28 Aralık 2010 Salı

YILBAŞI BİR MATEMATİK SORUNUDUR

Yılbaşları, yılsonları... Gecenin bir yarısının bir saniye sonrasının, geride kalan 364 gece yarısından farkı ne olabilir ki? Olduğu düşünülen bu fark, doğanın ruhundan mı kaynaklanıyor yoksa insanların kafasından mı? İşi doğaya bırakırsak, daha farklı bir tarihin gece yarısını bir saniye geçesinin anlam taşıdığını, insanlık tarihinin sayfalarında bulabiliriz. Hatta her toplum, yarattığı kültüre bağlı olarak kendi gece yarılarını ve geçen saniyelerini anlamlandırmıştır diyebiliriz.

Globalleşen(!) dünyada farklı günlerin anlam taşıması, azınlıkta kalan kültürlerin ilgiyle izlenen etkinliklerinden öteye geçmez olup, turistik turların konu başlığına sıkıştırılırken, sıradanlaşmanın eksik lezzeti benliğimize yapışıp kalıyor gün be gün.

Sıradanlık ve aynılaşmanın sonuçları, uyuşuk bedenleri salon takımlarının koltuklarına hapsetmeye başladığında; düzenin açmazı, kendisine her zaman yaptığı gibi bir çıkış yolu arar.
Tanrısallığın ve sadece dualarda yaşamanın, düzenin ekonomik çarklarına katkısının yetersiz kaldığı ve duanın paraya dönüştürülebilecek başka araçlarla ikame edilebileceğinin anlaşılmasıyla; insan evladının, "homo economicus"a dönüşüm sürecinin hızı ve dozajı artarken, yılbaşları ve yılsonlarının önemi de artar oldu.

Kaynak toplumlarda, ilahiyat katkılı tüketimin sınırsızlığı dayatılırken, bizim gibi mevcut yılbaşları ve yılsonlarının ilahiyatına uzak ama cüzdanlarına yakın toplumlarda; içi boşaltılıp kimliksizleştirilmiş, isimsiz, sevimli ve tonton "Heroe"lar cirit atıp, bacalarından girdikleri evlere hediyelerini bırakıp, heybelerini para ile dolduruyorlar. Bizse merkantalistlerin sihirli sözcükleri ile uyu(ş)maya devam ediyoruz.

Modern çağın SANTA CLAUS'ları, Cortez'in değil ve fakat Kristof Colombus'un tüccar misyonerlerinden farksız görünüyor. İki incik, bir boncuk ve bir el aynasına bir kilo altın heba ediyoruz.

Bu tek yanlı trampaya, global dünyanın melezleşmiş yerel uzantılarının da dahil olduğunu gördüğünüz anda akla gelen tek şey; tüm olan bitenin aslında, sistemin doğal sonucu olarak, TANRILARDAN arta kalan ve paçalara yapışan kağıt ya da plastikten mütevvellit değişim aracından az ya da çok paylarına düşenleri toplama çabasının, piramidin en ucundan tabanına kadar genel geçer davranış biçimi olduğu.

Müzikholler , müzikli restaurantlar, müziksiz olup sadece yılbaşı ve yılsonuna özgü müzikli olan restaurantlar, paketi fiyonklu-fiyonksuz program satan oteller, hoteller, barlar ve hatta pavyonlar, paçaya yapışanları yakalama çabası içinde olanların içinde belki de en masum kitle. Piramidin üst kısımları, kar marjlarını arttırma derdine iken bu saydığımız müesseselerin tüm çabası yaşamak ve ayakta kalmak üzere kurulu.

Daha fazla, daha fazla, çok daha fazla eğlence... Daha fazla farklılık(?)... Daha çok kendinden geçercesine alış veriş... Daha çok tüketim... Kendinizi tüketin hatta gelin biz tüketelim, satalım... Oysa yenilen yemek, içilen içki, otelde yatılan yatak, üstünde uyunulan çarşaf ta hep aynı...

İnsan zihni, basitliğin güzelliğini;
Yürekler, ufak bir dokunuşun ya da gülümsenin dünyanın en kaliteli ipeğinden daha iç gıcıklayıcı olduğunu;
Tenler ise küçük bir öpücüğün, pırlanta yüzükten daha ışıldayıcı iz bıraktığını unutuyorlar. 


Editoryal :Kırmızı Çizmeli Kedi 


İzmir-İzmir Kent Kültür Sanat Dergisi Yılbaşı Özel Sayısı...

23 Aralık 2010 Perşembe

İKİSİ BİR ARADA...YERSENİZ...MİMSENİZ...



Farkındayım ; “Mim” denildiğinde dayanamıyorum ve muzırlığım tutuyor.Ama inanın durduk yerde değil , geçmişten gelen bir öyküsü var…Yani bu anket işinin geçmişten gelen öyküsü var Mim dediğiniz nanenin değil…Üniversite yıllarımda memleketimin anket tutkusu , “PİAR araştırması oluyor “ yeni depreşmişti.el yordamı ile bu işleri yapan şirketler türemişti ve anketçiliğin en önemli motor gücü olan ucuz işçiler için de doğal olarak üniversite öğrencileri hedef seçilmişti.Ben de o hedeflerden birisi idim.Ama malum , öğrenciyiz kafamız da çalışır;bendeniz de bu anket şirketlerini söğüşlemeyi hedef 
seçtiğim için aramızda düello tadında mücadeleler yaşanıyordu.onlar bir dünya saçma sapan soruyu insanlara sormamızı istiyor karşılığında da üç kuruş para vermeyi taahhüt ediyordu.Ben de , o saçma sapan bir dünya soruyu millete sormadan ve fakat kesinlikle mantık zinciri içinde kendim cevaplayıp , insanlardan da , ya babacım ben senin yerine cevapladım sen üzme ve de yorma kendini ; sadece tlfnunu ver deyip kaydi bilgileri beleşe alıyordum.Cep telefonu olmadığı için de sabit telefon yeterli oluyordu.Zaten şirketler de tek tek falan aramıyordu ; isimler arasından seçme yapıp belli oranda konuşabilirler ve anket teyidi alabilirlerse gerisini yoklamıyorlardı.
Böylece ben , en bela anketlerin en fazla soruyu içeren formların aranan adamı olmuştum.evimde oturup , sorulara mantıklı ve kısmi gerçek içeren cevaplar sıralarken , bir baktım kafayı yemek üzereyim.Bıraktım elbette…Dayanılacak ızdırap değil-di çünkü.
Şimdi siz bu mimleri yolladıkça o günler geliyor aklıma.Ne yapayım , dayanamıyorum ve sorulara olabildiğince abuk cevap veriyorum.Şimdiden affola…

Efendim ilki , neymiş Proust’un veletlik ve ergenlik dönemi cevaplarını içeren sorular-mış.Ve bu sorular , şimdilerde psikologlarca kullanılıyor-muş.ya Proust gelişmemiş ergen ise ben ne yapayım.Bir insanın 13 yaşındaki cevapları ile 20 yaşındaki cevapları aynı olabilir mi?demek ki ben , Proust’u bu yüzden sevemedim.Merak ediyorum acaba psikologlar benim aşağıdaki cevapları gördüklerinde ne diyecekler…

BENİ ÜZEBİLECEK OLAY :

G.tepe’ye , yıllar sonra yapılacak olan ilk maçta yenilmek…(Bir yıl kendime gelemem herhalde )

NEREDE YAŞAMAK İSTERİM :

Ya niye illa beni başka yerlerde yaşamaya meraklı insan gibi gösteriyorsunuz?Ben memnunum kardeşim KARŞIYAKA’DAN…İlişmeyin…

YAŞAYABİLECEĞİM EN MUTLU AN :

Müvekkillerimin , söylediğim vekalet ücretini AZ BULUP , iki katına çıkartmaları ve parayı peşin ödemeleri…

HANGİ HATALARI HOŞGÖRÜ İLE KARŞILAYABİLİRİM :

Zil zurna ikan , çevirme yapan memurun , beni görür görmez derhal yol vermesi…Olabilir , yanıldı ve durdurdu.Onlar da insan…Affedebilirim…

EN SEVDİĞİM ERKEK KARAKTER :

FATİH ÜREK…Rekabetçi ortamları sevmiyorum da…

EN SEVDİĞİM KADIN KARAKTER :

Jenna Jameson


BİR ERKEKTE EN ÇON BEĞENDİĞİM ÖZELLİK :

Efemine olması…(Bkz. Beğendiğim karakter sorusuna yazdığım cevap )

BİR KADINDA EN ÇOK BEĞENDİĞİM ÖZELLİK :

Şunca yıldır , şunca zamandır , sizleri anlamaya uğraşmanın beyhude çaba olduğunu ; yaşamın her dakikasında bize hatırlatabiliyor oluşunuz…

EN SEVDİĞİM ERDEM  :

Erdem…Erdem…Erdem…Ya , Erden var ; liseden…Ama , Erdem tanıdığım yok…Olmayanlar arasından hangisini daha çok sevebilirim ki?

KİMİN YERİNDE OLMAK İSTERDİM :

Kimin yerinde olmak istediğimin çok önemi yok ama ben bu sorulara cevap verirken , Çizmeli ile Arı Maya’nın yerinde olmak istemezdim…Emin olabilirsiniz.  

ARKADAŞLARIMDA OLMASINI İSTEDİĞİM ÖZELLİKLER :

Bana verdikleri borç paraları anında unutmaları yeterli olurdu…

FAVORİ KAHRAMAN (TARİHTE )

5-2 lik G.tepe maçında , açık tribünden tel örgüleri aşıp , tarafsız ve boş alan olan kale arkasına geçip , oraya sızan bizim SAT timine yakalanıp , tribünün taa tepesinden aşağıya kadar yuvarlanan AVEL…Kesinlikle…Çok kahramancaydı ve o uçuştan sonra tarih olduğundan eminim…

GERÇEK HAYATTAKİ FAVORİM :

Etendim (Bir baba Hindi ) Mustafa…Bir ara anlatırım…Çok güzel adamdır…

EN SEVDİĞİM RESSAM         :

Resim? Ben? Sevmek?Bilmek?

EN SEVDİĞİM MÜZİSYEN :

Maçlar öncesi , TIR parkında biralanır iken , yanımıza gelip darbuka ile şenlik yapan esmer kardeşlerim…Sizleri çok seviyorum…

KENDİMDE GÖRDÜĞÜM EN TEMEL EKSİKLİK :

Mükemmelliğim…Kahretsin…Bu kadar mükemmel kesinlikle eksiklik…

HAYATIMIN EN BÜYÜK ŞANSSIZLIĞI :

Bu blogu açmak sanırım…

EN SEVDİĞİM RENK :

Aslında uzun bir şey yazmıştım ama yoruldum ya…Onu da yazamayacağım…Yeşil Kırmızı…Tebrik ederim , bu kadar soru içinde bir tane doğru düzgün cevap verebildiğim için…

ARI…İğnen kopsun emi…


ŞŞİMDİ SIRA GELDİ İKİNCİSİNE

Allahtan önceki kadar uzun değil…Bunun müsebbibi de belli ; Çizmeli…

2010 ve Mutlu olmuş muyum ? : Soruya bak soruya…Hezeyanlar ve kabus ile geçen bir yıl-dı.Uyandığımı sandığım an sanırım en mutlu anım olacaktır.

2010 NASILDI ? : Kabus…Kabus…KABUS….KABUSSSSS. KAAAABBBBUUUUSSS

2011  E NASIL GİRMEYİ İSTERİM ? Yani…Bir anlatırsam…Iıııhhh anlatmayayım…Beni tanımama kararı alırsınız…

2010 YAPTIKLARIM YAPAMADIKLARIM :

Yaptıklarım : Iııııııııııııııııııııııı

YAPAMADIKLARIM : Ohoooooooooooooooooooooo

Hadi geçmiş olsun ikisi de bitti…Yollayanları tavşanlar kovalasın….




21 Aralık 2010 Salı

NASIL BAŞLADI…



Neden yazıyorum?
Kısa cevabı belli ; keyif alıyorum ve daha önce mesleki nedenler dışında yapmadığım bir şeyi yapıyorum.İnsan bazen kendi sınırlarını zorlamalı ve yazmak ta kendi sınırlarımı görmeme yardımcı oluyor.
Elbette , tek neden bunlar değil.Yazma çabasının altında merak ve keyif almanın ötesinde başka nedenler olduğunu bilmek için kendini biraz tanıması yeterlidir insanın.Ve o derin nedenleri sorgulamaya başladığım dakikada işler karışıyor , cevaplar birbirine giriyor.Çünkü  "Neden" sorusu , kendi içinde bir "ilk" i , bir  "başlangıç"ı  taşır.
Her "neden sorusu" o nedeni doğuran ilk patlamadan doğmuştur. Kendimize sorduğumuz  "neden" sorusu , kişisel tarihlerimizde o başlangıcı yani ilk patlamayı simgeleyen "nasıl " sorusuna da yol verir.Neden sorusu ne kadar genelse , nasıl sorusu o kadar özeldir.Bu yüzden neden yazıyorsun sorusuna cevap vermeden önce nasıl başladı sorusuna cevap verilmelidir ki, nedenlerin arasında boğulup gitmeyelim.
Nasıl başladı yazma merakı?
"-Koltuğa uzandım ; gözlerim kapanmadan önce son gördüğüm şey , köstekli saatin sarkaçlığı ve giderek sessizleşen tik tak ları idi..."
Hayır değil elbette.Bu soruyu sorduğum sırada  boş ama sıcak belediye otobüsünde , yorgunluğun , uykusuzluğun , ıslaklığın ve iki gündür üstümden atamadığım alkol etkisi altında idim.Ve sızmamak için , kirpiklerim ile kaybedeceğimi bildiğim gereksiz bir kavgaya tutuşmuştum.
Sahi ya , ne zaman başladı?...Nimet Hoca... Bir kelime yada cümle düşünürsünüz bazen ve beyninizde bir resim beliriverir.Benimki Nimet Hocanın balkondan yarı beline kadar sarkıp , beş on saniye sonra beni yakalayacağı gözleri ile mahalle bakkalından aldırtacağı şeyleri zihninden sıralayan hali idi.
İlkokul hocamdır  kendisi ; aynı mahallede otururduk ve bakkaldan yapılacak alışverişlerin zorunlu çırağı idim. Nimet Hocanın yani iki yıldır tepemden hem mahallede hem de okulda inmeyen sevgili hocamın , Üçüncü sınıfta iken  sorduğu , 4 soruluk sınav sorusundan sadece bir buçuk soruya cevap yetiştirebilmiştim o gün .Yani normal şartlarda dört sorudan sadece bir tam soruyu cevaplayabilmiş , diğer soruya cevap verirken yarısında sınav bitmişti.Bilmediğimden değil , soruları fazla biliyor olmamdan kaynaklanan bir durumdu.Kadının iki satır ile geçiştirmemizi istediği iki soruya öyle bir cevap verdim ki sınav bitti.Ve tüm yazdıklarım kelimesi kelimesine doğru idi.Kağıtları toplarken kızdığı ve neredeyse tüm sınıfa rezil ettiği beni , bir kaç gün sonra tahtanın önüne çıkarıp özür dilemiş ve tüm hayatım boyunca bir daha başıma gelmeyecek iş gelmişti: Bir buçuk soruya cevap verip tam puan almak...Kadıncağız , İki Osmanlı Padişahını sormuş kimdir bunlar demişti.İstediği sadece şu padişahın oğullarıdır dememiz iken , ben her ikisinin de tüm hayatını seferlerini reformlarını yaşadıklarını hatasız anlatmaya kalkmıştım.Sonuç mükemmeldi elbette...Ama bir daha hayatım boyunca tekrarlama şansım da cesaretim de olmadı böylesi bir deliliği.O yaşta basitçe hocaya sorularak halledilebilecek bir mesele hayatımın anısına dönüşüvermişti.
"İlk " bu olabilir mi? İhtimal...Belki...
Diğeri...Eski eşime yazdığım mektuplar-dı...O Öğretmen di ve henüz biz sadece flört ediyorduk.Aramızda epey bir kilometre vardı ve daha ne cep telefonu , ne internet uykularımıza bile girmemişti.Basit film karelerinde bilim kurgu ürünlerinden öteye geçmiyorlardı.Bizim tüm bağlantımız , akşam saatlerinde köy sakinlerinden birisinde bulunan sabit telefon ile yapılan beş on dakikalık konuşmalar ve yazdığımız mektuplardı.Yıllar sonra bir gün çekmecede tesadüfen bulduğum ve Onun sakladığı mektuplar...Tekrar okuduğumda aklımdan geçen "Güzel yazmışım"  olmuştu.Evet , derdimi güzel anlatıyordum...Hatt boşanma turları atılırken evin içinde , ağzından kaçırdığı şey o mektuplardaki duyguları arıyor oluşuydu.Boşanma arifesinde bu itirafın gereksiz bir niyet beyanı olduğunu bilen birisine söylenen anlamsızlaşmış bir cümle.Bu olabilir mi? Bir belki de buna o zaman...
Sonra...Cep telefonlarının , internetin icat  ve benim de çoktan boşanmış olduğum bir dönemde , hayatımda ilk kez aşık olduğumu anladığım ve herşeyi kelimelere yüklediğim dönem...Kelimelerde , ekranda yanıp sönen imleçin hareket edişinde aranan , yüklenen duygular...Teknolojik aşkların gizil yetenekleri ortaya çıkardığı bir çağ...Peki bu olabilir mi?...
Dokuzunda , Yirmidokuzunda , Otuzdokuzunda...Nasıl başladığı , üç virajla birbirine bağlanan bir neden-yol...
Benim yazma hevesim KADINLAR yüzünden başladı...Ve ben bunun doğru olup olmadığını  düşünürken  , ineceğim durağı kaçırdım...Başlangıçta üç kadın var...Neden yazdığıma belki bir fener olur cep telefonunun tepesinden , incecik.
  Edebi bir başlangıç değil , biliyorum...O zaman ben bi soru sorabilir miyim? Olmak zorunda mı ?
ARALIK 2010

15 Aralık 2010 Çarşamba

PELICAN BRIEF-2


NEFESİMİZİ TUTTUK , İZLİYORUZ...BİZ Mİ YAMAN 

SAYIN CEVAT BEY Mİ YAMAN?...

PELİKANIN GAGASI MI YUMURTANIN SARISI MI ?

BİZİM RENKLERİN ARASINA SARI SIZABİLİR Mİ 


DİLİ BEŞ KARIŞ DIŞARIDA DELİ DANA TAZ'İN 

YERİNİ ŞAŞI PELİKAN ALABİLİR Mİ?


BENİ İZLEMEYE DEVAM EDİN...





 

12 Aralık 2010 Pazar

EĞİTİMSİZ YETENEKSİZ

İnsanlar yaşamları boyunca , genlerindeki kodlara bağlı olarak bazı alanlarda becerilerini üst düzeyde kullanırlar.Bunların bir kısmı eğitim yolu ile daha da geliştirirler.Eğitimsiz beceriye “yetenek” adı verilir.Bir kısım becerilerimiz ise toplumsal yaşamın doğal bir sonucu olarak okulunda yada yaşamın tam içinde öğrenilir ve biz buna “eğitim” deriz.
Ben , "eğitimsiz bir yeteneksizim".Hangi konuda mı? Yılbaşı ve doğumgünümü kutlama konusunda.Öğlen vakti gidip te karlı hain kediye bulaşmasaydım daha doğrusu Mark Zuckerberg denen küffarın , gavur icadı olup ta dünyadaki en yoğun dördüncü kullanıcısını oluşturan milletimizin bir ferdi olarak , Facebook denen nanede kaydım olmasından mütevellit , tutup ta dün akşam attığı mesaja öğlen vakti cevap yetiştirmeseydim korktuğum başıma gelmez ve "party" havası buralara kadar ulaşmaz ve ben bu yazıyı yazmak zorunda kalmazdım.Ne bileyim ben…Bu “nane” herkese haber veriyor ya , gizli saklı bir şeyiniz kalmıyor.Karlı kedi de öğrenmiştir nasıl olsa diye düşünüp yumurtlayıverdim d.günü kelimesini.Bu kısma sonra dönerim benBen önce , şu "Eğitimsiz yeteneksizlik" konusuna açıklık getireyim.
İki sene önceydi sanırım , gene lanet aralık ayının başlarında , bir arkadaşım ile laflarken ağzımdan kaçıvermişti “ Ben bu yılbaşı ve doğumgünlerini kutlamayı bir türlü beceremem , nedendir bilmiyorum” cümlesi.Sonrası , uzun bir sohbet olup nedenleri niçinleri üzerine insanlık tarihinin en gereksiz diyaloglarını kurup fikir yürütmüştük.Bedeli pahalı oldu , o sene kutlamayı (güya) beden haberiz bu eleman düzenledi.Eğlenceli olan kısmı , içilen şaraplar , gırgır şamata ve arkadaşımın deli dana Albrador köpeğinin dayanamayıp pastanın üstüne atlaması idi.Yemeyenin pastasını yerler kardeşim hayvan haklı.
O saçmasapan diyaloglar sırasında fark ettiğim şey , kurgulu ve belirli güne dayandırılmış eğlencelerde ki bunlar malum , doğumgünleri ve yılbaşılar oluyor ; toptan insan mahluku olarak delirip , farklı(!) bir şeyler yapma gereğini hissediyor olmamız tüm hücrelerimizde.
İlla kutlanacak ve illa ki farklı bir şeyler yapılacak ; o güne kadar eğlenilmediği kadar eğlenilecek ya.
Aslında büyük bir paradoks var bu düşüncede:Yok yok , bir değil hatta iki…Eğlencenin o güne kadar görülmemiş boyutlarda olması , yani hem eğlence hem de eğlenmenin dozaj ve şiddetinin her geçen sene artması…”Altın Vuruş” etkisi yaratmıyor mu sizde?Eğlencenin niteliği her seferinde değişmeli ve her seferinde daha da fazla artmalı dur durak olamamalı ve bu iki unsurda gelişme sağlanmalı.Bu sağlanamazsa sonuç her zaman kötü yada yetersiz olacak demektir.Şimdi bu “hal”i tüm hücrelerinde duyumsayan birisi olan “ben” tüm toplantı ve görüşmeleri dahil olduğum arkadaş çevremde ve gruplarda ayarlayan “ben” ; parti düzenleyicisi ve halay başı olan “ben” işte bu iki dayatma yüzünden , her iki olayda da yani doğumgünü ve yılbaşılarımda , bitmek bilmeyen bir kabus sarmalına giriyorum her yıl.Üstelik bunu da yılın son ayı olan , Aralık ayında yaşıyorum ki , Aralık ayları kabus yaşatır oldu bana.Yılbaşılar zaten başlı başına bir olaydır.Bir ay önceden millet toplaşır er ayarlamaya çalışır , başka zaman üç kuruş verikleri mekanlara dünyanın parası ödenir eller havaya yapılır cüzdanlar boşalır sokaklara yada taksilerin içine kusulur ; sevgili ile yada eşler ile kavga edilir sabaha karşı , yattığın yerde uyanırsın ama oraya nasıl yattığını hatırlamazsın.yediğin içtiğin bir halta benzemez ve o kadar parayı neden ödediğini ancak ertesi gün kendine sorarsın...
Sonunda , bu becerisiz yeteneksizliğim o boyutlara vardı ki , uzun yıllardır yılbaşılarını hiçbir şey yapmadan geçirir oldum.Evde , genelde şarabımı yada rakımı yudumlar , kitap okur yada yılbaşı gecesinden haftalar önce çekilmiş saçma sapan tv programlarına hangisinde en seksi ve kıvrak dansöz çıkacak diye bakar oldum.Evli olduğum dönemde en dandik eğlence yerlerinde yada uyduruk ev toplantılarında , en fazla eğlenen adam numarası yapıyordum belki o yüzden dışarı çıkmamak için elimden gelen gayreti gösteriyorum şimdi.
Doğumgünlerim daha da felakettir , yıllardır kutlamadım çünkü.Yani ne bir yerlere gittim nede götürülmeyi istedim.Köşe bucak kaçtım milletten ; eskiden daha kolaydı çünkü o zamanlar bu Zuckerberg daha portakalda protein idi ve zaten kimse ben söylemedikçe doğum tarihimi bilmezdi.Ne mutlu günlerdi yarabbim.Bazen unuttuğum ve bir kaç gün sonra hatırladığım bile olurdu.Mutluydum , mutluydunuz…Ne mutlu günlerdi o günler.

Oysa şimdi ; sabahtan beri mail kutuma düşen bildirim ve kutlama iletilerinin sayısı 100 ü geçti.Kapısından geçmediğim firmalar doğumgünümü kutlamak için sıraya girmiş mesaj gönderiyorlar.Millet telefon açıyor “Eee ne yapıyoruz?” diye soruyor.Babam , ne yapacağım ; maça gideceğim akşam da eve gelip ayağımı uzatacağım.Hatta mümkünse , Bir Ocak’a kadar uyayacağım.
Zaten , doğumgünlerini kutlamayı da anlamam.İnsan yaşlanıyor diye kutlanır mı?
-Tebriklerrr..
-Niye? Ne oldu?
-Doğumgünün ya…
-Yaşlanıyoruz oğlum…40 ı da devirdik , manyak.Bunun için insan tebrik edilir mi?Küfür yiyeceksin şimdi.
-???
Yaşlanma işine kafayı takmış falan değilim ama ne olduysa oldu ve geçen sene fark ettim yaşlandığımı.Kırk dediğimde yani.Ve tam bir yıldır Allah sizi inandırsın , kimsenin ne yaşlanma gününü kutluyorum ne de bunun için şirinlik yapıyorum.Hani son bir umut belki liste falan yapıyorlarsa kimler aradı , mesaj attı diye o listede olmam ve beni de aramaz yada mesaj atmazlar diye.


Geçen sene yılbaşı akşamı sinemaya gittim düşünün vahameti…Millet bar rezervazasyonu yaptırır , ben sinemaya telefon açıp , gösterim olmadığını sordum.Varmış…
Laf fazla uzadı…
Kedi : Kuyruğunu kolla.Teneke bağlamazsam ne olayım…



9 Aralık 2010 Perşembe

MODAYA UYDUM

EFENDİM , MALUM ; TAMAM BELKİ DE DEĞİL VE BEN SADECE KENDİ KENDİME 

GELİN GÜVEY OLUYORUM AMA OLSUN...AYRICA SİZE NE? GELİN DE BENİM 

DAMAT TA.

HANİ KENDİMİ AĞZINDA PİPOSU , SIRTINDA TÜVİT CEKETİ OLAN , AMERİKANCASI 

HANDSOME TÜRKÇESİNİ SİZ BULUN , KAŞI KALKIK YAZAR TAİFESİNDEN SANIP 

BİR ŞEYLER ÇİZİKTİRİYORUM YA , DEDİM Kİ YOK BURADA OLMAYACAK 

YAZILAR 

KARIŞACAK ; BEN ARADA FIRLAMALIK YAPMAK İSTEYECEĞİM GÜZELİM HİKAYE 

KARAMBOLE GİDECEK ; .DİĞER YAZILARIMDAKİ O MELUL MELUL BAKAN 

BUĞULU GÖZLÜ ROMANTİK HERİF İLE UYUM SAĞLAMAYACAK VE HEM AYRICA , 

BİZİM KEDİ DAHİL  YAPAN YAPANA AYNI ŞEYİ BENİM NEYİM EKSİK PEKİ? DİYE 

DÜŞÜNDÜM VE TUTTUM İKİNCİ BLOGU AÇTIM.ÖOK MU ÖNEMLİ ASLINDA 

DEĞİL.NE YAZDIKLARIM NE DE YAZMAYA ÇALIŞTIKLARIM.SADECE HİKAYE 

ANLATMAYI SEVİYORUM.OKUMAK İSTERSENİZ DİYE VERİYORUM ADRESİ 

AŞAĞIDA , BENİ ÇOK UĞRAŞTIRMAYIN VE DE YORMAYIN OLUR MU BAŞKACA 

SORU SORUP...

www.avramdanmasallar.blogspot.com

PELİKANLARA GELESİN



Pek muhterem , saygıdeğer ve de akıllara seza Belediye Başkanımız Cevat Durak, soyadına yakışır bir şekilde durdu…Durdu…Durdu…Gene yaptı yapacağını.

Son icraatı sonrası , epey internet ve yerel gazetelere malzeme olmuştu.Hazır tam unutulmak üzere iken yeniden sahne aldı, hem de ne sahne alma.Önce insanlar şakadır ya hatta yok canım resimlerde photoshop falan vardır diye düşünürken olmadığı anlaşıldı.Sahil boyunca haberi duyanlara dilaltı , tansiyonu çıkanlara tansiyon ilacı , olmayanlara sarmısak  ; düşenlere tuzlu ayran taşımaktan çarşı esnafı ve sağlık ocağı ekipleri helak olmuş durumda.Belediye meclis üyelerinin ise o karara kaldırdıkları evet ellerinden sonra Emniyetten , koruma talebinde bulunduğu haberleri geliyor.Evlerinin camlarını da taşlanma olasılığına karşı bantlarla korumaya almaya çalıştıkları da söylenti halinde yayılmakta.
Efendim , Cevat Bey'in yeni icraatı semtimize acilen duyulan ihtiyaç sebebi ile bir maskot seçmesi.Pardon yanlış oldu , Cevat Bey istedi Belediye meclisi seçti…İtiraz eden olmadan üstelik , oybirliği ile.Ki zaten 3 AKP li meclis üyesi var ve onarlı kale alan da yok.O yüzden oybirliği dedim.Ayrıca , Karşıyakalıları kale alan yokken o birkaç kişiyi kim kaale alır.Kaalsiz bir Belediyemiz var darısı Göztepelilerin başına…Tabii önce belediye olmaları lazım ama konu ile ilgisi yok bunun.

Neyse , Cevat Bey oturmuş düşünmüş , taşınmadan karar vermiş.Bizim acilen bir maskotumuz olmalı , olmalı ki Turizm Kentleri bilmem nesine üye olabilelim.Turistler kapıda , ellerinde pasaportları bekliyorlar ha maskotları oldu olacak ve istila edecekler Karşıyaka’yı diye.
Oldu oldu…Olduruverdi…Konduruverdi..Vallahi kondurdu ciddiyim.NURTOPU GİBİ PELİKANIMIZ OLDU.KESELİSİ HEM DE.Kesesiz yakışmaz bize diye keseli pelikan buldular bir adet kondurmak için.Gerekçe süper ; Pelikan 12 ay boyunca var-mış Karşıyaka’da.Kaçıp göç etmiyormuş.Konuyormuş duruyormuş öylece…Şimdi , bu konma işi de aslında biraz karışık.Konan eden yok , hayvan burnumuzun dibindeki Kuş Cenneti denilen , yavrulama ve kışlama sahasında var evet ama bizim sahilde yok.Hoş , et fiyatları böyle giderse zaten konduğu anda indirirler gibi geliyor bana.Yani hayvancağızın canı taze balık , rakı ve roka isterse kalkıp geliyor bizim sahillere.Şimdi bu durumda var mı yok mu su da tartışmalı oluyor.

Asıl kıyamet , Cevat Bey ve ekibinin , arkada pelikan benzeri eleman ile çektirdikleri fotoğraf ile koptu.Millet resme bakıyor ; hayvan beyaz tüylü , gagası sarı boynunda bizim atkı.Ama asıl bomba şu ; ulan bu hayvan şaşı.Vallahi şaşı billahi şaşı.Zaten aylardır ve de yıllardır karışık olan bizim çarşı ( BJK nin çarşısı değil  bu bizim çarşı ; güzel de çarşıdır ha) hepten dellendi , aha tüyü de kondurdu en pelikanından tam oldu diye ayağa kalktı insanlar.



Üç gündür şiddeti artan eleştiri bombardımanına cevap ta çok gecikmedi : 3-5 kişi eleştiriyor hıhhh….Anaaammm… Cevat Bey tınmadı iyi mi o kadar noooluyor yaw nidasını…3-5 haa…
Siz şimdi seyredin şamatayı.

Cevat Bey’in ilk vukuatı da değil bu aslında.Yazın da seçim sonrası  bi coşmuş , açılacak olan Fotoğraf Müzesinin yanındaki parka “ Erol Atar” ın adını vermeye kalkmıştı , Fotoğraf Sanatına yaptığı katkılardan dolayı…Attık tuttuk tabii; hem de ne atıp tutma.En son bir sonraki seçimlerde  Bursa Büyükşehir Belediye başkanlığı’na aday olması bile söylenmişti.Fotoğraf Müzesi de , İzmir’in ilk fotoğrafçılarından olan Karşıyakalı Hamza Rüstem ‘in çalışmalarının , oğlu ve torunu tarafından bağışlanarak hazırlanmış bir müze Olacaktı.Erol Atar adını duyunca insanlar  vazgeçtiler bağıştan.Erol Atar , "atar"ını yapıp memleketimizi terk etti Bornova’ya yerleşti ; Bornovalılar bize kızdı , toplarınızı niye bizim bahçeye kaçırıyorsunuz ulen diye; Başkan Karşıyaka’ya kızdı sanattan anlamazlar diye ; Karşıyakalılar Başkana kızdı sahamız yok daha sahasız toplanmak ne faide bize diye ; herkes birbirine kızdı anlayacağınız.Meğer seçim kampanyalarında kullandığı resimleri , Erol Atar çekmiş hayrına sonradan öğrendik , önceden bileydik vallahi bir şey demezdik ; hayırsız adamlarız vesselam.Tam bu saçmalık sona erdi derken…Başımıza şimdi de pelikan çıktı…Hayır huysuz hayvandır , çekip gitmez de gagalamaya kalkarsa yandık…
Bir de slogan uydurmuşlar: Pelikanlı KARŞIYAKALI…
Ata babalarımız Kurtuluş Savaşı sırasında , İzmir'den  Ankara'ya gidiş gelişlerinde , "BİZ KARŞIYAKALIYIZ" derlermiş , Kuvvacı olduğu anlaşılsın diye.Parola yani.Karşıyakalı isen Kuvvacısın.Dedemdeki öngörüye bak , bir de Cevat Bey'in ufkuna...


Biri bizim Cevat Bey ‘i durdurabilir mi lütfen?

7 Aralık 2010 Salı

NASIL GELDİYSEM



Bir çay bahçesi ki , geçmişten çıkıp gelen istasyon;


anıları yükleyip ki anılar hiç yaşlanmaz iken , saçlara düşen 

akların tanığı oldu. Nasıl , ilk gün yani daha Ondördünde 

girdiysem buraya öyle yaşıyorum.Kitaplar – sigaram- çay ve 


ben. Bunca zamanda eklenen tek şey , Türk Kahvesi oldu masanın 

dördüncü ayağı olarak. Muhtemelen , bir gün girdiğim gibi 

çıkacağım buradan; kitaplar , sigara , çay  ve belki kahve tutacak 

 dört  ucundan birden…

İçinde ben…

Görsel : Argiris Zafeiridis

Etiketler

ADAM VAR (1) AFORİZMALAR (3) Akçay Günlüğü (1) ANLATI (17) ARTUNÇ BEYİN DEHŞETLİ SON GECESİ (1) BANA DAİR (12) BEN BİRİSİNİ ÖLDÜRDÜM (1) BERGAMA-1965 (1) BİLGİNİN VE SANATIN MÜLKİYETİ OLMAZ (1) BİR ADAM/GÖLGELER İÇİNDE (1) BİR ANLATI ÜZERİNE SERBEST SALINIMLI ( GECİKMİŞ) DÜŞÜNCELER (1) BİR MAYIS (1) BİR TANE (1) BİR YAZ GÜNÜ RAPSODİSİ (5) BİRİ/HEPSİ/HİÇBİRİ (1) BOSTANCI RECİİNİN OĞLU TAKSİCİ NUMAN (1) BRİ METREKAREDE HAVA VAR (1) BUGÜN ÇOK KÖTÜ BİR ŞEY OLACAK (1) BUNU GÖRÜYON MU (2) CELLAT (1) CİCİLERİ SEVELİM (1) CİNAYETİ GÖRDÜM AMA TANIK OLMAM (4) CLAIRE (8) ÇÜRÜK AŞK HİKAYESİ (1) DENEMECE (4) DENİZ MORALIGİL İMZA GÜNÜ (1) DERNEK (2) DOSYALARI HAVALANDIRMA ZAMANI (1) DÖNEN DÖNENE (1) DUYURU (7) DÜĞÜN (4) DÜŞ KAPISININ MANDALI: FANTASTİK EDEBİYAT (1) EDEBİYATA DAİR (52) EDERLEZİ (1) FARFARA TEYZENİN BİTMEK BİLMEZ EFSUNLARI (1) FUNDA ÖZŞENER (1) GAITASINI ÇIKARTMAK (1) GÖKDELENİN TEPESİNDEN DÜŞÜYORSAN DEBELENMEYECEKSİN (1) GÖRÜŞ/MEK (1) GÜNCEL (3) HUKUK (1) İBİŞE NASİHATLER (4) İDA RÜZGAR LESBOS (1) İHSAN OKTAY ANAR (1) İKİ FİLM BİRDEN (1) İZMİR FELSEFE GÜNLERİ (4) İZMİR KİTAP FUARI (1) KARŞIYAKA (1) KAYIP CÜZDAN HİKAYESİ (1) KEDİ KİTABEVİ (2) KELİME KELİME ANLAT DESELER (1) KENDİME DAİR (11) KİTAPLAR (2) Komünist Partisi (1) KORUYALIM (1) KUM TORBASI (1) KÜÇÜK BİR YANLIŞ ANLAMA (1) MAROON AĞLARINI ÖRÜYOR (1) MAROON IS NO:1 (1) MARTI ÇIĞLIĞI VE GAZETE VE... (2) Mektuba Bağlanmış rüya (1) MODERN ZAMAN VAKANÜVİSLERİ (1) OLDU MU BÖYLE OLACAK (1) ÖYKÜ (26) ÖYKÜ OKUDUM BUGÜN (1) PİTKİM VE SALYANGOZ KABUĞU (1) PRESTIGE (1) ROMAN YAZDIM (1) SADIK YEMNİ (1) SAVUN-MA (1) SENİ SEVİY... (1) SEVİŞGEN RÜYA (1) SIZINTILAR (6) SİNEMAYA DAİR (11) SON ÇALIŞMA (1) SÖYLEŞİ (1) SURATINA SURATINA (1) sürrealist mahallenin olmayan efkâr-ı umumiyyesi (6) ŞANSLI ADAM (1) ŞİİRİMSİ (23) TAM ŞU ANDA (1) TEHDİT EDİLDİM (1) TİYATRO (1) TOPRAK KEMİKLERİMİ ÇAĞIRINCA (1) Türk Yargıçları (1) YAŞAMA DAİR (65) YEMEK (1) Yol-Tütün-Yorgunluk (1) YUNAN USULÜ (1) ZAHİRİ HANIMIN TEFTİŞ GÜNLERİ (1) ZEHRİMİZ EŞİT; FARKIMIZ FİYATIMIZDA (1)