cuma

LİMAN BEKÇİSİ

   Sigarasının külü uzadıkça sarkmış aşağıya doğru ha düştü ha düşecek;  inatla tutunuyor kor ateşe. Elleri çatlaklarla dolu, derin yarıklar var. Tırnaklar, tırnak olmaktan çıkmışsa da yapışmış köküne bırakmıyor eti. Sakal üç, bilemedin beş gün günlük; beyazla karışık ve seyrek ya, yüzüne yayılmış. Kimbilir kaç yılın yün beresi; kir, toz, yağ, iyot, yosun, balık, deniz karışmış; mevsimlere aldırmadan hep başında. Önünde yığılı ağda gözleri, şaraptan kan çanağı...Soğuk ve rüzgar ve deniz suyu ile şişmiş  elleri, hızlı hızlı havada yer kaplamayan ağın gözeneklerine girip çıkmakta; onarıyor. Ayağının dibinde, kimbilir kaçıncı kez soğumuş,  soğukluğundan mı alışkanlıktan mı bilinmez içinde erişmemiş şekeri ile kan kırmızı çay dolu ince belli bardak,  fondiplenmeyi bekliyor.Sorduğum soruya sabırla vereceği yanıtı bekliyorum  ses  çıkarmadan,  ama hareketlerinin de, birini bile kaçırmadan. Durdu. Bardağı aldı, sarsıntısından korateşe yapışık sanılacak kadar inatçı o külden köprü kıpırdadı bir an, kırıldı ucundan, korateş parladı koptuğu yerde; yere çarpmadan daha havada dağıldı. Ortasından avucu ile kavradığı çayı bir dikişte bitirdi. Yüzünü bana çevirdi. Sertti gözleri. 

    Öyle ustayımdır ki... Hele görmeyeyim dümenini, liman ağzına kırıp haraketlendiğini. Bir kopuş koparım yüzerek, yakalarım. Kıçındaki sandala yapışır, atarım kapağı içeri. Önceden hazırdır her şey.    Gözüm kapalı ölçerim barut hakkını, gemiye bakıp; hangi anbara ne kadar konulacak, hangi köşeye yerleştirilecek... Tırmanırım güverteye, halatların gölgesinde saklanır inerim aşağılara, fıçıları tek tek yerleştirir, fitillerini dip orta anbara kadar uzatırım. Sigaramı yakar, korateşi ile tutuştururum fitilin ucunu. Geldiğim gölgelerin izinden çıkar, güverteden bırakırım suya kendimi. daha ben sahile varmadan, gümbürtüsü yetişir, geçer sahile çıkar kasabaya yayılır. Sade insanlar değil ha! kurdu, kuşu, börtüsü, böceği iki karış  hoplar yerinden. Bebeler ağlar, kadınlar çocuk düşürür, ihtiyarlar yasinlerine sarılır.   
  Neden dersin de mi? De, de... Derin su karanlıktır; yutar her şeyi. Umudun uzakların kime ne yararı var? Kime ne yararı olmuş? Kimse çıkamaz bu limandan! Çıkamaz!

ARALIK 2011 

29 Aralık 2011 Perşembe

KISA KISA...

FESTUS OKEY

   Bir zamanlar, "Bay Hiçkimse" diye anmıştım dava dosyasını.tıkla   Mahkeme heyeti, nüfus kayıt örneğini Nijerya'dan sormaya kalkışmıştı. Sonucu ne oldu bu sorgu sualin bilmiyorum; karara çıkmış dava:  Sanığın 4 yıl 2 ay hapis cezası ile cezalandırılmasına... Hadi şimdi, sayın mahkeme heyeti nüfus kaydını sorup soruşturduğu ailesinin yaşadığı Nijerya'daki köye gidip, annesine okusun kararı: Oğlunuz insanca yaşama umudu ile geldiği ülkemizin karakolunda öldürüldü; öldüren sanığa 4 yıl 2 ay  ceza verdik...

X                            X                             X
     

KATIRCILAR

   Katırcılar filmini anımsayan var mı bilmiyorum ama en son, Hasan Ali Toptaş'ın bir hikayesinde okumuştum. O zamanlar, mayın tarlasına sürülürdü katırlar. Şimdi sürgün bile veremiyor yaşam katır izlerinde; ölüm gökten yağıyor. Katırlar hariç 20 insan. Araştırıyorlar-mış. Termalleri insan ısısına benzetememiş gördüğü kıpırtıları.

X                           X                             X


AYDIN MENDERES

     Babasının başbakanlığını gördü, yargılanmasını izledi; idamına tanıklık etti. Kalan ömrünü, babasından çalınan hayat-mış gibi yaşadı. Babasının kimliği cebindeydi her aldığı nefeste. Zor bir yaşam. İnandığı tanrısına yürüdü bir kaç gün önce. Yaşarken bir türlü göremediği eşleştirmeyi, geride kalanlar gerçekleştirdi. Ölen Aydın-dı, anılan "Adnan" oldu. Onların göstermedikleri saygıyı gösterip susmak gerek. 



18 Aralık 2011 Pazar

HABEMUS PAPAM ( BİZİM BİR PAPAMIZ VAR)



    Katolik Hıristiyan için yaşayacağı en önemli olaylardan birisi nedir? Papalık seçimi mi? Peki ya bu Katolik Hıristiyanımız inançlı, kendisini adamış bir din adamı ve  Kardinalliğe kadar yükselmiş ise? Sistine Kilisesi’nde Papa seçiminde bulunmak mı?  
    İtalyanların fırlama sinemacısı Nanni Moretti, habemus Papam! diye seslenirken aynı anda durun bir dakika diyor. Ne kadar inanmış olursa olsun, ne kadar kararlı olursa olsun, biricik babamız da bir insan ve modern çağlarda yaşıyor; modern toplumda bireyin en büyük sorunu olan depresyondan onu koruyacak olan ne var? Hiçbir şey.. O zaman tam da papa ilan edileceği anda bir sinir krizi geçirirse ne olacak? Şenlik başlayacak. Şaşkınlıktan dilleri tutulmuş kardinaller; inançsız ve kendisini terk eden eşi ile uğraşıp duran bir psikanalist, basını uzak tutmak için çabalayan ve fakat aynı zamanda kardinalleri idare etmeye çalışan bir basın sözcüsü; kendisini arayan, kendine yardımcı olamayıp bir milyar insana yardımcı olması istenen tiyatro düşkünü bir Papa…
   Vatikan’ın kapısından değil girmek, yan sokaktan bile geçmesi yasak olan Freud ve psikanaliz yöntemi, üstelik ön kapıdan elini kolunu sallaya sallaya giriveriyor dinsiz Psikiyatrist kılığında. Elinde feneri eksik kendisini arayan Papamız da aynı anda Roma sokaklarına sığınıyor. Kaldığı otelde karşılaştığı tiyatro kumpanyasını izliyor. Kiliseye gidiyor. Psikiyatristimiz (Nanni Moretti) Kardinallere ders verirken o, Çehov'un Vişne bahçesi oyununu izliyor büyük bir hevesle.
    Finalde, kendini bilen her insanın yapması gerekeni yaptı. Öyle ya, ne demiş Sokrates: Kendini Bil!  
    Nanni Moretti’nin derdi din ile değil aslında. İnançlılara kendi inançsızlığını usturubu ile söylerken modernizmin neresinde olduğunu bilemediğimiz toplum ile kilisenin arkaik yapısını tartışıyor usul usul. Sıra olmuş, ilahi eşliğinde  Papa seçimi için Sistine Kilisesine yürüyen kardinalleri izleyen televizyon kameraları, havada uçan helikopterler, naklen yayın araçları hepsi günümüz toplumunun bir parçası olarak, yüzlerce yıllık  geleneğin hemen yanında, kırmızı hat ile ayrılıyorlar sadece. Kardinallerin, saf ve eksantrik halleri ile taban tabana zıt bir görüntü çiziyor.    Bu yılki Filmekiminde yerini alan “Habemus Papam”,  izlenmeyi hak ediyor.   


    

Yapım:

 -  İtalya 

Tür:

Dram

Süre:

102 dakika

Yönetmen:

Nanni Moretti, 

Oyuncular:

Margherita Buy,  Nanni Moretti,  Michel Piccoli,  Rossana Mortara,  Camillo Milli,  Gianluca Gobbi,  Ulrich Von Dobschütz,  Massimo Dobrovic,  Camilla Ridolfi,  Leonardo Della Bianca,  Manuela Mandracchia,  Roberto Nobile,  Jerzy Stuhr,  Renato Scarpa,  Franco Graziosi,  Dario Cantarelli, 

Senaryo:

Nanni Moretti,  Francesco Piccolo,  Federica Pontremoli, 

Senaryo (Kitap):

 -

Yapımcı:

Nanni Moretti,  Jean Labadie,  Domenico Procacci, 

4 Aralık 2011 Pazar

UNUTKANLIK


      
 

      “Ona daha yakından,  çekinmeden baktım. Pırıl pırıl gözlerini,iş görmemiş ellerini, yaşlı çocuk kafasını, huzurlu ve parlak dudaklarını inceledim. Vicdan azabı çeken bir adama benzemiyordu. Hele soğukkanlılıkla adam öldürecek birine hiç. Ona ne kadar baksam sadece saflık ve dürüstlük görüyordum. Kuşku çekecek bir şey yoktu. Ya da olsa olsa, yüzünde hafif bir titreme ve bakışlarında zaman zaman bir dalgınlık…”   - Alıntı

      Hükümlü nakil aracının, soğuk  sarı lambalı ışığı altında uzaklara dalıp gitmesine sebep olan bir tabloya bakıyormuş gibi gözlerini arkamdaki metal duvar üzerinde takılmıştı. Arada gülümsüyormuşçasına dudak uçları açılıyor, bilekten kelepçeli ellerinin üzerinde parmakları tempo tutuyordu.
      Eğitimin ilk gününde mahkûmlarla göz teması kurmamaya çalışın, demişti Müdür Bey. Oysa Üniversitede iken derslerde sürekli tekrarlanan " Müşteri ile ilk yapmanız gereken, göz teması kurmaktır" bilgisi öyle bir yer etmiş ki kafamda, ister istemez her karşılaştığım insanın doğrudan gözlerine bakıyorum yıllardır. Eski bilgi  yeni bilgiyi fena halde hırpalayıp kavgayı kazanmış, ben de ilk hatamı yapmıştım; Onu incelerken, göz göze gelmiştik. İnsani bağ işte. Anlatmayı unuttum, sıradan bir üniversitenin sıradan satış-pazarlama bölümü mezunuyum. Az maaş- çok mesaili, bol hayal kırıklığı ve bezginlik dolu meslekî iş yaşamım bir gazete ilanı ile son bulmuş, bir dizi sınav-mülakat maratonu sonunda (belki de fizik görüntüme bakılarak) kendimi "infaz koruma memuru" olarak bulmuştum. Maaşı orta karar, sosyal güvenliği tam sakin bir iş. Sakin? En azından o hükümlü nakil aracına binene kadar sakindi. Oryantasyon eğitimi adı altında, aslında yaşayarak da öğrenebileceğimiz bir dolu bilgiyi, cezaevi müdüründen aldıktan sonra koyu lacivert elbiseyi sırtıma giyip, dört duvar arası işime başlamıştım. Kimilerine sıkıcı ve hatta kürek mahkûmluğu gibi gelebilecek bu iş, benim açımdan artık saatlerce yürümek ve insanlara bir şeyler satmaya çalışmaktan kurtulmak demekti.
    "Sigaran var mı?"
    … 
    Dalıp gitmişim, anlamadım sorduğu soruyu. "Benimki çantamda, izin vermediler üstüme almama; yol da uzun..."
     Aynı apartmanda yaşayan kapı komşunuz "muhasebeci İhsan bey" benzeri bu adama sigara paketimi uzatarak ikinci kuralı da ihlal etmiş oldum. "Hükümlülerle birebir ilişki kurmak, kesinlikle yasaktır" demişti, gözlüklerini temizlerken cezaevi müdürü. Dosyasında 'taammüden adam öldürme' den suçundan ceza aldığı yazıyordu. Her çeşit suçtan o kadar çok hükümlü vardı ki; gardiyanlar arasında, yeni gelen hükümlünün kılık kıyafetine, tipine bakarak hangi suçtan cezaevini boyladığına ilişkin bahis düzenlenecek kadar çok. Ve ben, nasıl olup da birisini tasarlayarak öldürebildiğini düşünürken yakaladım kendimi. Yüzü aydınlık 60’ larında gösteren bu sevimli ihtiyar, bir başka cezaevine naklediliyordu ve ben, utanıyordum düşündüklerimden. Gerçek gözümün önündeyken üstelik. Hikâyesini merak ediyor,  neden adam öldürdüğünü, öldürdüğünün bir ‘adam’ mı  kadın mı yoksa çocuk mu olduğunu, tanıyıp tanımadığını sormak istiyor   ama çekiniyordum. Henüz meslek erozyonu başlamamış bir infaz koruma memuruydum ben. Maaş gününü dört gözle bekleyen, her ay kirasını düzenli olarak ödeyen, genç, bekâr bir memur. Utangaçlık ve tedirginlikten ileride kurtulacaktım. Hiç disiplin cezası almamış, tecrit hücresini boylamamış, kimse ile kavgası olmayan, varlığını aynı koğuşta kalıyor olsanız bile en erken bir hafta sonra fark edebileceğiniz bir mahkûmun, neden yüksek güvenlikli bir cezaevine gönderildiğini merak etmek de dâhildi aklımdan geçen sorulacak sorular listesine. Sormadım. Tam susmaya meyilli, içtiği sigaranın dumanını izlerken... yüzü değişmiş miydi yoksa bana mı öyle geliyordu? Gözleri büyümüş, ışıldamıştı sanki. Ağzı da açılmış mıydı? Araç sarsılıyordu galiba. Yalpaladı,  bir tarafına doğru çekiliyormuş gibi eğildi; oturduğumuz yerlerde savrulduk   ikimiz de. Onun tarafına doğru yatmaya başladı araç, fren sesi kesildi; yerimden fırladığımda, ellerim gayri ihtiyarî, tutunacak bir şeyler aranıyordu. Onun üstüne doğru düştüm. Bir an burun buruna geldik, göz akının kırmızı küçük kılcal damarlar ile kaplandığını gördüm. Takla atmaya başladık. Aracın içinde, çamaşır makinesine atılmış kirli çamaşır gibi sağa sola çarpıyordum. Ellerinin belimi tutmaya çalıştığını.. hayır tutmaya çalışmıyordu; belimdeki anahtarlıkları çekiştiriyordu.. Kumaşın kopma sesi geldi belli belirsiz. Durduğumuzda, gözlerim tamamen kapanmadan önce… toprağın ıslaklığını, soğuğu hissettim bedenimde. Yüzüme eğilmişti galiba; yola çıkmada yediğiakşam yemeğinin kokusu karışmış nefesi okşadı yüzümü. Gözleri canlanmış, karanlıkta ışıldıyordu. Belimde kemere bağlı deri kabında duran silahıma uzandı bir el.  silahın kılıftan sıyrılırken çıkarttığı sese kaldırılan horozunun sesi karıştı.   Dudakları kulağıma yaklaştı: "Geceleri uyuyamıyorum. Yapmam gerekenleri, sokaklarda gezen siz gereksiz ve zayıfları düşündükçe"
    Yerimden kalkamıyordum. Gözlüklü ve göbekli müdür bey ne demişti? "Nakil aracına binerken, silahınızı asla yanınızda taşımayın. Ön bölümdeki görevlilere teslim edin." Bu  acemilik değil ihmalkârlıktı.  Sonrası karanlık. 
ARALIK 2011 

27 Kasım 2011 Pazar

SERAMİK SERGİSİ


SERAMİK SANATÇISI DEFNE KÜÇÜK'ÜN SERGİSİ...

 Kedi sevdalısı,  Karşıyakalı, annesinin  bana yaptığı mozaik pastaların baş düşmanı. Benden selam söyleyin gidecek olanlar.

Adres: 
Schneidertempel Sanat Merkezi Bankalar Cd. Felek Sk. No:1 Karaköy Tel- Faks: 0 212 249 01 50
 
Tarih:


8-30 Aralık 2011
Açılış Kokteyli:
8 Aralık 2011: 18:30-20:00


25 Kasım 2011 Cuma

KÖRFEZE AY ÇARPIYOR/4


 
İSKELE
      Karanlığı yararak, duvarlara çarparak, köpekleri hoşştlayarak, kuytu köşelerde durup, araba arkalarında saklanıp yürüyoruz.  Travestiler yol kenarlarında, polis araçları korumalık yapıyor sokak başlarında. Taksicilerin gözü, köhne binalara travestilerin kollarında girip çıkanlarda. Onların, içeride kaybettiklerinin utancından kaçarcasına atılan hızlı adımları izliyorlar, yakalama telaşıyla. Birilerinin günahları, ekmek olup sevaba dönüşecek, günahlar sevaplara karışacak kim günahkâr kim sevabkâr anlaşılamayacak. Sigara kadın satan kayboluyor, geldiği karanlığa ve sokaklara karışıyor. Nereye… diye sesleniyorum. Arkasını dönmeden elini sallıyor sadece. Elveda mı, merhaba mı belli olmayan...

      Vardım. İskelenin önü kalabalık. Gevşemiş mafsallar, büyümüş ruhlar, küçülmüş vicdanlar, ceplere kaldırılmış. Gecenin soğuk yüzü, Aydan yansıyor. Kafamı kaldırıyorum, ışık vuruyor gözüme. Benim bir zamanlar dünyaya düştüğüm yoldan, birisi daha geliyor. Işık huzmesini tutuyorum, ucundan.  Ay büyüyor,  kaçıyor, çekiyorum. Gök sallanıyor, yıldızlar titriyor, körfez çalkalanıyor, dalga olup. Soğuyor yer kabuğu, ayaklarım buz tutmuş üşüyorum.  Deniz kabarıyor, köpürüyor. Dur! diyor, durmuyorum. Çarpıyor.. Deniz soğuk..Karanlık. Tuzlu. Balıklar kaçışıyor. Denizyıldızı geçiyor derinlere doğru. Bir dalga sarılıyor, boynumdan. Gece mavisiymiş. Kucağı sıcak. Başımı dayıyorum. Uyumadan önce sanki bir ses, körfeze Ay çarptı diye bağırıyor. Uyuyorum.
KASIM 2011         

19 Kasım 2011 Cumartesi

KÖRFEZE AY ÇARPIYOR/3


   MASADA 
  Yüzünü yara bere içinde iken izledin mi hiç aynada? Derinliklerine, büyüklüklerine, geçmişine baktın mı? Şef sormuştu. Şefleri severim, istediklerimi masaya getirdikleri sürece. Ne gelmiş önemlidir, nasıl gelmiş değil. Garsonlar, kapılara yaslanıp bekliyor. Sigara, tatsız nöbet arkadaşı dudak arasında. Masalar boş; bomboş değil ama. Ekseriyetle boş. Sis yayılıyor, ekseriyetle boş masalardan. Önce mekâna sonra sokağa; ağırdan. ‘Kezzaplanmış’ insanlar geçidi adeta. Yüzümdeki şark çıbanını okşuyorum. Mezelere bakıyorum tek tek. Çatalı batırıyorum favaya; ezmeyi tabağıma alıyorum patlıcan ile karıştırmak için. Rakı işaret ediyor, bak orada   kalamar var..  Bir kadın geçiyor geniş kalçalı, kolunda sepeti gül satıyor galiba. Yok, sigaracı o, dedi şef.
         Bir servis daha açıldı karşı masada,  rakısı da tamam. Genç mi yaşlı mı yüzünden anlaşılmayan bir adam. Kaldırıyoruz kadehleri; eşref için, şerefe. Aynı anda yaslanıyoruz sandalyenin arkasına, kaykılarak. Rezil rüsva ettiğimiz hayatlarımıza ağlıyoruz, şefin yanağından iki damla süzülüyor; benden gizleyerek siliyor yanağını; sigara dumanı kaçtı gözüme;    
      Yan masada, kapıya yakın, bir adam ile bir kadın. Yüzleri bulutlu, erkeğin koyu, kadının gri.  Konuşma balonları uçuşuyor başlarının üstünde, bir ben anlıyorum ne yazdığını.
Erkek: Yaptıklarımla geldim ben buraya, yoksa yolu bulamazdım.
Kadın: Yapamadıklarım gösterdi yolu, yapabilseydim burada olmazdım.
En eski masanın müdavimi,  tam üçüncü kadehinde,- her zamanki gibi  anlatmaya başlıyor, rakısından büyükçe bir yudum aldıktan sonra.. Siyah beyaz televizyon çocuğu idik biz;  radyonun sayın muhbir vatandaş döneminden kalma, şef devam ediyor; Siyah beyazlardan, renkliye geçerken öğrendik askeri darbeyi.
     Nümayişlerden eylemlere sıçramıştık; güneşi zapt etmek için Devrek’ten yola çıkan maden işçilerine “bin selam!”… Jule Verne’e ihtiyaç duymayan sloganlara sarılmıştık.                                                              
      Oysa Ay’a kadar ya gittik ya da gidemedik. Ay Delikanlısı oldum ben. Dönenlerin arasında yer almadım. Bir kayaya dayadım sırtımı. Ay’ın karanlık yüzünde uzanmış, Dünya’yı izliyorum.  İkinci dubleler de bitti; şişe boşalmıyor bir türlü. Gelen gideni aratmıyor. Aranmıyorum ki. Aynı kadın geçerken bakıyorum, yürümekte kararsız sanki. Duruyor. Üstündeki elbisede yazılar var. Tanıyorum cümleleri ama çıkaramıyorum. Yüzünü bana çevirmeden sen yazdın, diyor. Susuyorum. Gece mavisi bir elbise, derin yırtmaçlı. Saçları gür. Ayağında çizmeler, narçiçeği rengi galiba. Karanlıkta, seçilmiyor. Kalkalım diyor, kalkıyoruz. Birbirimize yaslanarak yürüyoruz. Nereye? Bilmiyor. 

16 Kasım 2011 Çarşamba

KEDİ KİTABEVİ

      Arada sırada (haftada 3 gün falan) takıldığım, haftasonları atölye çalışması yapıp arkasından kapı önü muhabbeti döndürdüğümüz Kedi Kitabevinin blog sayfası  açıldı. Tüm kitapları oradan alıyor olunca çare kalmadı, bir de kitap tanıtım yazısı siparişleri verilmeye başladı 'dokuzsekizlikninja' Ahmet bey  tarafından. (Burası benim sayfam, dilediğim kadar huysuzluk yapabilirim arkasından, kimse karışmasın)  Ahmet bey de mi kim? Kitabevinin sahibi sanıyor kendisini, oysa değil. 
 

                            Neyse, laf uzadı yine.. Blog sayfası açıldı çünkü Aralık ayında pazartesi söyleşileri başlıyor. Moderatör  Melih Ergen. Abi sen konuş yeter ki, konuş işte..dedirten yaşam filozofu.   Suya sabuna, etliye sütlüye dokunmayan 'mıymıy' işlerin memleketi olmaya başlayan cânım şehrimde, du' bi' dakka diyeceğiz. Çok mu iddialı oldu? BİZ BU LİGDE SOL BACAĞIMIZLA ŞAMPİYONLUĞA OYNARIZ!! Alın size daha iddialı bi laf...
 
     


          Çok hatta hiç satmayan KİTAP tanıtımları
                 Bulunamayan kitap siparişleri
        Duyulmasın diye elden gelenin yapıldığı etkinliklerin haberleri
                 Atölye çalışmaları
         İğneli fıçı kıvamında söyleşiler

Bu kadar şeyi kendimize saklayacak değiliz değil mi?  Çabuk, aşağıdaki linki tıklayıp takibe alın...
http://kedikitabevi.blogspot.com/





12 Kasım 2011 Cumartesi

PARALEL DÜZLEM


Zifiri zindan gecede parlayan bir çift siyah fenere
diktim gözlerimi, kaybolmak için..
Sordum: İki paralel düzlem ne zaman kesişir?
Parladı fener, aydınlandı gece
Ve dedi:  Karakedi aralarından geçtiğinde..
sustum..
Haklı..

KASIM' 2011


10 Kasım 2011 Perşembe

KÖRFEZE AY ÇARPIYOR/2


KARŞI KIYI

   Spotlar, neonlar, sarı-kırmızı-yeşil- beyaz birbirine karışmış;  kafeler- insanlara, insanlar- ışıklara, çorbalar-dönerlere, sirkeler-limonlara... Sırtımda ağırlık var, silkiniyorum düşmüyor. Elimi atıyorum, gelmiyor. Durup, direğe sürtünüyorum, kedi gibi.. Düşmüyor.  Yeni değil ki, diyorum; aklıma geliyor hep vardı. Sokağa saldıran notalar, kolumdan paçamdan çekiyor; bir garson ağız dolusu, döke saça kelimeleri çekiştiriyor beni. Önümdeki kalabalığın kuyruğu sanmış. Bırakır birazdan. Kapıcıdan bozma market sahibi, ters ters bakıyor bira isteyen çocuklara. Ben bira içmeyeceğim amca, sigara ver sen bana.   En işlek caddesine giriyorum, mecburen. Oysa ben, yüzüne kezzap atılmış sokak var arada bir yerde, ona gideceğim.  Kısa kollu siyahlar, minilerle sarmaş dolaş. Mekânlar boş, kapı önleri tıklımtıkış.  Hava da soğuk. Ben giyemem bu havada, onlar nasıl giyiyor?   Sokaklar işgal altında. Başrolde değilim, figüranlık yapsam, olmaz mı?   
  Saate baktım, zamanın acelesi yok-muş. Gezdim. Sokakların nefesini dinledim.  Ada gibi burası. İnsanların gelip, boşaldığı, dolumdan önce terk ettiği… Gün ışığında küle dönecek vampirler gibi. Matruşka’nın, hiç benzemez kaçıncı bebeği? Bir kadın, başörtülü; bakışlardan çıplak. Elleri ile göğüslerini kapatıyor. Gözünde siyah bant. Elindeki çocuğu çekiştiriyor, işaret eden parmaklardan kaçabilmek için. Koşar adıma yakın hızda, kendi normaline gidiyor. İntikamını alacak bir gece vakti parmağını sallayarak, sokağından geçmeye kalkan siyah kolsuz tişörtlere, stilettolara, boyalı saçlara, yaşama.  Kaldırımda bir travesti, galiba  bacakları uzun ama ayakları büyük. Yüzünü dönüyor  ağzında sakız, yanağındaki, şark çıbanı gibi. Yaklaşınca jilet parlıyor dudakları arasından. Lüks bir araba duruyor önünde, eğilirken  cama doğru   “siktir lan”, çıkıyor camdan dışarı. “Sen ananı gönder bana”.. Kabak yine kadınların başına patladı.  Sağdaki bardan sokağa “Gilda” eldivenini fırlatıyor, “Put The Plame On Mame”. Yanındaki mekânda, yanık ciğere çatal sallayan anason, “Dil Yarası”ndan dert yanıyor.   İki erkek öpüşüyor karanlık çıkmazda, hemen solda. Başımı çevirdim. Vatan kurtaran aslanlar, babalarından miras, bir türlü bitiremedikleri “onuncu yıl”ı, pelteleşmiş beyinlerinin salgılarına karıştırıyorlar. Kızıyorum; yeniden. Damarlarım çekiştirmeye başladı, hadi hadi diye.. Yüzüne Kezzap Atılmış Sokağa yöneliyorum






   

3 Kasım 2011 Perşembe

KÖRFEZE AY ÇARPIYOR/1


Atölye bitti.. Kapıda sigaramı yaktım. Derin nefes, bir derin nefes daha… Sonra bir daha.. Özledim sigarayı. Tadı dayanılmaz-dı. Bir nefes daha..Kimseye selam sabah vermeden, arkamdan bakakalanlara aldırmadan yürüdüm. İskeleye doğru. 

 YOLDA
  Işıklar uzuyor, farlardan çıkan. Sesler kesilmiyor, kornalara basılı eller. Hava serin, montuma sarıldım. Piyonlar yürüyor sağımda solumda, bazıları etekli bazıları sakallı, bıyıklı. Satranç tahtasının kareleri, renk ve yer değiştiriyor. Vapur soğuk, tekinsiz mekân. Herkes bir köşede, karanlıkta kendini seyrediyor. Seramik bebeklerin yüzleri boya içinde. Ayaklarında isimler, ellerinde isimler, kollarında isimler. Avuçları ile konuşuyor, parmakları boşluklara basıyor. Görünmez oluyor parmaklar hızdan. Kitabın satırları bulanıklaştı, siyah lekeler içinde. Eskiden şiirci vardı, elli kuruşa satardı duygularını, şimdi nerdedir ki?  ‘ Bu gördüğünüz alet’  de yok. Aletler, sabah satılır bir tek demek ki.  Elime kurabiye kırıntısı bulaşmış, sabahtan kalma belki, belki de akşamsefası çayın yanında. Cemil ne yaptı acaba? O da evde başka kurabiye kırıntıları mı aranıyordur şimdi? Bulamaz ki.. Kızacak bana. Mırrlamayacak, döndüğümde, sürtünmeyecek bacaklarıma. Koltuk sallandı, vapur gıcırdadı, yorgun, mafsalları ağaçtan. İndim..
 KASIM 2011

30 Ekim 2011 Pazar

DİLİM DÜĞÜM


Dilim düğüm,
kelimeler kementli boyunlarından
Ha! Dedikçe,
dur diyor..
Bu zamanlarda,
Gözüm uykuyu çağırıyor.
Sıcakla soğuk arasında
Özgürüm. 

Ekim' 2011

22 Ekim 2011 Cumartesi

KAHRAMANLARIN YOLU



        Zafer!.. Uzun çabaların, acıların, korkuların, uykusuz geçen günlerin, kavgaların sonunda…Zafer!.. Hem de son ve öldürücü darbeyi, düşmanının  en güçlü olduğu yerde indirerek kazanılan bir zafer!..
        Tek bir indirilişinde bile kafatasını paramparça edebilecek o korkunç silahın gölgesinde, bir tek tüyü bile kıpırdamadan, düşmanın kan çanağı gözlerinin içine bakarak, uçları keskin demirlerin arasından süzülerek, can evinin ortasına kadar başı dimdik yürüyerek, atılan savaş çığlıklarına, sakin sesi ile cevap vererek kazanılan… Her gün bir adım ileri-iki adım geri; her gün, bir siper daha kazandım derken, akşama terk edilmek zorunda kalınmasına rağmen… Gergin vücudunu,   ince uzun türden çam ağacının gölgesinde dinlendirirken, savaş hattı boyunca dolanan nöbetçilerin seslerini dinleyerek geçirilen istirahatlara rağmen…
        Yaşamak içinse savaşımız, bir lokmanın, bir sıcak yuvanın hayali ise amacımız, direnmek zorundasınız! diyen, atalarının sesleri kulağında, pençeleri gerilmiş urgan, gözleri keskin, kasları sıcak,  sesi tok..
          Önce balkondan başladı; iki gün dolandı, kim geldiyse kaçtı; ama fazla uzaklaşmadan..duvarı aşmadan, hep bahçede kaldı. Kazandığı alanı terk etmeyeceğini cümle âleme ilan etmek istercesine, her kovalanışından sonra yeniden tırmandı. Arkasından değil  düpedüz suratına, evet evet, yüzüne karşı edilen tüm sunturlu küfürlere, hakaretlere, bağırıp çağırmalara, orta tonda bir miyavlama ile cevap vererek -ama kin, öfke ne de sitem içermeyen bir orta tonda miyavlama ile karşılık vererek, dolandı durdu bahçede..Velev ki düşman  içeri girsin, saniyelik kolaçanın  ardından zıplayıveriyordu balkona. İkinci gün,   mutfağın  sıcaktan dolayı açık bırakılan  kapısından dışarıya yayılan, Onun için açık davetten farksız, iştah kabartan yemek kokularına meftun midesinin sesine kulak vererek içeriye daldığında, merkez çarpışma alanında buldu kendisini. O girdi, iki ayaklı devler kovaladı. Ama her kovalama öncesi daha çok tüy ve kokusunu bıraktı mutfağın her köşesine. Üçüncü gün, savaşı düşmanının can evine, merkezine, en tehlikeli alana taşıdı; en büyük, en korkunç silaha sahip başdüşmanının cennet mekanına.. salona. Kıyamet koptu önce, silahların en güçlüleri birbiri ardına ateşlendi, en canyakıcıları can almaktan çekinmeksizin üstüne sıkıldı, en hızlı ayaklar var gücü ile peşinden koştu; O.. korkmadı, yılmadı, çekinmedi.   Kıvrak bir kalça hareketi, hızlı bir zıplama, yana doğru çevik bir hamle ile kurtuldu hepsinden, balkona çıktı; dönüp baktı, kimse gelmiyordu arkasından. Artık balkon onundu.
    Dördüncü gün, ne balkonda ne mutfakta kimse yadırgamaz olmuştu Onu. Ayakların arasında dolanıyor, bacaklara sürtünüyor, terliklerin üstüne yayılıyor, kahvaltıda dökülen kırıntıları yiyordu. Ahh, bir de o pist sesleri olmasa. Gururu inciniyordu pisst’lenmekten. Ve beşinci gün, can alıcı düşmanının en zayıf anında, öğlen uykusundan da yararlanarak, salonu da aştı, karanlık, soğuk, bilinmezlerle dolu, pati girmemiş alanları keşfe çıktı; tanıdı, öğrendi, kokladı, geri döndü. Salonda, göstermese bile ürküntüsünü, kuyruğunda hissettiği demirden silahların sahibi, çoktan uyanmış, Onu izliyordu. Yaklaştı, ayaklarına sürtündü; korkutucu silahın metal soğukluğunu tüylerinde hissetti; elinin altında yarım metrelik mesafedeydi korkunç bakışlının. Kullanmadı; pisstt’lemedi, şöyle ayağının ucu ile o da hafifçe, iteledi sadece, kalçasından. Kalçası salındı, kavislendi. Geldiği yere, balkonuna döndü.Baktı, kapıdan çıkarken, gülümser gibi bir miyav çıktı ağzından..O kadar.
      Altıncı gün, uyanır uyanmaz yalandı. Bugün büyük gün, temizlenmek lazım-dı. Bugün, son ve büyük saldırı günüydü, tozun zerresi bile olmamalıydı üstünde. Patilerine baktı; parıldıyordu. Başını kaldırıp, duvarın ötesine baktı son kez. Geride kalanlara, tedirgin yaşayanlara, gözleri köpek arayan yoldaşlarına, duyarlar ya da duymazlar bilinmez (ama bu da önemsiz zaten) son kez uzun ama güven dolu bir miyav yolladı. Salonun, balkona açılan kapısından görünen loşluğa, büyük savaş meydanına baktı uzun uzun. Derin bir nefes alıp, ilerledi.. İçeri girdi, gözden kayboldu kalçası salına salına. Girer girmez, tereddüt etmeden, kafasını eğmeden, bir miyav bile demeden, ip gibi çizilmiş rotasından sapmadan, başında tülbent yanında demir baston, önündeki masada cam komposto tabağında takma dişleri, gözlük kutusunda gözlük ve kulaklığı duran, o en büyük, yaşlı ama bir o kadar korkutucu düşmanına yaklaştı; tek ve kararlı zıplama ile kucağına yerleşti. Başını elinin altına soktu.. Karnından mırıltı geldi, gözlerini yumdu..
        Üstü, yaşamdan lekelenmiş, senelerden buruşmuş bir el havaya kalktı, başına yaklaştı; dokundu önce, sonra tam alnı ile kulaklarının birleştiği yerden geriye doğru sevdi..
        Ortalığa pislersen, kulağından tuttuğum gibi atarım kız seni, haberin olsun; dedi.    
EKİM 2011

17 Ekim 2011 Pazartesi

SİNEMA-MODERN MİTOLOJİ



  Haftasonu her  atölye çalışması sonrası yaptığım gibi, Ahmet'in ( Kedi Kitapevi) dükkanda raflardaki kitaplara bakarken, gözüme ilişti. Kuytuda kalmış, siyah kapağı ile de iyice kuytulara kaçmıştı. Uzanıp çıkardım saklandığı yerden.."Sinema, Modern Mitoloji" yazıyordu kapağında. Hem mitoloji hem sinema, yeter de artar almama dedim, aldım. 
  Kitap, iki ana bölümden oluşmuş; ilk bölüm, mitoloji, mitolojik kaynaklar ve kavramlar, edebiyata ve sanata etkisinin anlatıldığı ve neredeyse kitabın yarı hacmini buluyor. İkinci bölüm ise, sinemaya etkisi ve kaynağını mitolojiden alan filmlerin incelenmesinden oluşmakta.  Sırasıyla: Matrix,Gözleri tamamen kapalı, Umut, Dövüş Kulübü, Vietnam Savaşı Filmleri alt balığı altında ( Platoon-Full Metal Jaket- Kıyamet), Şeytan Çıkmazı, Orfeus Nostaljisi alt başlığı altında ( Siyah Orfe- Mavi- Cocteau ve  Orfe- Sanatlar ve Orfe), Gizli Yüz, Amadeus, Azınlık Raporu, filmlerinin kare kare incelenmesi ve Mitoloji ile olan ilişkileri anlatılmakta. 
   
   Kitabı elime aldığımda ilk aradığım, bakalım bizden örnek olacak mı  sorusuna cevaptı. Elbette, tek örnekleri bunlar değil ama Umut filminin kilometre taşı olduğu, Anadolu'nun sadece Antik Yunan'dan değil,  Ortaasya Şaman Kültürü, Ortadoğu, Pers,  Sasani etkilenimini de dikkate alacak olursak bir kaç örneğin mutlaka olması gerektiği aşikardır. 
    İki film ile kalsa da, kültürlerin beslenilen kaynakları arasındaki farkları görmenizi sağlıyor böylece. etkileşimin açık olduğu ama beslendikleri ve geliştirdikleri kaynakların derinliği ile birbirine karıştıkları kadar uzaklaşan iki ummandan kova kova çekilerek oluşturulan Sinema Dünyası. Biz ne kadar çok olay, olgu var derken aslında bir elin parmaklarını geçmeyen hikayelerin farklı anlatımları olduğunu gösteren analizlerle bezeli. 
     Psikalaniz Yöntemine sıksık başvuran kaynaklardan faydalanırken, filmi de sahne sahne, yeniden yaşatıyor Ömer Tecimer'in kitabı.. Alıntıların genişliğine rağmen, bilgi kopyala yapıştır yapmadan, alıntılardan gelen bilgileri filmin sahneleri ile birleştirerek, kendi yorumunu, filmin anlatımına yedirerek, laf ebeliğinden de uzak durmuş oluyor. Sinemanın görsel sanat olduğunu unutmadan, şeytanın ayrıntıda gizlendiğini hatırlatan sahnelere vurgu yaparak, psikolojik yanın dıında sosyolojik yanını da atlamamız gerektiğini, bir sahnede, rafta duran kitabın adının ağır çekim akışında saklı olduğunu gözümüze çıtlatıyor, Ömer Tecimer..
     Onun deyişi ile : Günümüzde sinema salonlarında film izleme deneyimi, kabile ateşinin etrafında toplanarak anlatıcıyı dinleme ritüelinin yerini almıştır. Sİnema izleyicisi, karanlık salonda oturur ve projeksiyonun yansıttığı imgelerin titrek ışığına bakar; tıpkı ateşin çevresinde oturup oynaşan alevleri izlerken kendilerini yansıtan, tanımlayan, belirleyen ve böylece yeniden yaratan öyküleri anlatan atalarımız gibi..(syf:12)

      Yüzümde maske, bedenimde boya ; büyükçe ateşin oynaştığı kayalara bakıyorum..gölgeler dans ediyor. Ellerim, aslan pençesi, parmaklarım kaçan ceylan, kartal pençesi omuzlarım, bir kuşa dönen avuçlarımın peşinde. Sesim gök gürültüsü, güçlü; gözlerimde kan. Diz çökerken, karanlığın gölgelerinin önünde, mızrak uçları göğsümde. Ve ben bir insan; yapayalnız.. Ürperiyorlar; üşümüşçesine ateşe yaklaşıyorlar, korkmuşçasına birbirlerine sokuluyorlar.. Nefes nefese kalmış ben,maskesini çıkarırken,  ışıklar yandı..


ÖMER TECİMER, SİNEMA MODERN MİTOLOJİ
Plan B Yayınları, 2. baskı, Temmuz 2006

13 Ekim 2011 Perşembe

RAKISPOR-ŞARAPSPOR'A KARŞI



  Bir zamanlar vardı.. bir türlü bitmeyen maçlardan-dı. 90 dakikayı göremediler..Ama Karşıyaka'nın yarısı, ellerinde ya rakı kadehi ya da şarap, sahanın kenarına dizilirdi. Arada, sahaya daldıkları da olurdu. Kavgalar, akşam kurulan çilingir sofrasında tatlıya bağlanır, "Kâmil"ler sahanın kenarında sigara tüttürür, karışmazlardı. Yeniasır haberini yapar, insanlar pür heyecan, bir sene sonraki maçı beklerdi.
  Kendiliğinden mi yoksa görünmez ellerin müdahalesi ile mi bilinmez, sona erdi maçlar.  Belki  Tekelin satışı protesto ettiler kendilerince belki de lakapları insansız kaldığı için.
 

5 Ekim 2011 Çarşamba

CELLAT

Aç kadın kapıyı, benim.. Yumruğu gümm gümm inerken ağaç kapının cephesine, sesini daha da kalınlaştırarak naralanıyordu, öğlen vakti geldiği evinin önünde Çopurun oğlu Cellat..
      Yangını, ya içki aleminde ya da  başka bir tende söndürdükten, ilk sigarasını yatakta  içtikten, ilk öksürüğünü orta karar otelin kapısında bıraktıktan, cep telefonunu açıp, şoförüne yerini söyledikten sonra.. Öğlene yakın bir saatte gelir, doğru yatak odasına gider,  üstündekileri çıkarıp yatağa fırlatır, duşunu yapar, (bazen) tıraşını olur; geceden yapışmış, bulaşmış, sırnaşmış ne varsa teninde, çamaşırlarında, giysilerinde hepsini çıkarır, söker- atar. Kahvaltıya oturur. Bir güzel midesini doldurur, masanın üstüne bir miktar para bırakır, kapı ağzında, yarım ağız var mı bir şey der, çocukların okul, der, oğlan ne cehennemde der, hııı der, tamam der, sıra dışı bir şey söylenmişse, gözleriyle alttan alttan başlatma şimdi der; çıkıp gider. Her gün, hiç değişmeden tekrarlanır bu tören Cellâdın evinde. Karısının, dayak yüzünden kanıksadığı, çocukların duvarları titreten bağırtının korkusundan sesini çıkartmadığı törenle uğurlanır.
     Mahallenin eskilerinden değildi Cellât. Babası, bir gece eşyaları, çocukları, karısı ile kamyonun tepesinde çıkıp gelmiş, mahallenin kıyıda kalan bir sokağının kıyıda kalan bir tek katlısına yerleşivermişlerdi. Kızları evden burnunu çıkarmaz, anneleri kapıyı camı bile açmazken, evin bakkal, manav alışverişleri, getir götür işleri Cellâdın üstünde olduğundan, mahallenin gözünde daha o zamanlarda ailenin en tanınmış ferdi idi.
      Mahallelerin ana caddeleri ne kadar aydınlıksa,   kuytu sokaklarından bazıları da bir o kadar karanlıktır. Halının altına saklanan çöpler gibi mahallenin süprüntülerinin toplandığı, insanların bilinmeyen lekelerinin temizlendiği, nefislerin köreltildiği, Allaha yakarmak için avuçların açılmasına sebep günahlara hevesle koştukları, şeytanın kol gezdiği, gündüzleri yüz buruşturularak geçilen, geceleri mezarlık muamelesi gören sokaklardır. Cellâdın babası Çopur,   böylesine kuytu ve rutubet kokan bir sokakta, kahvehane açmıştı kendisine.  Gündüz, pişti- pastıra oynanan, işsizlerin toplandığı ama gece olduğunda, kocası açık denizlerde kaptanlık yapan kadının kılık değiştirip sokaklarda salınması gibi çuhaların yeşile, pişti pastıranın, poker, yanık, bezik, ellibire yerini bıraktığı kıyı kenar kumarhanesine dönüşen bir mekân. Cellât, rahle-i tedrisata okulda başlamaktansa babasının yanını tercih etmişti. Gündüz garson, geceleri getir götürcülük yapıyordu. Bıyıklar terleyip, kollar kaslanmaya başladığında, günlerden bir gün, oyuna itiraz eden bileğine güvenen bir müşteri ile kapışmanın ortasına attı kendisini, anısı yüzünde iz olarak kaldı. Ne zaman öfkesi kabarsa, izi sıvazlayıp babasının sözleri geliyordu aklına: Ekmeğini koruman iyi; ama bıçağın önüne atlayacak itler besle ki bıçak sana varamasın yoksa o bıçağın ucu çizmez, girer. O günden sonra terfi edip, babasının yanındaki sandalyede devam etti eğitimine. Önce, oyunları ve hile yapmayı öğrendi sonra adamın göz bebeğinden, cüzdanının kalınlığının ne kadar olduğunu. Arkadaş edinmedi, alkolü dudaklarına değdirdi ama içmedi, kadınları inceledi ama dokunmadı. Karakol polislerine selam bile vermezdi ama amirlerinin odasından da çıkmazdı. Ta ki, babası işi Ona bırakıp, çekilene kadar. Tek şart, evlenecekti. Sabahın gelip geceyi kovaladığı saatlerde eve dönecek bir sebebin olmalı demişti babası; yoksa senin gece aldığını bir başkasına sen, gönüllü verirsin.     Memleketten getirilen öksüz kızcağız ile düğünü yapıldı, gerdeğe girdi, askere gidip kucağına silahı almadan, bebesini aldı;  Cellâda hiç karışmadı Çopur. Sadece izledi. Saçını taraması gerekse,  aynaya değil Cellâda bakması yetiyordu Çopur için. Önce mahallenin sonra tüm eski şehrin finans yatırımcılığına girişti;  Borçlulara karşı hesap makinesi bir tuhaf çalışıyordu cellâdın; borçlar kapanmak bilmiyordu, malvarlığı da doymak. Eğlence sektöründe, küçük kahvehane yetmez olmuştu cellâda, gece kulübü açtı. İzlerken öğrendiği, cüzdanın iki şeye hiç dayanamayıp teslim olduğu idi: Birisi, alkol diğeri kadın. Cellât büyüdükçe, sokak karanlıklaşıyordu ama ne gam. Gece kulübü sayesinde, ne âlem derdi kalmıştı ne de kadın. İstemediği kadar-dı hepsi… Doymak bilmez nefsi, gücü arttıkça daha da doymazlaşıyordu. Nefsi doymazlaştıkça, gücü artıyordu. Sonunda, tütün piyasasına da girdi. Önce mahallede ne kadar karanlık sokak varsa duman altı etti, sonra eski şehirde. Artık, karakol amirlerine de selam vermez olmuş,  müdürlere yoldaşlık ediyor, savcıları ağırlıyordu mekânında. Cellât büyüdükçe, gençlik dalaşmalarından kalma yüzündeki yara izi de büyüyor, kirli sakalı daha da kirleniyordu ama yine ne gam!   
     Cellât, her öğlen, yaz kış çıkartmadığı ceketi sırtında, ilk öksürüğünü bir otelin önünde bırakıp çalar kapısını evinin. Ayna bulundurmaz evinde; tıraşsız yüzü, yara izi ile geçer yatak odasına, çıkarır ne varsa üstünden; duşunu alır, kahvaltısını yapar ve tüm ağzından çıkan hııı, tamam, kelimelerini bırakır kapının önünde, çıkar gider.. Mahallenin ana cadde sayılacak sokağından camları siyah arabası ile geçer; esnaf ürperir, Numan dişlerini sıkar, Zahiri Hanım denk gelirse başını çevirir; Farfara Teyzenin evde dudakları tekinsiz kıpırdanır;  Cellât öksürür. 
 
EKİM 2011

26 Eylül 2011 Pazartesi

BEN BİRİSİNİ ÖLDÜRDÜM


Ben, birisini öldürdüm. Biraz önce. Öldürme düşüncesi, Yaratıcısı da katili de benim. Her şey bittiği anda fark ettim ki öldürme düşüncesi onu yarattığım andan itibaren aklımın gizil köşesinde vardı. Salonun, abajurun aydınlattığı bölümünde “O”, kanlar içinde yerde yatarken, karanlıkta kalan köşedeki eski moda ferforje koltukta sakin bir şekilde oturup sigaramı içiyorum. Pişman değilim. Üzülmedim. Ölmesi gerekiyordu. Ölmek zorundaydı. Yaratılma sebebi, sonunda ölecek olmasıydı.    
     Her şey, Tomris Uyar’ın günlüğünden bir paragrafı okumam ile başladı. Kurgulamanın, yazarlığın temel şartlarından olduğunu anlattığı bölüm. 'Onlar yapar da ben yapamaz mıyım' efelenmemin, hangi gerekçelere dayandığını şu anda, katil olduğum şu dakikada bile anlayabilmiş değilim.  Efelenmiştim; ukalalık işte.. Önce, ter-û taze zihnimde dolanıp duran bir cümlenin peşine takılıverdim. İlk şartıdır kurgulamanın, derler. Bir imgenin, bir cümlenin, bir algının peşine takılıp gitmek. Öyle yaptım ben de.
     “ Ketum adamdı, Nevzat.”.. Ne, Nevzat isminde bir tanığım var ne de Nevzat ismini severim. Ne o sırada böyle bir isimde birisi ile  karşılaştım ne de herhangi bir gazetenin,   üçüncü sayfasının satırlarında rastladım. Dizüstü bilgisayarımın karşısına kuruldum, tuşlara bastım, tırnak içine almadan, bu cümleyi yazdım. Sperm, yumurta ile buluşmuştu.   “Ol” denilmişti. Fütursuzdum. Yazdığım cümle ile gurur duydum.
       Fütursuzluğum, yasa gereği henüz canlı bile sayılmayan varlığın cenaze törenini yazmaya kadar varmıştı. Fiyakalı, cafcaflı, kapkara bir cenaze töreni düzenledim. Ne büyük kendini beğenmişlik!  Doğum ve ölümü bir arada. Sütlü kahve gibi.  Hangisinin daha fazla olması gerektiğini rengine bakarak karar verdiğim bir kıvamda. Doğum ve ölümünü tasarlayabildiğim birisinin, yaşamını da tasarlayabileceğimi düşünmüştüm. Başlangıç ve sonu belli ise olacakları bilmek bu kadar zor olabilir mi? Basit bir paradigma gibi görünmüştü gözüme.
        Başlarda kolay gelmişti. İlk satırları, emeklemesi için dizlerinin altına koymuştum, ayağa kalkıp yürümek için ilk adımların attığında sivri köşeli eşyaları ortadan yok etmiştim; ilkokula başladığında önlüğünün yakası her zaman kolalıydı,  lisede bir sevgilisi oldu, üniversitede okul birincisi değilse de geçmesine yeter notlar alıyordu; askerliğini kısa dönem olarak yapmayı da becermişti, hani  iş bulmasına… Durdum. Sokaktaki adamı mı anlatıyorum yoksa Nevzat’ı mı? Benim hayatım bile daha renklidir. Bir de evlendirip çoluk çocuğa karıştırdım mı, tamam. Başa döndüm yeniden, istediğim Nevzat bu değildi. Kahraman olmasını istemiyordum ama emekliliğinde, siyatik ağrılarını dindirmek için kaplıca kaplıca gezecek de değildi. Zaten o kadar yaşamayacaktı.  
          O zaman anlamıştı sanırım, anılarının kısa film tadında kalacağını. İlk tuhaflıkların başlaması da aynı günlere denk geliyor. Bilgisayarın sabah başına geçtiğimde açık olduğunu fark ettim. Oysa kesinlikle emindim. Elektrikler kesilmişti, yattıktan sonra. Açık olması mümkün değildi. Yazıyı açtığımda, bir satırın değiştirildiğini fark ettim. Cümle yapımı iyi bilirim. Tedirgin olsam da belli etmedim. Hafızamın oyunu diye düşündüm. Belki de ben elektriklerin kesildiğini sanmıştım, uyku sersemi. İmla işaretlerinde, devrik cümlelerde değişikler olmaya, akşam yazdığım cümleyi, sabah yerinde bulamamaya başladım. Kısa geçtiğim lise yılları uzamıştı, ailesine abla eklenmiş, anneannesi sadece isim olarak geçerken, diyaloglar yazılmıştı kadın için. Üniversite yıllarındaki sevgilisi ile tartışarak ayırmıştım, oysa bir sabah uyandığımda, artık birlikteydiler ve evlilik planları kuruyorlardı.   
         İşte o zaman  anladım, kendimden şüphe etmeyi bıraktım. Nevzat, geceleri ben yattıktan sonra bilgisayarın başına geçiyor, yazıyı açıyor, kendi hayatını yeniden yazıyordu. Dilediği şekilde! Bana inat! Bana rağmen!   
         Yaşamak istiyordu, hem de dolu dolu yaşamak. Kendisine biçilen görevin ve amacın dışında, bir şeyler yapmak istiyordu. Etlenmiş, kanlanmış, canlanmıştı. Kurgu, elimden kaçmış, benim olmayan, tasarlamadığım, bambaşka bir mecraya akıyordu. Bu ne cüret!
           Önce, tüm yazdıklarını silip, yeniden yazmayı denedim. Klavyesi benden hızlıydı. Sabah kalktığımda, yazıların tamamını yeniden yazmak ne,  bir de öyküyü öteye taşıyordu.               Sonra, taşıyıcı aygıta almayı denedim yazılanları, taşıyıcıyı da yastığın altına saklıyordum. Sabah, taşıyıcıdaki yazıların da yine değiştiğini gördüm. Korktum. Yasaklama ile zorlama ile halledemeyeceğimi anlamıştım. Konuşmayı denedim. Boş bir koltuğun karşısına geçip, neden yapamayacağını ve neden benim istediğim gibi bir yaşama sahip olmak zorunda olduğunu anlatmaya çalıştım. Sabah, cevapları öykünün değişen yerlerinde, eklediği bölümlerde aldım. Yazmamak ile cezalandırayım dedim,  ben yazmadıkça, serbest kalmış, öykü öykü olmaktan çıkıp,  hayat hikâyesinin anlatıldığı bayat ve sıkıcı, tekrarlar ile dolu bir romana dönüşmeye başlamıştı.
              Bir akşam, eve geldiğimde, yazmaya meraklı kardeşinden bahseden satırları okuyunca.. Ceketimi kapıp, dışarı fırladım.  Sahile indim; balık restaurantına oturdum, her zaman gittiğim yere. Rakı şişesinde yüzdüm, mezeye sarımsak oldum, suya buz. Hesaba para. Başka çarem kalmamıştı. Bana başka çıkar yol bırakmamıştı. Artık, ölmesi gerekiyordu. Ancak O öldükten sonra öykü tamamlanacaktı.  O öldükten sonra öykü benim olabilecekti. Benim yazdıklarım, O yaşadığı sürece anlamını yitiriyordu.  Azrail’i bekleyemezdim daha fazla. Ama nasıl öldürecektim? Başlangıçta hata yapmış, Nevzat’ı iri yarı birisi olarak yaratmıştım. Benim gibi, orta boylu tıknaz birisi ile başa çıkması kolaydı.  Fizik gücü ile halledemezdim. Yiyeceğine bir şeyler karıştırmaya kalksam. Benim yattığım saatlerde ayakta oluyordu. Zaten, bir şeyler yediğini de görmemiştim, dolapta eksilen yiyecek yoktu. Silah kullanmak zorundaydım.  Bir de ne yapıp edip, Onu ayakta yakalamam. Eve döndüm.
    Onu nasıl yakalayacaktım? Hiçbir zaman karşılaşmamıştık. Tüm mesajlarımızı, satırlar aracılığı ile iletmiştik birbirimize. Aklıma, uzun zamandır kullanmadığım, eski dizüstü bilgisayarım geldi. Aylardır unutulduğu köşesinden alıp, salonun kuytu köşesindeki koltuğa kuruldum, kucağımda emektar ile. Ç-E-K V-İ-Z-Ö-R.. yazdığım anda bilgisayarda, çek vizör marka tabanca, elimde belirmişti. Silaha baktım, kabzasını kavradım, şarjörünü kontrol ettim, mekanizmasını çekip, mermiyi namluya sürdüm, emniyeti açtım. Sonra, devam ettim yazmaya, sıra Nevzat’ı çağırmaya gelmişti. “.. Ağaç doğrama, yarı camlı eski salon kapısı gıcırdayarak açıldı. “ Yağlamak lazım” diye geçti aklından. O anda, kapı aralandı ve koridorun ışığı süzüldü salona, kapının eşiğinden. Bir karaltı eşlik ediyordu ışık huzmesine.  “ Salon karanlıktı karanlık olmasına ama perdeleri çekilmemiş camdan giren ay ışığı, çalışma masasını ve üstündeki bilgisayarı aydınlatıyordu. Daha rahat yazabilmek ve bu ışıktan yararlanabilmek için, çalışma masasını salona taşımıştı. Sağını solunu değilse de önünü görebiliyordu, masaya yaklaştı.. ”  Masaya yaklaştı karaltı, sandalyeyi çekti, oturdu, bilgisayarın açma düğmesine bastı.
   Ellerim terliyor; kabza ıslanmış durumda, tetiğin üstünde olan parmağım seğirmeye başladı. “Kafanın içinde, birisini öldürmek için toplusu dönmeye başlamışsa altı patların, engellemeye uğraşma; bırak iğne mermiye çarpsın.” Uzun zaman önce yazdığım bir cümle.   Evet, iğnenin mermiye çarpması lazım-dı. Parmağımın seğirmesi durdu. “ Bilgisayar açılırken, gömlek cebindeki paketten sigarasını çıkarttı; son sigarası. Yüzünü buruşturdu, sigara almayı unutmuştu. Canı kahve istedi, bir an.. Kalkmaya üşendi, vazgeçti. Bilgisayar ekranının parlaklığı gözünü aldı..”  Gözü kamaşınca, fark etmeyecekti beni. Yerimden kalktım, nefesimi tuttum, yaklaştım, silahı ensesine doğrulttum, namlunun soğukluğu ürpertmeyecek mesafeye kadar sokuldu namlu, durdu; ben, tetiğe bastım. Barut kokusu, önce burnuma sonra genzime dolunca, bir kez daha.. Düştü.. Masanın üstüne yığıldı. Nefesimi bıraktım.
           Silah tütüyor, elim kokuyor. . Midem bulanıyor. Kusmuyorum..
       Ben, birisini öldürdüm birkaç saat önce. Öldürme düşüncesi, ilk andan itibaren vardı, yarattığım andan itibaren.     Şimdi, tüm delilleri sileceğim; sayfadaki fazlalıkları temizleyeceğim,  eksik kalan yerleri tamamlayacağım; etrafa çeki düzen vereceğim, en son, cesedi ortadan kaldıracağım. Burada bir cinayet işlendiğini sadece siz ve ben bileceğiz.
 EYLÜL 2011



8 Eylül 2011 Perşembe

BİR METREKAREDE HAVA VAR/ Bir Sabah Uyandığımda

BİR SABAH UYANDIĞIMDA

     
    Ruj, rimel, allık, deodorant, -kapağı açık kalmış- parfüm, ojeler, aseton, kremler, göz kalemi..
                      Kızım kaç kez söyledim sana, şu kitaplarını topla da yat diye.. Kitapları kaldırdım anne, arada kapaklarını ve isimlerini okşuyorum.
    Eskiden gözümü açtığımda kitapları görürdüm; şimdi ise.. Sürünerek kalktım yataktan, ayağıma takılı pikeyi koridorda bıraktım, salona geçtim. Geceden kalma pizza, kuruyup çatlamış bir dil gibi kutusunun içinden sarkmış  halde çoğu içilmiş azı kalmış şarap şişesi ile birlikte  kendinden geçmiş, salondaki sehpanın üstünde sere serpe yatıyor. Not kâğıtları, dosyalar, dizüstü bilgisayar bir uçta saf tutmuş,  sehpanın diğer misafirleri.
               Bir kadın tutsan olmaz mı? Sen işteyken, gelip evi toparlardı. Emrin olur beyzadem; müdürü olduğun şirketinizin verdiği üç kuruş maaş ile ancak kendimi geçindirip istediğiniz ‘göze hoş gelen’ görüntüye zor bela bürünebilen ben, kadın tutacağım öyle mi?
     Uğur ile kopan kavganın açılış cümleleri oldu bu diyalog. Beyzademin, evden çıkarken kapı ağzında giyindiği- iş bitimi plazanın önünde çıkardığı mağrur ve züppe ses tonu, daha salon kapısında gözleri, dosya ve bilgisayara takıldığı anda,  benimle buluştuğu zaman  var olan (belki de sadece benim için yarattığı) yorgun ama bir o kadar sevigen halini kenara itip, saklandığı yerden  geri gelivermişti.

O: Şarabı açmış, 
Ben: Telefonda konuşmuştum; 
O: Evi gözleri ile kolaçan etmiş 
Ben: Üstümü başımı değiştirmiştim. 
O: Yukarıdaki cümleyi kurmuş, 
Ben: Pizzacıdan sipariş vermiştim; 
O: Basit bir şaka olarak almıştı, 
Ben: Terslenmek… tam sakinleşecekken, bilgisayar ekranındaki yazıya kayan gözleri sayesinde yeniden başlayan ve şiddeti aratarak devam eden kavga..
O: Sakince arabasını evine doğru sürmüş, 
Ben: Hırsımdan ağlamış, kalan şarabı bitirmeye uğraşmıştım. 
O: Uyudu, 
Ben: Sızdım.
             
        Gözüm saate takıldı, geç kalıyordum..Dosyayı, Üsküdar-Karaköy motorunda okuyacağım –ki aslında okuyorum ama okuduklarım kâğıtlarda yazanlar değil zihnimden geçenler.
         Kızım kaçtır sesleniyorum, bir kalkıp bakmıyorsun; yemek yanıyor yemeekk.. Yemek yapmaya vakit kalmıyor ki anne, dosyalara gömülüyüm..
          
            Nazlı Hanım, artık tek başınasınız; dosya sizin..
Dosyanın  özetini geçip, aferin almam için son yirmi dakikam. Külfetmişçesine parmak ucuyla tutup uzattığı ( yoksa kavga o anda mı başlamıştı?) evrak yığınının kapağını açıp, hiç okumuş muydu acaba bunca zamandır?  
      İş konuşmayız ki bana geldiği ya da benim Ona gittiğim gecelerde; üste çıktığımda kısılan gözleri, dosyayı uzattığı andaki gibi bakmaz kapıyı açtığımda... Balıkçıların, martıların aç çığlıklarına kıyamayıp attıkları şeyin “göz hakkı küçük balıklar” değil, Uğur’un, tiftilmiş etleri olduğunu düşünüp çaycının uzattığı çayı motorun üst mevkii yarı açık balkonunda yayılmışken alıyorum gülümseyerek. Ben mi dedim, gelip başıma müdür ol diye..
        Kızım öldüreceksin beni, bir bardak çayla okula mı gidilir? Bir bardak çayla işe bile gidiliyor anne…  
    “..Mağazanın elektrik sistemi üzerinde yapılan incelemede, dışarıdan bir müdahaleye rastlanılmamış olup...”  Rastlantılara hiçbir zaman inanmadım. “..fotosel kapı sisteminde meydana gelen kilitlenmenin elektrik devrelerinin sıcaklığın etkisi ve ergime sonucu, şase yapan elektrik panosunun…” Kısa devre yapmış, elektrik kesilmiş, devreler kapanmış, kapı açılmamış. Camı kırmışlar içeriden.   Cam kalınlığı.. Olması gerekenden daha fazla et kalınlığı var. Yedekleme sistemini kilitleyen de bu olmalı. Neden daha kalın bir cam? Poliçe yüzündendir.  “..Camın geç kırılması sonucu içeride biriken enerjinin hava ile teması sonucu…” alev kapanına dönen mağaza. Duman ve alevlerden ‘etkilenen’ insanlar. 4 kişi. Birisi ağır.. Teknik raporu tekrarla, isimleri ezberle. Hepsi ile randevuların alındığını da eklemeyi unutma. Beyzadem şaşırsın. Ağzını da açamaz nasıl olsa. O mağrur ve züppe suratıyla, beğenmiş gibi yapar en fazla.
          Ah be kızım, başka iş bulamadın mı, o kadar okudun? O kadar okumaya,  bu kadar iş anne.   
           Sabah, beyzadem de beni bekliyordu ofiste. Ben, bir gece öncesinin izlerini  makyajla zor bela kapatmışken, Uğur'da en ufak değişiklik yoktu. Gece kalmayıp kendi evine gitmiş, misler gibi uyumuş uyanmış- güllere boyanmış, işe gelmiş, toplantı notlarının özetini almış; espressosunu, 'cigarre' eşliğinde, odasından boğaz manzarasına nazır balkonda tüttürmüştü. Geceye de,  tenime de, bana da yabancı bakışlarla toplantı salonuna en son giren "ben"i bekliyordu.
 
   Kızım insanlara dik dik bakılmaz, dikme gözlerini öyleee. Anne ben o diklik sayesinde ayakta kaldım bu zamana kadar, haberin yok.
  
  Beyzade, espresso içer, 'cigarre' tüttürür. Oysa uzmanken, sadece çay içerdi bir de Türk kahvesi. Bir zamanlar, kirleniyordu şimdi ise yıkanıp paklanmış, aklanmış bir insan.   Ben mi göremedim değişimi yoksa, gömleklerini, markalarını insanın gözüne gözüne sokanlarından seçmeye başladığında  çoktan değişmiş miydi? Her telden çalan sohbetleri, günlük borsa ve aylık raporlara kaydığında mı yenilenmişti? Ben ne yapıyordum o sırada? Bir başka firmada uzman yardımcısıydım. Baktım, başımda müdür..  
       “…  Mağazaların albenisi sattıklarında değil sergileyişlerindedir. Ya rengârenk bir dünya sunarlar, çocukların şeker pınarlarına hayranlık ve büyülenmiş gözlerle bakması gibi bakmamız için ya da top havuzunun içine atılmış yünden ayıcığı bulmalarını istedikleri gibi bir hercümerç sergilerler.. Her iki ‘gibi’de sonuç, bizim ekmek kırıntılarını izlemeyi unutmamızdır. Rafların büyüsü, ışık kırılması- göz aldanmasıdır. Dokunuruz, tadarız…”
    Rapor hazırlamak yerine, adamların hayat hikâyesini mi yazıyorsun sen? Aaa, benden izin almadan bilgisayarımı mı açsın sen??? -Açıktı… Ne demek istediğimi anladın, kıvırtma.. 
      Tokatlarcasına vurdum ekranın arkasına; ellerini son anda çekebildi. Yüz renginin ilk kez değiştiğini gördüm; bakışları donuklaşmıştı. Bana mı bakıyordu arkadaki duvara mı? Sorsam.. (yeri gibi gelmişti o an.) Kapalı olan bir dosyayı açtığını biliyorum.
     Derdin ne senin? Bana fırsat bırakmadan, sorduğu sorabildiği bu… Der-dim ne? İlla bir derdim olması lazım, eğer bunları yazıyorsam  eğer bunları konuşuyorsam. Sebep değil derdim olmalı. Dert kelimesinin sözlük anlamını değiştiriveren argoya sığınmak..Derdim ne olabilir ki? Düşünmeme izin verir misin?.. Çocukken, beyaz çoraplarımın kirlenmemesi, lisedeyken üniversiteyi kazanmak; üniversitede,  kazasız belasız bir an önce bitirmek; bitince.. iş; işten sonra.. Bitti, yok. En azından önemsiz dertlerim var artık. Hani belki, dert denebilirse, tek bir dert edindim durduk yerde başıma -ki başlangıçta dert olacağını bilseydim inan, hiç bulaşmazdım- bir sen kaldın. Sen de hallolduktan sonra artık dert tasa keder, elem üzüntü, hak getire. Ama bunlar, sözlük anlamını karşılayan başlıklar ve senin sorduğun bunlar değil. Der-din ne?...  Başka nasıl ifade edilebilirdi ki: -Ne yapmaya çalışıyorsun? Olabilir.. Ama fazlaca anlamamışlık yüklü, sana uymaz. -İşin bu mu senin? Yok, bu da patronumsu olur oysa sen, birazdan benimle yatmak isteyeceksin, “işçiyi taciz”e girer;    -Ne o edebiyatçılığa mı başladın?.. Fazla hafife almış olursun o zaman da, beni hafife almak olur. Haklısın; fazla tehditkâr olsa da anlamı dışına çıksa da  yepyeni anlamlar yüklense de kurulabilecek en iyi cümle bu: Derdin ne? 
  Tüm söyleyebildiğim, insanların anlattıklarını yazdım anlayabilmek için, oldu. Ne teslimiyetçi bir cümle.  Oysa yalın gerçek. Katıksız. Anlama çabasının bir parçası.   O kadar. Kendimi, seni, O insanları.
  -Sence ben, seni bu dosyada neden görevlendirmiş olabilirim? Merak içeren bir, neden? çıkabilmişti ağzımdan.. Gerçekten neden görevlendirilmiş olabilirdim ki? -Çünkü, BEN istedim. Çünkü sıkıntılı bir iş ve ortağız biz. Kim? -Sen ve ben… Gömleklerin, külotların, kravatların, çorapların, araban, evin, takım elbiselerin, borsadaki paran, müdürlüğün.. hepsi dahil mi şirketin malvarlığına? Hangimiz büyük, hangimiz küçük ortak? Ya, biz ne zaman piyasaya açıldık da şirketleştik? Sen  istedin diye ben, olmadık bir rapor mu hazırlayacağım? Sen bilançonda cepten çıkmamış rakamları büyütüp şirketin gözünde biraz daha yükselirken ben de mi peşin sıra geleceğim? İnsanken ne zaman yaratık oldun sen Uğur?
    Hiçbirini söyleyemedim.. sadece.. Defol.. Bu kadar. Artık ne rapor umurumdaydı ne de   BEYZADEM. Rapor falan yazmadım, işe de gitmedim bu sabah. Çayımı keyif için içiyorum . Martıları izliyorum. Onlar kahkahalar atıyorlar bana, ben onlara gülümsüyorum.
   Kızım, bana benzeme sen, bari sen bana benzeme.. Benzemedim anne. Kendime bile benzemiyorum ki artık. 
Ağustos 2011



  

Etiketler

ADAM VAR (1) AFORİZMALAR (3) Akçay Günlüğü (1) ANLATI (17) ARTUNÇ BEYİN DEHŞETLİ SON GECESİ (1) BANA DAİR (12) BEN BİRİSİNİ ÖLDÜRDÜM (1) BERGAMA-1965 (1) BİLGİNİN VE SANATIN MÜLKİYETİ OLMAZ (1) BİR ADAM/GÖLGELER İÇİNDE (1) BİR ANLATI ÜZERİNE SERBEST SALINIMLI ( GECİKMİŞ) DÜŞÜNCELER (1) BİR MAYIS (1) BİR TANE (1) BİR YAZ GÜNÜ RAPSODİSİ (5) BİRİ/HEPSİ/HİÇBİRİ (1) BOSTANCI RECİİNİN OĞLU TAKSİCİ NUMAN (1) BRİ METREKAREDE HAVA VAR (1) BUGÜN ÇOK KÖTÜ BİR ŞEY OLACAK (1) BUNU GÖRÜYON MU (2) CELLAT (1) CİCİLERİ SEVELİM (1) CİNAYETİ GÖRDÜM AMA TANIK OLMAM (4) CLAIRE (8) ÇÜRÜK AŞK HİKAYESİ (1) DENEMECE (4) DENİZ MORALIGİL İMZA GÜNÜ (1) DERNEK (2) DOSYALARI HAVALANDIRMA ZAMANI (1) DÖNEN DÖNENE (1) DUYURU (7) DÜĞÜN (4) DÜŞ KAPISININ MANDALI: FANTASTİK EDEBİYAT (1) EDEBİYATA DAİR (52) EDERLEZİ (1) FARFARA TEYZENİN BİTMEK BİLMEZ EFSUNLARI (1) FUNDA ÖZŞENER (1) GAITASINI ÇIKARTMAK (1) GÖKDELENİN TEPESİNDEN DÜŞÜYORSAN DEBELENMEYECEKSİN (1) GÖRÜŞ/MEK (1) GÜNCEL (3) HUKUK (1) İBİŞE NASİHATLER (4) İDA RÜZGAR LESBOS (1) İHSAN OKTAY ANAR (1) İKİ FİLM BİRDEN (1) İZMİR FELSEFE GÜNLERİ (4) İZMİR KİTAP FUARI (1) KARŞIYAKA (1) KAYIP CÜZDAN HİKAYESİ (1) KEDİ KİTABEVİ (2) KELİME KELİME ANLAT DESELER (1) KENDİME DAİR (11) KİTAPLAR (2) Komünist Partisi (1) KORUYALIM (1) KUM TORBASI (1) KÜÇÜK BİR YANLIŞ ANLAMA (1) MAROON AĞLARINI ÖRÜYOR (1) MAROON IS NO:1 (1) MARTI ÇIĞLIĞI VE GAZETE VE... (2) Mektuba Bağlanmış rüya (1) MODERN ZAMAN VAKANÜVİSLERİ (1) OLDU MU BÖYLE OLACAK (1) ÖYKÜ (26) ÖYKÜ OKUDUM BUGÜN (1) PİTKİM VE SALYANGOZ KABUĞU (1) PRESTIGE (1) ROMAN YAZDIM (1) SADIK YEMNİ (1) SAVUN-MA (1) SENİ SEVİY... (1) SEVİŞGEN RÜYA (1) SIZINTILAR (6) SİNEMAYA DAİR (11) SON ÇALIŞMA (1) SÖYLEŞİ (1) SURATINA SURATINA (1) sürrealist mahallenin olmayan efkâr-ı umumiyyesi (6) ŞANSLI ADAM (1) ŞİİRİMSİ (23) TAM ŞU ANDA (1) TEHDİT EDİLDİM (1) TİYATRO (1) TOPRAK KEMİKLERİMİ ÇAĞIRINCA (1) Türk Yargıçları (1) YAŞAMA DAİR (65) YEMEK (1) Yol-Tütün-Yorgunluk (1) YUNAN USULÜ (1) ZAHİRİ HANIMIN TEFTİŞ GÜNLERİ (1) ZEHRİMİZ EŞİT; FARKIMIZ FİYATIMIZDA (1)