28 Kasım 2010 Pazar

MİMİNE BANDIM...




Yaaaaa ; sen gidip gidip milletin yazılarına yorum yazar mısın?Dürter misin insanları...
Bu kadarı ile yetinmez  , bir de kalkıp  o kırmızılı kediye takılıp Ebrulinin postunu birbirine katarak yapar mısın bunu ?
Al bakalım uğraş şimdi , ortaokul ( gerçi artık kalmadı ama bizim zamanımızda vardı) zamanında o cicili bicili rengarenk , anket-günlük defterlerindeki anketler tadındaki "şey"le.
Asıl felaket , bu MİM denen "şey"in ,  kendisini arı maya (çizgi film karakteri oluyor ) zanneden "birisi"nin iştahını fena halde kabartıp , elindeki dokuz tane "şey" den bahsetmesi oldu.
Yorumu okuduğum anda burnuma MAGNUM dayanmış gibi hissettim kendimi.Dondurma olanı değil , "Kirli Harry"'nin taşıyıp sağda solda ikide bir kullandığından.Neyse , verdim cevapları beğenen beğenir beğenmeyen mavra yaptığımı düşünebilir.(Kesinlikle haklı)

EN SEVDİĞİM KELİME     : BİLİYORUM kelimesine bayılırım.Ben kullandığım sürece tabii.Aslında asıl sevdiğim şey ,  doğru olduğunu bildikleri için insanların suratında oluşan sinirlerinin bozulduğunu gösteren kas(ıl)madan mütevellit yüz hareketleri.Malumatfuruşluğun bu yanını pek bir severim.Sinir bozucu bir durumdur.

EN SEVMEDİĞİM KELİME : YANILIYORSUN...Duymaktan rahatsız olurum elbette...Ben yanılacağım ha , benn...Bennn yanılacağım...Canına mı susadın eyy fani...

BENİ NE HEYECANLANDIRIR  : Sokakta yürürken dalgın dalgın ve ellerim cebimde , tam karşıdan kollarını bana doğru açmış  , uzun bacaklı , uzun boylu , güzeller güzeli , gerçek sarışın bir  Slav Kadınının geliyor oluşu...

HEYECANIMI NE SÖNDÜRÜR  : Sokakta yürürken dalgın dalgın ve ellerim ceplerimde , tam karşıdan kollarını açmış gelen , uzun bacaklı , uzun boylu , güzeller güzeli , gerçk sarışın Slav Kadınının ; benim yanımdan geçip , nereden çıktığını anlayamadığım ve fakat bir an tam arkamda biten , uzun boylu , uzun bacaklı , dar kalçalı , yakışıklı ve esmer bir TÜRK DELİKANLISINA sarılması...

EN SEVDİĞİM SES                       : Para sayma makinasının sesi.( Ödeme bana yapılacağı sürece tabii)

EN SEVMEDİĞİM SES                  : Hesap isteyen garsonun sesi.(Bir kere de müesseseden ikram bu akşam beyefendi desenize be kardeşim )

YAPMAK İSTEDİĞİNİZ MESLEK : Kelle söğüşçülük...( Ciddiyim ; geçenlerde arkadaşım alırken biraz geyik yaptık adamla.Yahu bir gecede kazandığı para bizimkinden fazla.Ki ben kelle söğüş sevmem)

HANGİ DOĞAL YETENEĞE SAHİP OLMAK İSTERDİNİZ : Yiyip yiyip kilo almamayı , içip içip sarhoş olmamayı...

KENDİNİZ OLMAK İSTEMESEYDİNİZ KİM OLMAK İSTERDİNİZ : AJDAR ...( Şaka yapmıyorum; adamdaki özgüven muhtemelen gerizekalı olmasına dayanıyor diyeceğim ama makina mühendisi olduğuna göre gerizekalı değil.O zamanm hep birlikte :O  ne özgüven be kardeşim.Bende gramı yok.

SİZE EN FAZLA ZEVK VEREN KÖTÜ HUYUNUZ : Burada mı???? Hayır benim için sorun yok ta...Gazetelerin birinci sayfasını süsleriz...


KAHRAMANIM           : MISTER NO...Vallahi , postum bile var...

ŞU ANKİ RUH HALİNİZ          : I WANNA KILL BOTH OF THEM!!!! (Beni mim leyen o iki şahıs için)




HAYAT FELSEFENİZİ HANGİ SLOGAN ÖZETLER : Alman Felsefecilerin tamamından uzak durun.Hepsi manyak bunların.

MUTLULUK RÜYANIZ NEDİR : Yatağa başımı koyup gözlerimi kapattığım andan başlayıp , sabah uyandığım ana kadar kesintisiz devam eden sevişgen bir rüya...

MUTSUZLUĞUN TANIMI       : İç sahada yenilmekte olan  KARŞIYAKA'nın maçını tribün yada salonda izliyor olmak.Deplasman problem değil yenilebilirler.( Karşıyakaaa ayıp sanaa , birazcık oynasanaaaa; GAZCI İÇİN , GODE İÇİN , BİZİM İÇİN OYNASANAAAA)


ÖLMÜŞÜM VE CENNETE GİTMİŞİM (BENN Mİİ???) ALLAH BABA DA ALMIŞ KARŞISINA BENİ ; NE DEMESİNİ İSTER MİŞİM : Şimdi ne demesini isteyeceğim konusunda bir şey diyemem ama NELER DİYEBİLECEĞİNİ  TAHMİN EDEBİLİYORUM :
Bir kaçı aşağıda :   

                      - Tutun şunu  , yine kaçak girmiş!!!
                     - (Kulağıma doğru eğilip,fısıldayarak ama alaycı bir    tonda ) Şimdi de sıkıyorsa  şüphe etsene...
                  - (Eliyle , tüm cennetin ırmak ve vadilerini , hurileri gösterip ) Bak , akıllı uslu adam   olsaydın , lafımı sözümü dinleseydin , bütün bunlar senin-di...(Kapıda pis pis sırıtarak bana bakan zebanilere dönüp) Hadi alın götürün şu serseriyi cehennemin en bi dibine... 

BİTTİ...

23 Kasım 2010 Salı

ALICAZZZ BU MAÇIII






From: cem zeren <cemzer@yahoo.com>
To: ksklist@yahoogroups.com
Sent: Tue, November 23, 2010 8:21:21 PM
Subject: [KSKList] Fréquence: 10969 - Pol: H - SR: 3124 3/4

Signal çok güçlü. Rumca sunumla veriyorlar. Seyirci neredeyse hiç yok. Yeşil forma ile oynuyoruz. İlk yarıyı 44 36 geride kapadık...</DIV>  </DIV> 10 derece, hotbird ve digiturk uydularının tam ortası. çanağınızı biraz sağa ya da sola çevirerek bulabilirsiniz. Devre arasında signal var... Devre arasında bizde olduğu gibi çocuklar top oynuyor.</DIV>  </DIV> Çanağınız deniz tarafına bakıyordur. Hotbird'ü görüyorsanız sağa, digitürkü görüyorsanız sola çevirerek bulabilirsiniz. Fazla çevirmeyin 1 cm çevirmek yeter. yada lnb'nin yerini biraz kaydırın. Hotbird izleyenler sola, digitürk izleyenler sağa kaydırsın. yarım santim yeterli olur. sağ-solu, çanağın arkasında olduğunuzu varsayarak söylüyorum...</DIV>  </DIV> Alacağız bu maçı.  






Şimdi bu mail de ne diyebilirsiniz…Herşey bizim Basketbol takımının (Karşıyaka’nın ), geçen sezon lig 6. sı olması ile başladı.Uzun zaman olmuştu Avrupa Kupalarına katılmayalı.Gazozuna bile olsa önemli değildi.Kulüp sıkışık , kaynaklar futbol takımına harcanıyor kimin umurunda.Hala , eski usul semt takımı olabilme özelliğimizin de etkisi ile öyle bir baskı kuruldu ki ( katılmamayı aklınızdan bile geçirmeyin mealinde) yönetim itiraz edemedi ve Eurochallenge Cup’a katılacağını açıkladı.Rakipler belli oldu ilk turda Hollanda takımını iki maçı da kazanarak eledik.Sonra grup kuraları çekildi ve iki adet Kıbrıs Rum takımı çıktı karşımıza.Bir adet te Hırvat takımı.İlk maç bayramın ilk günü Hırvat Zadar ile oynandı ve yendik.Salon doluydu ağzına kadar.İkinci maç , zayıf olan Eta isimli Rum takımıyla idi.Tur atlamak için bu maçı deplasmanda kazanmamız gerekliydi.Buraya kadar herşey normal.Anormal kısmı bundan sonra başladı.Bizim bir mail grubumuz var.Yaş ortalaması sayemizde (!) epey yüksektir.Daha önce bir şekilde keşfettiğimiz uydu yayınlarında , bir kanalın naklen yayını olmasa bile görüntüleri geçtikleri besleme kanallarını ince bir ayar ile yakalarsan , yayını izleyebilme metodu.Tabii Eta maçı , canlı falan yayınlanmadığı ve yayınlansa bile bu yayını satın alıp ta burada yayınlayacak kanal olmadığı için iş başa düştü.İlk gelen iletiler , abiler bu işe el atın şeklindeydi.Ki bu işin uzmanı da Cem Zeren isimli nev’i şahsına münhasır kardeşimizdir.Kendisi uluslararası bir sigorta şirketinin 3 dil bilen Bölge Müdürü olmasının dışında Karşıyakalıdır ki deliliğinin boyutlarını anlatmaya yeterli olması gerektiğini düşünüyorum.Sonuçta Cem , işten erken geldiği gibi , manuel (yani el ile ) ne yaptı etti işte o besleme kanalı denilen kanalı bir şekilde buldu ; maçı canlı izlemeye başladı ve bununla da kalmadı , yoğun talep üzerine yayını nasıl yakalayacaklarını işte bu yukarıdaki ileti ile tüm Karşıyaka camiasına ilan etti.
Yok biz hakikaten normal değiliz…
Maçı kazandık…18 sayı geriye düşmeyi becerip ondan sonra da son 4 dakikada 23-1 gibi bir seri yakalayıp kazandık hem de.Ben ,  Fiba’nın canlı yayın sitesinden istatistik bilgi olarak takip ettim maçı.Kırmızı Çizmeli Kedi voodoo yaptı ; ben amuda kalktım üstüne 4 tane sigara içtim son 4 dakikada.Bildiğim tüm küfürleri saydırdım istatistikleri giren elemana geç girme ulannn şunları diye.Dilaltı aldım.Ama Cem kafadan yazmıştı;alacağız bu maçı diye…Şimdi siz , Cem’in o tribündeki halini görmediğiniz için tahayyül edemezsiniz tabii.Umarım bir gün gösterebilme şansım olur.
Pazar günü , Muğla yollarındayız.Saha kapanma cezamız olduğu için , Denizlispor ile olan futbol takımının maçı Muğla’ya alındı.Ne güzel değil mi?Adamlara 149 km bize 274 .Ne o güya kendi sahamızada maç.
Hayır tribünlerde bir şey olmadı ; sadece protokolde bizimkiler Samsunspor Başkanını edepsizlik yapıyor diye biraz(!) silkelemişler.Tribün olayı diye kapatma geldi sahaya.Neyse , bu taraflarda iseniz , Aydın-Muğla istikametinde  , dari dari dari diye korna çalarak giden araçlar gördüğünüzde şaşırmayın içinde “BİZ” varız.

22 Kasım 2010 Pazartesi

YOLLARDA


GİDİŞ :

Arka koltukta zihnin , elinde defter-i kebirin.Kulağına , alacak-verecek hesabını fısıldıyor.Unutmak ile nisyan belleğin ; kelime kelime  silmek için yıllarını harcadığın anıların suflecisi.

Durmaya zamanın yok , yetişmen gereken bir  menzil var.
Durabilsen , çaya şeker yapıp , eriteceksin hepsini ve arka koltuktaki yolcuya yol vereceksin.




DÖNÜŞ
Menzile varmanın mı yoksa yükü menzile bırakmış olmanın rahatlığı mı bilinmez;miskinlik çöker üstüne.Ne arka koltukta yolcu ve defter kalmıştır artık nisyan  malulu bir bellek. Bir tonluk aracın ve lastiklerin altında ezilen asfaltın yumuşak hamur kıvamı  bedenine geçer gevşersin direksiyonda.Tatlı mahmur , yapışır göz kapaklarına pamuk helva kıvamında; kahve çeker canın , burun deliklerin telvelenir.Mola yeri ararsın , dönüş yolunun keyfi karışsın sigarana istersin; yüksüz tasasız. 

GÖRSEL : DEVİANART

15 Kasım 2010 Pazartesi

KIYIMSIZ GÜNAYDIN




Şimdi , yanımda uyurken sen ,


küçük minik salyan dudağından uç vermişken ,


saçların , gözlerinin üstüne düşmüş,

yastığın izi yanağında , 

kırmızı sıra sıra izler oluşturmuşken;


ve sırtın , vücuduma dayanmış , 

kabuslardan korusun diye.


Ben nasıl kıyarım  günaydın demek için  ,


öperim seni?

12 Kasım 2010 Cuma

BEHZAT Ç : BİR CİNAYETÇİNİN VE ANKARA’NIN ANATOMİSİ

Gecenin bir saati , Ankara dönüşü...Yol ve rüya-kabus karışık geçen 48 saatlik yolculuğun - kafada bin tane görüntü , kitap sayfalarına karıştı ; uyudum mu , kitap mı okudum yoksa öndeki koltuğun arkasındaki küçük ekranda beliren filmin görüntüleri seslerine karışıp kulaklıktan öztaki boruma aktı da ben gözlerim kapalı rüya niyetine halüsinasyon mu gördüm bilmiyorum-  yorgunluğu ile oturdum ekran başına , pazartesi gecesi.
Televizyon ile ilgisi ve alakası aşağı yukarı bir yıldır tamamen değilse de epey kesilmiş birisi olarak , sektirmiyorum bu diziyi.Başladığından beri diyelim bu sektirmeme işine olsun bitsin.(Bir kılı diğer kılına , tacizde bile bulunmayan bir adam oldum çıktım son bir yıldır televizyon konusunda...Evde fuzuli yer işgalcisi muamelesi görüyor alet.)
BEHZAT Ç. : Şimdi siz , bu karikatür tip te nereden çıktı diyebilirsiniz; ben çok gördüm  bu tiplerden...Hatta daha karikatür ve daha şiddet dolu olanlarını.GECE ALEMİNİN dibine batmış , bar pavyonu evden çıkarken giydikleri ceket gibi giyen , "ESKİ USUL" polistir hepsi : Gelemezler o  yeni model sorgu tekniklerine.Bildikleri yöntem bellidir:Şıpınişi tek bakış fırlatırlar suç mahalline ve mağdura , çözerler herşeyi.Geriye , zanlının da bunu kabul etmesi kalır.
Sorgu odasına bile girmeden , daha zanlı Emniyetin koridorlarına ilk adımını atar atmaz , hisseder soluklarını;odaya girdiği anda  Azraili kanlı-canlı karşısında görür , Behzat'ların gözüne baktığında.Ete gelmiş Azrail bakışı yerleşmiştir gözlerine.Buradan ya itiraf eder , çıkarsın ya da...Cehennemi Azrail ile yaşarsın.İnanışları : "Azrailini  karşısında gören zanlının , dili , dizi , eklem bağları ne varsa artık , kıkırdak dokusundan çözülüverir"dir.





   Sınırda yaşarlar  ceset kan , irin dolu dünyalarında ve sınırda yaşatırlar , kim girerse açık kapıdan.
Behzat Ç ; farkındalığında olmadığı daha doğrusu farkındalığını umursamadığı "Nihilizm"i ile farklılaşıyor.Emniyetin mavi-beyaz renk ve telsiz sesine batmış koridorlarında dolanıyor nihilizmi.Özelindeki çalkantıları (kızının ölümü , eşinden boşanması ; gençliğinde sevdiği kadının geçmişten taşması ve bir şekilde bulaşması hayatına v.b.) , Cinayetin karanlığı derken...Araba kullanmayı toroslarda öğrenmişken , yeni model araçların lüksü rahatsız eder onları.Cinayette açtıkları gözleri başka bir şey görmez.Huzur ve sakinlik rahatsız eder , ceset , kan , irine batmış bünyelerini.
Cinayet Masası ayrık durur diğer masalardan;Altındağlı'dır cinayet Ankara'da ; İzmir'de Tepecikli , İstanbul'da Aksaraylı yada Tarlabaşılı.Narkotik bohemdir ; G.O.P lu , Etilerli , Alsancaklıdır.(Bakmayın Dolapdere'de ,Çinçin'de , Tenekeli Mahalle'de stılıyor olmasına, bohemdir uyuşturucu.)Organize , devlettir ya o yüzden lacivert takım elbise ile dolaşır sokaklarda.Bürokrattır yani.
Ve avam isen , sokağa inmeden bilgi alamaz , bilgi toplayamazsın.Bilgi sokağı , bilgi geceyi sever. Geceler ise , kan -alkol-kusmuk karışımı ;araba farlarının iki dirhem , müziğin üç kaşık , şehvetin avuç avuç atıldığı.Bunlar sana bulaştı mı yada sen onlara bulaştın mı :Alışırsın , adına ALEM  denilene.
Neden sokak ve neden gece ? Çünkü bizim cinayetlerimiz Amerikanvari değildir de ondan.Genellikle sıradan ,  bazen saçma sapan ama çokça akılsızca sebepleri vardır."Seri katillerimiz , ikinci cinayetten sonra ya memleketlerine kaçar yada askerlik arkadaşına"
( Sevil Atasoy – Adli Tıp Kurumu eski Başkanı ) . Katilliği tescillenmiş ama seriliği tartışılan insanların eseridir hepsi.Ve bu serileri konuşturmak için telsizin arkasının suratlarına inmesi yeterlidir.Buna alışmış bir BEHZAT Ç. taifesine siz istediğiniz kadar başka yöntemleri öğretmeye çalışın , kaşlarının altından dik dik bakarlar size...İçlerinden de değil alenen , açık açık SİKTİR i yersiniz.
Diziyi izlerken gezdikleri mekanlara bakıyorum , daha merdivenlerinden inmeye başladıkları anda tanıyorum.Hatta , son izlediğim bölümde , mekanın sahibi DOKTOR ( Lakabı tabii ) , figüran olmuş , bölüm oyuncularından birisi ile kons (konsomasyonun kısaltılmışı) yapan müşteriyi canlandırıyordu.Enteresan adamdır DOKTOR...Enteresanlığı da rol kesmesinden belli zaten.Bir de , güya mekan sahibini oynayan oyuncuyu görün.İkisini yanyana getirin kimse DOKTOR'un mekanın patronu olduğuna inanmaz.KAlmadı zaten o tipte patron:Takım elbiseleri İtalyan değilse de piyasanın en sağlamındandır ; traşlı yüzlere losyon dökülmeden geceye çıkmazlar;eskisi gibi göbekler 5 metre önden gitmez,İstanbul şivesi ile konuşurlar(genellikle).Kızlar da artık , Anadolu'nun bilmem neresindeki kasabadan çıkmamıştır , esmer değil beyaz tenli ve caniiim derler.Sanatçıların yerini revüler ve direk dansları aldı.
Gezdikleri sokaklar , bastıkları mekanlar , tiplemeler , polisler ...

Tanıdık , bildik...
Bir gün bir fotoğraf görürsünüz , içiniz cızzz eder.Fotoğrafı çeken elbette içinizin cızzz edeceğini düşünmemiştir çekerken , sizin gördüğünüz gibi görmez ki o "an"ı...Diziyi izlerken , cızz lanmıyor içim yada burulmuyor ama dile kolay , 20 senem geçti Ankara'da...Eğer hala orada yaşıyor olsa idim , diziyi izlerken aynı tadı alır mıydım diye sordum kendime:Hayır almazdım...İçselleştiremezdim çünkü.BEHZAT Ç. ile  geceleri içerken ekranda gördüğüm tipoloji üzerine kafa yorar mıydım ?...Ben muhtemelen diziyi de izlemezdim ki ; ekrana göz ucu ile bakar , geçer giderdim.Zaten yaşıyor olurdum , dizisine kim aldırır?.
Dizi , EMRAH SERBES'in , "Her temas iz bırakır" ve "Son Harfiyat" kitaplarından senaryolaştırılmış.Kitap ile çok ta alakası kaldığını sanmıyorum ama yine de iki kitabı da bulup okumakta fayda var.Bu kadar yaşama ayrık duran tipleri yaratmak kolay iş değilgezmişliği vardır mutlaka gecelerde ; Behzat'larla geceye karışmadan önce yolluk almışlığı da.

* ( Sevil Atasoy – Adli Tıp Kurumu eski Başkanı )

10 Kasım 2010 Çarşamba

10

   


 Çocukluğumdan itibaren,On Kasım’larda,bize en çok gösterilen siyah beyaz fotoğrafı geliyor aklıma…Gözleri kapalı;saçları düzenli bir şekilde taranmış ve yüzü tertemiz.
cenaze öncesi yapılan düzenleme midir yoksa gerçekten görünen hali midir bilmiyorum.
Çocukluğumun On Kasımları siren sesleri ve sokak ortasında durakalan insan resimleri ile dolu.Yol ortasında duran araçlar,aralıksız basılan kornalar,selama duran polis yada askerler, başları önde sivil vatandaşlar;bir tek,çocuklar ne olduğunu anlamaya çalışırlar,ellerini tuttukları annelerinin yada babalarının yüzlerine bakarak.
      Bu görüntüler seneler sonra,propaganda aracı oldu bir kesim için.Yıllar sonra,üniversite dönemlerinde  duymaya başladığım bir “putlaştırma” lafının görsel destekleyicisi yapıldı.İlk başlarda ilginç geliyordu;lise ve öncesi dönemlerin o kasvetli,ağır ve boğucu törenlerini düşündükçe.Bir türlü içselleştirilemeyen saygı gösterileri ve üstelik ne lanet aydır  Kasım ayı;soğuk,yağmur ve genelde kapalı kasvetli havası olan.Oysa içselleştirilemeyen,O ve düşüncesi değil, törenlerin soğukluğu idi.Anıların yada anmanın protokole bağlanması , protokollerin sıkıcılığını kat be kat arttırdığını düşünüyorum.
İkisi birleştiğinde,püsküllü sıkıntı sarardı içimizi…Yıllar sonra o “putlaştırma” kelimesi ortalıkta dolanırken,aslında kasvetli olan Kasım mıydı yoksa 10 Kasım mı düşünmemek elde değil…
     Hadi,senelerce diyelim ki bürokratik cambazlığın etkisi ile “putlaştırıldı”.İnsanları sıkan (sıktığı sanılan) ve gereksiz (olduğu sanılan ) bir gün haline getirildi;ama peki o zaman, son 10 yıldır belki 15 yıldır neden insanlar yürekten her On Kasım’da,başlarını yine 9.05 te önlerine eğiyorlar?Ve bu her öne eğiş sonrası bu sefer,o “putlaştırma” lafını edenlerin içleri daralıyor? Bu kadar mı korkulur bir ölüden yada bu kadar mı nefret edilir? Ne bitmez bir hesaplaşmadır ki bu her On Kasım’da içleri daralır?
   Eli kanlı diktatör diyemedikleri için,literatüre sığınıyorlar (Kemalist Diktatörlük) yakıştırması ile.Dönemi içinde değerlendirmedikleri bir çok olgu ve olayı göz ardı edip, “Ne var ki bunda canım,dönemin siyasi anlayışı bu idi “deyip kullanıyorlar o “Diktatörlük” lafını…Şark kurnazlığı akıyor her taraflarından.Gücünü acaba o gözlerin yeniden açılamayacak olmasından mı alıyor bu insanlar? Tarih,(Dönemdaşı diktatör/ler görmemiş olsa) belki  inanabilir mi sanıyorlar?
   Sıkıntıları hep bitmemiş bir hesaplaşma.Öyle bir hesaplaşma ki,asıl can düşmanları olması gerekenlerle bile zamanında ittifak yaptırtabilecek türden.Birinci mecliste yer alan ikinci gruba bir bakın,kimler kimlerle omuz omuza idi ne demek istediğimi anlarsınız.
Lider yaratma çabalarının,bu liderleri ulusa önder-mişçesine yutturma çabalarının altında yatan ne olabilir başka?Devrimciliğin zorluğu,kadim düzen ve kadim yapılara başkaldırmaktır.Kadim olanın,bugün yeni gibi ortaya çıkmasının sebebi de acaba o resimde saklı olabilir mi?
Oysa unuttukları yada anlamak istemedikleri şey,o resimde gördükleri gücün,savaş ile kan ile sınanmış olması değil sadece.Kendinden vazgeçmiş serdengeçti gözüpekliğinde geçen yaşamının,aynı zamanda bugün Anıtkabir’i gezerken kişisel eşyalarının yer aldığı müzede sergilenen,satır altları kırmızı kalem ile çizilmiş,yanlarına notlar alınmış kitaplarda saklı olması.O can pazarına dönen günlerde bile,ruhunu adadığı toprakları,o toprakların insanlarını anlayabilmek için dünyayı anlamak adına,okumaktan ve araştırmaktan bir an vazgeçmemiş olmasında yatıyor.O’nu koruyan,basit köstekli bir saatti sadece.Başka bir güç yada ilahilik değil.Kişisel eşyalarının sadeliğinin yanında şıklığı,kendi tasarımı giysiler oluşu da bir başka sebep olamaz mı insanların içselleştirebilmesinde?Denize girerken mayolu resimlerinde,gülümseyişine hiç baktınız mı?Orta yaşlı bir  aile babası,torunları ile şakalaşmıyor mu o resimlerde?
   O resme bakıp gördükleri ve  rahatsız oldukları ne varsa,bugün insanların vicdanlarında da yer alıyor olması ve onların bunu biliyor,duyumsuyor olması  olabilir mi?Tam her şeyi ele geçirdiklerini sandıkları anda bile en güvendikleri kesimlerden,vicdanların itirazlarının yükseliyor olması?Ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar,en olmadık anda yüzlerine çarpan bu şekildeki bir kaybedişin hırçınlığı mıdır yaşadıkları?Kimbilir…Belki… 
On Kasım’lar kasvetli evet,ama benim için sadece Kasım ayı olmasından kaynaklanmıyor.Resme bakıyorum;birilerinin sıkıntısının ve öfkesinin sebebini anlıyorum:
  Ötekileştirmenin , cepheleştirmenin , cepheleş-menin gelip dayanıp durduğu yer “O”.Bir türlü aşamadıkları yüksek duvar.Etrafından dolanmayı denedikçe bitmeyen,tırmanmaya uğraştıkça,bitiremedikleri bir duvar.Önderlikten de öte,bu durum.
  Onlar için de bu kasvete,kafalarındaki kadim değişmez ile yeni birbirine karışıyor.Yeninin bu kadar yakınlarında olmasının rahatsızlığı ile,üşüyorlar.İliklerine,kemiklerine kadar.Öfkeleniyorlar…Bir türlü bitiremedikleri hesaplaşmalarının öfkesi…
Resme yeniden bakıyorum:Huzur…Hesapları geride bırakan bir huzur…   

İzmir İzmir Kent Kültür Ve Sanat Dergisi 10 Kasım özel sayısında yayınlanmıştır.

5 Kasım 2010 Cuma

DÖNÜŞÜMLER SEVGİYE-ÖYKÜ KİTABI (İLHAN DOĞRUYOL)

  

 Hepimizin yaşamında ustaları vardır…Küçüklüğümüzden başlar bu ustalar hayatlarımıza mühür vurmaya. Varlıkları derin iz bırakır.

  İlhan Doğruyol da , yaşamımda iz bırakan , kitaplardan oluşan bu okyanustaki yolculuğuma başlarken , yardımcı olan ilk kılavuz kaptanlarımdandır.Lise yıllarımın sonlarında tanışabildim.Evimizin bulunduğu  , Karşıyaka  Ticaret Lisesi ve Karşıyaka Lisesi’nin arka duvarının baktığı sokak ile  Ticaret Lisesi’ne çıkan sokağın kesiştiği köşedeki , küçük dükkanda başlayan eski kitapçılık serüveninin , henüz başlangıcında iken.
 
  Sokağa kadar yayılan kitabın kendine has kokusu , rafların düzenliliği ve dingin yüz hatları hemen dikkatimi çekmişti. Taşınmaya çalışıyordu.Kaldırıma yerleştirdiği kitapları içeri alıyor tek tek ve raflara diziyordu.Nevzat Amcadan sonra , sonunda yeni bir eski kitapçımız daha olmuştu.
Böyle başladı tanışıklığımız ve O Muğla’ya yerleşene  ben de Üniversiteyi bitirip yerleşmeye karar verdiğim Ankara’dan eskisinden daha az gelip gitmeye başlayana  kadar ,  devam etti.Bizim ilişkimiz , müşteri-satıcı ilişkisinin dışında gelişmişti. Dükkanı bütün gün bana bırakıp gittiği oluyordu İlhan Abi’nin.Raflarda kategorisine göre dizilmiş bir dünya kitap arasında kendimi kaybediyordum.O dönemde piyasada bulma şansım olmayan bir çok klasiği , kendi kitaplığından çıkarıp okumamı sağlamıştı.O’nun için , oraya gelenler sadece kitap satılacak müşteri değil , ortak yada farklı hayallerin ve kitaplardan oluşan büyük bir dünyanın birlikte yol aldığı yolcuları idi.İyi bir kitap okuyucusu ile karşılaşmışsa , kitaplar ve yazarlar üzerine saatlerce sohbet etmekten sıkılmazdı.Karşısındaki kişinin yaşı değil dünyasının genişliği önemliydi.Böyle olmasa aramızda 10 küsurdan fazla  yaş farkı varken , benimle niye ilgilenecekti ki.?
 
  İlhan Doğruyol , o yıllarda ucundan da olsa tanık olduğum yazın dünyasındaki yolculuğunu , Muğla’ya yerleştikten sonra ilerletmiş , 2007 Yunus Nadi Öykü Ödülünü kazanmaya vardırmıştı .Tüm zamanını ve enerjisini de yazın çabasına vererek yaptı bunu .Ve sonunda , Karşıyaka Lisesi öğrencisi , Dokuz Eylül Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümü  mezunu , eski kitapçı  , edebiyatçı ve benim ustalarımdan sayılan İlhan Doğruyol , ödül alan ”Dönüşümler Sevgiye” isimli kısa öykü kitabını , Hayal Yayıncılık’tan yayınlatabildi.Yayınlatabildi çünkü bu ülkede en zor iştir edebiyat eseri yayınlatmak.Hele bir de , yazın dünyasının en zor ve en teknik alanında kalem oynatıyorsanız daha da zordur..

   Kısa Öykü , yazının en zor alanıdır.Alabildiğine teknik ve birikim , sözcük kullanımı , cümle bilgisi gerektirir.Gözlemci olmak zorundasınızdır çünkü kısa öykü , yaşamın tam içindedir.Gözlem de yeterli kalmaz ,  gözlemlerinizi aktarabilmek te başka beceri ister.Yeteneğin , çok çalışma ile birleştiği alandır .Aynı zamanda , Türk Edebiyatı’nın da , Geleneksel sözlü edebiyatımıza en fazla yaklaştığı alandır.Anlatım sanatının , kaleme aktarılmış hali denebilir.Kaynağını İnsandan , yaşamın tam ortasından alır.Böyle olmasaydı , Sait Faik , Yusuf Atılgan , Ömer Seyfettin ,Balıkçı  olabilir miydi?.

   İlhan Doğruyol ,  gündelik yaşamdan biriktirdiği insan manzalarını , olumlu olumsuz insan durumlarını  sevgiye dönüştürebilmenin , yollarını anlattığı öykülerden oluşturmuş kitabını.”Mektup” ta , ilk ve saf sevgiyi ; “Devren Kiralık” ta , hepimizin meslek yaşamımıza başlarken erek edindiğimiz ama daha sonra unuttuğumuz , unutturulmasına sebep olduğumuz meslek idealimizin , insana dair olan yanını ; “Mum Işığı”nda , yaşam denen canavarın aile , çocuk , eş gözetmeden bizi başkalaştırmasına , basit bir mum ışığının yansıttığı gölgeler eşliğinde karşı koymayı aile sevgisi ile nasıl başarabileceğimizi , “Filozofun Sevgisi”nde , sevgi ve aşkın anlamını sıralarken filozof , sevgi ve aşka dair herkesin mutlaka ekleyeceği bir cümlesi olduğunu anlatıyor.Anlatmakla kalmıyor içine de alıyor sizi.

 
     Kaynak insana dair ise ve yaşamın damarlarından çıkıyorsa , hangi yazın eseri sıkıcı olabilir ki? İlhan Doğruyol , yaşadığı şehri ve Karşıyaka’yı da unutmadan , öykülerinde ya konu başlığı açarak yada satır aralarında değinerek selamını da yolluyor Muğla’dan buralara.

   Öykülerin tamamı , yaşamın  kaynağından sevgiyi nasıl besleyebileceğimizin rehberliğini yapıyor. Yol haritası çıkarıyor bizlere. O’na göre , ne kadar kötü şartlar altında bulunursak bulunalım ; yaşama ne kadar öfkelenmiş ve çevremize bu öfkeyi yansıtıyor olursak olalım ; ne kadar yalnız hissedersek hissedelim kendimizi ; ne kadar yoksun kalmışsak kalalım aşka ; ne kadar aç olursak olalım bilgiye ; yanağa konan bir öpücük , basit ve göbekten gelen , içten ve gürültülü  bir kahkaha yada köy ekmeğinin sıcaklığı bile yeterli sevgiye dönüştürmek için tüm duygularımızı.

Denemeye değmez mi?...

(Karşıyaka Karşıyaka Kent Kültür Ve Sanat Dergisi,Eylül-Ekim 2010 27.sayısında yayınlandı . )

Etiketler

ADAM VAR (1) AFORİZMALAR (3) Akçay Günlüğü (1) ANLATI (17) ARTUNÇ BEYİN DEHŞETLİ SON GECESİ (1) BANA DAİR (12) BEN BİRİSİNİ ÖLDÜRDÜM (1) BERGAMA-1965 (1) BİLGİNİN VE SANATIN MÜLKİYETİ OLMAZ (1) BİR ADAM/GÖLGELER İÇİNDE (1) BİR ANLATI ÜZERİNE SERBEST SALINIMLI ( GECİKMİŞ) DÜŞÜNCELER (1) BİR MAYIS (1) BİR TANE (1) BİR YAZ GÜNÜ RAPSODİSİ (5) BİRİ/HEPSİ/HİÇBİRİ (1) BOSTANCI RECİİNİN OĞLU TAKSİCİ NUMAN (1) BRİ METREKAREDE HAVA VAR (1) BUGÜN ÇOK KÖTÜ BİR ŞEY OLACAK (1) BUNU GÖRÜYON MU (2) CELLAT (1) CİCİLERİ SEVELİM (1) CİNAYETİ GÖRDÜM AMA TANIK OLMAM (4) CLAIRE (8) ÇÜRÜK AŞK HİKAYESİ (1) DENEMECE (4) DENİZ MORALIGİL İMZA GÜNÜ (1) DERNEK (2) DOSYALARI HAVALANDIRMA ZAMANI (1) DÖNEN DÖNENE (1) DUYURU (7) DÜĞÜN (4) DÜŞ KAPISININ MANDALI: FANTASTİK EDEBİYAT (1) EDEBİYATA DAİR (52) EDERLEZİ (1) FARFARA TEYZENİN BİTMEK BİLMEZ EFSUNLARI (1) FUNDA ÖZŞENER (1) GAITASINI ÇIKARTMAK (1) GÖKDELENİN TEPESİNDEN DÜŞÜYORSAN DEBELENMEYECEKSİN (1) GÖRÜŞ/MEK (1) GÜNCEL (3) HUKUK (1) İBİŞE NASİHATLER (4) İDA RÜZGAR LESBOS (1) İHSAN OKTAY ANAR (1) İKİ FİLM BİRDEN (1) İZMİR FELSEFE GÜNLERİ (4) İZMİR KİTAP FUARI (1) KARŞIYAKA (1) KAYIP CÜZDAN HİKAYESİ (1) KEDİ KİTABEVİ (2) KELİME KELİME ANLAT DESELER (1) KENDİME DAİR (11) KİTAPLAR (2) Komünist Partisi (1) KORUYALIM (1) KUM TORBASI (1) KÜÇÜK BİR YANLIŞ ANLAMA (1) MAROON AĞLARINI ÖRÜYOR (1) MAROON IS NO:1 (1) MARTI ÇIĞLIĞI VE GAZETE VE... (2) Mektuba Bağlanmış rüya (1) MODERN ZAMAN VAKANÜVİSLERİ (1) OLDU MU BÖYLE OLACAK (1) ÖYKÜ (26) ÖYKÜ OKUDUM BUGÜN (1) PİTKİM VE SALYANGOZ KABUĞU (1) PRESTIGE (1) ROMAN YAZDIM (1) SADIK YEMNİ (1) SAVUN-MA (1) SENİ SEVİY... (1) SEVİŞGEN RÜYA (1) SIZINTILAR (6) SİNEMAYA DAİR (11) SON ÇALIŞMA (1) SÖYLEŞİ (1) SURATINA SURATINA (1) sürrealist mahallenin olmayan efkâr-ı umumiyyesi (6) ŞANSLI ADAM (1) ŞİİRİMSİ (23) TAM ŞU ANDA (1) TEHDİT EDİLDİM (1) TİYATRO (1) TOPRAK KEMİKLERİMİ ÇAĞIRINCA (1) Türk Yargıçları (1) YAŞAMA DAİR (65) YEMEK (1) Yol-Tütün-Yorgunluk (1) YUNAN USULÜ (1) ZAHİRİ HANIMIN TEFTİŞ GÜNLERİ (1) ZEHRİMİZ EŞİT; FARKIMIZ FİYATIMIZDA (1)