30 Eylül 2010 Perşembe

ZOR MU KULLANDIM?


Zor  mu kullanıp,  dayandım yüreğinin kapısına?
Tüm duvarlarını , istemediğin halde ,
Kendiliğimden mi yıktım geçtim?
Çağırmadın mı beni ;  cesaretlendirmedin mi , sakın gitme diye.

zorlandığım anlarda  edilgenliğinden ,
Seslenmedin mi : Dayan , vazgeçme diye…
Olimpos’un zirvesine , Tanrı olduğumu ilan etmeye , götürmedin mi ?
O zamanlar , derdin neydi  , ya istediğin?
Çağırmasan , ne işim vardı kalbinde?
Lütfen ;
Anlat ki  , masumiyetim bilinsin…
Aklımdan geçen tek bir düşünce şu anda ve
 Anlamı olmayabilir senin için belki ama bilmelisin  :
Beni gitmen  değil yaşarken , sessiz inkarın  öldürüyor.



Gelişlerin aslında , hep bir gidiş miydi? 
Koşarak gelmiyordu da  kaçırıyor muydu
Ayakların seni benden ?
Bindiğin otobüs , getiren değil götüren miydi
O yüzden mi hiç karşılatmadın indirme peronunda kendini ,
Yanılıyor muydum  ?
Sana ait olmayan mıydı gözlerin  ; bana bakarken yok muydu aslında varlığın ,
Dudaklarında mı oynuyordu dudaklarıma
Beni öperken bir geceyarısı  ?
Sarılmaların , kelimelerin de mi ruhsuzdu ,
canım  derken ?
Aklımdan geçen tek bir düşünce şu anda ve
 Anlamı olmayabilir senin için belki  ama bilmelisin :
Beni gitmen  değil yaşarken , kendini  inkarın öldürüyor

27 Eylül 2010 Pazartesi

ORTA KAHVENİN GÜZELLİĞİ

What a wonderful day...!!!


   Akşamüstü orta kahvenin üstüne...Güzel bir sohbet.eğlenceli , keyifli...güldüren...Hafif arsızca ve hatta...Hoştu...e güzeldi ya...Hobaa dedirten diyaloglar.İnsanı dürten , dürterken koltuğunda kıpırdanmasına yol açan...Bunca yaşım ile (  40 olduk , izin verin de kanırta kanırta kullanayım.Hakkım değil mi)  her dürtülmede  kıpırdandığım dönemleri , çoktan aşmışken , hele uzun zamandır bir de somurtarak oturuyorsam ...Dervişan hırkasını giydiğim 2 sene öncesinden beri bu kadar rahat olmamışsam kelimeleri sıralarken...Güzel bir gün olur elbette benim için.Haftasonunun , hava ile gelen bunaltıcı yoğunluğunu dağıttı bir anda.Pastırma yazı tadında , nemsiz bir sıcaklık.Büronun sakin sessiz duruşuna tezat üstelik.Hele ki , sabahın bunalım bulutları da hesaba katıldığında.Messengerin , uçuk kırmızı rujlu dudakları bile sevimli durdu.El frenini tutmaktan ağrıyan sağ kolum , uzun zaman sonra ilk kez boşaltıverdi kolu aşağıya doğru.Ayağım gevşedi ,  pedalın üstünde.Yazarken rahat ve gevşek ruhum , bu kez düşünürken de gevşedi; ne oluyor demedi uzun zaman sonra.Ne oluyorsa oluyordur , bugn güzel bir gün. İlla bir şey mi olması lazım.?.

   Kahve mi yaptı beni böyle ?...Bilmem , belki peri kızı geldi iki ölçek ruh atıverdi içine kahvenin.Belki , delinin biri tükürüverdi ben görmeden.  


    Epeydir günlük tadında da yazmıyor-dum...En son günlüklerimden yada yaşama dair notlarımdan ben bile korkmuştum , çok karanlık bunlar diye.
    
       Kilitler attım üstüne okunmasın diye.


    Bu da böyle bir yazı olsun , en hafifinden...Her zaman kaşları çatıp , sigaraya asılıp derin derin , ufka bakarak  yazacak değilim ya: Daha derinde , en derinde ne varsa bulup çıkartarak;canlı canlı kendime otopsi yaparak...

   Sanırım , havalanmayı özlemişim...Uzun zamandır , gökyüzüne uzağım...Ve uzun zamandır , 
"Delü" diyen olmamıştı bana ; hesapsız , kitapsız , içten...40 kere demediği sürece önemi yok.

 40 ını  üstüste mi söylemek lazım , yoksa toplamda  40 kere denmesi yeterli mi?

5'i gitti kaldı 35...
 

26 Eylül 2010 Pazar

İLERİ GERİ

Mehter takımından betersin
Bir adım ileri iki adım geri
Yaklaşıyorum derken 
Uzaklaşıyorsun biteviye
Yürek sesin duyulmaz olacak 
yakında ;
Geri geri yürüdükçe sen

24 Eylül 2010 Cuma

ÜZGÜNÜM


Üzüldüm...


Yüreğine , ben sevgi verdiğimi sanırken   alışkanlık zerk ettiğim için...

Ve  sevgi değil , alışkanlık zehri olduğunu gördüğünde ,

kapıları tekmeleyerek çıkma  hissi duymana sebep olduğum için ,


üzgünüm



Özür dilerim , bunu anlayamadığım ve bilemediğim için...

Bilebilseydim , seni ben kendi ellerim ile yollardım

yanımdan.Uzaklaştırırdım...

İstemem çünkü böylesi duygular ile boğuşmanı.

Kendin ile savaşmanı , kavga etmeni.

Görebilseydim , keşke...

Özür dilerim bu anlayışsızlığım ve

körlüğüm için senden.

Kusurluyum biliyorum , aşık olmak kusurluluk halidir

ve affı yok.

Aklımı yitirmeden aşık olmayı becerebildiğim gün ,

sana haber vereceğim ilk.

Akıl ve yürek yanyana yürümeyi başarabildiği anda ,

Ben dünyanın en yetenekli insanı olacağım.

Yeteneksizliğimin cezasını sana ödettiğim için

bir kez daha

özür dilerim.


Ne zor bir işle uğraşmışsın

o zamanlar ve ben de kapris yapmışım onca

zaman.Yazık sana...

Üzgünüm...   

Tarih: 10:28, 22-09-2010

ÜNİVERSİTELERE ÜCRETSİZ SERVİS

Üniversitelere ücretsiz servis


 
 
Sabah ayazında indim.Eylülde , Ankara’nın havasının sonbahara döndüğünü unutmuş , İzmir’in hala yakıcı sıcağına aldanıp , içimde atlet bile olmadan sadece tişört giyip yola çıkmıştım. Soğuğun hoş geldin bozkıra dürtüşü eşliğinde , uykusuzluğun sersemliğinde sendeleyerek inerken otobüsten , 25 yıldır ,defalarca kullandığım bu garajda , ilk kez duyduğum bir cümle karşıladı beni...”Üniversitelere ücretsiz servislerimiz var”. Anlayamadım , ne servisi?...Ne üniversitesi ?...Bilmediğiniz yabancı bir dil gibi gelir , anlam veremediğiniz sözlerden oluşan cümleler.Beyninizde yankı bulur ama bağlanamaz bir türlü.
 Otobüsten inip te , ellerinde dövizler olan gençleri görünce ne demek istediklerini anlayabildim sonunda .Üniversitelerde kayıtlar başlamıştı demek ki. İyi de , üniversiteler ne zamandan beri tellal çıkarır olmuştu garajlara ?(Eskiden garajdı ; sonranın icadıdır otobüs terminalleri ) Daha bu ne yahu demeye kalmadan , ODTÜ tişörtlü , uzun saçlı ve sakallı gençler geçti önümden.Yok artık...Daha neler...Dahası varmış...Ellerinde , “Üniversitelere Ücretsiz Servis” yazılı kartonlar ile genç kızlar..Elbette başörtülü...Salaklığım ve şaşkınlığım hafif gülümseye dönerken....Garaja girdim ve girer girmez...8-10 tane stand....Özel Yurt standları hepsi. Anladım şimdi ...Bunlar , aslında üniversitelerin marifeti değilmiş.Özel yurtlar , stand açmakla kalmamış , muhtemelen yurtlarında kalan çocukları bir de eleman olarak kullanıp , yeni müşteriler ( öğrenci ) toplamaya çalışıyordu.Ama standlarda , isimlerinden başlayan bir tuhaflık vardı.
 Standlarda tüm kızlar başörtülü , erkekler daha üç tüy bitmemiş bıyıklarını salmışlar ve benim yıllar öncesinden çok çok iyi bildiğim o giyim tarzındalar.Kumaş pantolon , uzun kollu gömlekler , düz kesilmiş saçlar...Yüzleri bilirsiniz.Gözlerdeki yaşı ile bağdaşmayan donukluğu ve dinginliği.Hareketlerdeki alabildiğine yavaşlık.Yurt isimleri : Furkan , Yasemin , Özlem , Ferhatbey v.s... Bakıyorum...Yok...Hepsi bir kalem yurt isimleri..Ve bir kalem tipler...
Sadece 4 yıl...Çok değil sadece 4 yıl ve biraz fazlası oldu ayrılalı...Neler olmuş bu şehirde?...
Garajın içindeki kafeye girdim , kahvemi söyledim ayılabilmek için...Geriye gittim...25 yıl öncesine.
 Yine eylüldü , 10-11 eylül ve ben babam ile gelmiştim kayıt için.Cebeci kampüsüne gitmiştik.Bütün gün sürmüştü.Bir hafta sonra da ben gelmiştim.Bilinmeze yolculuğa çıkar gibi hem de. Ne yurt çıkmıştı henüz ne özel yurt vardı koca şehirde kalabileceğim.Üniversiteye mi geliyordum yoksa bozkırın bilinmezine mi belli değildi.Elimde iki bavul , kalacak yer yok cepte üç kuruş para , hayatımda ikinci kez İzmir dışına çıkıp gelmiştim.Üstelik bu sefer uzunca bir süre yaşamak üzere.Eve hissettirmediğim tedirginlik cebimdeydi.
Karşılayan mı?. hamallar dışında kimse yoktu...Ankara’yı bilmiyordum....Ankara da beni bilmiyordu ve bilmek istediğini de sanmıyordum.

302 otobüsler , uykusuz ve 9 saat süren zor yolculuklar...Olmayan yurtlar ,olanlarında ahır gibi odaları;kokuşmuş mutfaklarda tamamen gayri sıhhi yiyecekler (En sık ratslanan şey , hafif şidette gıda zehirlenmesi idi yurtlarda.) ; pis değilse de su kesintisi nedeni ile anında kirlenen tuvaletler; hamamlar ( günde sadece 1 saatliğine açılan) ranza altında leğen ; dolapların üstünde , karton küçük boy deterjan kutuları ; kalorifer üstünde kurutulan çamaşırlar; yer kapmak için yarışılan çalışma odaları (Çalışma odası denildiğinde aklınıza gelen nedir bilmiyorum ama ben söyleyeyim manzarayı:Uzunca masalar ve mayasıl olmanıza sebep , demir sandalyeler;bu kadar)
Geceleri , haftalık toptan atılan imza föyleri; kapılar kapandıktan sonra kaçak giriş için açık bırakılan üst kat pencereleri ; İki dal sigaraya kafalanan bekçi ; iki bira yada uyduruk porno dergiye fit olan nöbetçi memur (İleri yıllarda , bu rüşvetlerin yerini , siyasi kimlikten ve sivrilikten kaynaklanan saygı ve korku aldı ki bu da ekonomik rahatlama sağladı bize )
Buydu bizim yıllarımızın yurtları ve devletin yurtlara bakışı : Kamyon arkasına doldurulmuş , mevsimlik tarım işçileri idik.
Bugün çok mu gelişti ve seviyesi kat be kat yükseldi peki ? Kesinlikle hayır.Bir takım gelişmeleroldu elbette ama görünen o ki, hem ticari hem de siyasi kalkınmanın (!) etkileri artık Ankara Terminalinde gösteriyor kendisini...Siyaset ile ticaret elele.Para denen nemrut icada eklemlenmiş pazarlanabilir her şey . Eskiden “allah rızası” için yapılan faaliyetler yerini artık ticaretin rızasına bırakıvermiş.Kendini saklama gereği duymayan kaldırım yosması kıvamında . Anadolu’nun gariban , zeki ve okumaya aç genci yine sokakta ve muhtemelen bizim boyutlarımızda değilse de benzer bir sefaleti yaşamak zorunda kalıyor.Bilmiyorum belki de bu konuda yanılıyorum.Anadolu’da gariban da kalmamış olabilir.
Bunları düşünürken , yurt ortamını da merak etmedim değil.Bir geceliğine girmek isterdim.Yaşamlarına dokunmadan , çaktırmadan izlemek.Bizler , siyaseten uzak düşsek bile öyle bir sefaleti paylaşıyorduk ki , o sefalet tek başına üstesinden gelebileceğiniz bir şey değildi.Ve tüm kavgamız , sefaleti solumaya başladığımız dakikada bitiyordu.Yemek te , çay da , sabun da, paylaşılıyordu en uçlardaki insanlarla. En kıymetli şey olan bir dal sigara, gecenin bir yarısı , koridorlara atılan yatakların üstünde elektrikli plastik cezvede kaynatılan türk kahvesine eşlik edebilsin diye elden ele dolandırılıyordu. Her nefes bile eşit kuvvette çekiliyordu ki duman hakkı geçmesin.
Dumana ve kahveye , elbette tartışmalar karışıyordu.Silahlarını , çadırda bırakıp savaş meydanına at sulamaya inmiş savaşçıların dinginliğinde geçiyordu konuşmalar.Amaç , sırtları yere getirmek değil daha fazla anlayabilmekti birbirimizi.
Faydasını , okuldaki kapışmalarda görüyorduk. Şimdiki gençler gibi acımasızca ve kıyıcı bir saldırganlık olmadı hiçbir zaman o çocuklarla aramızda. Her daim kolladık birbirimizi.Bir gözümüz karşıda iken bir gözümüz onlarda oluyordu.Sefaletin kardeşini bırakacak değildik ya karşı cephede olsa da meydanda.Resul , (Siyasal Kamu daydı ve hayatımda gördüğüm en sağlam beyinlerdendi ama nurcuydu.) kaç kez sakladı kendi dolabında bizim kitapları hatta illegal yayınları.Nasıl olsa O'nu biliyoruz diye aramadı dolabını , hiçbir zaman 2. Şube nin elemanları.Oysa ne varsa ondaydı.Tek şartla sakladı her seferinde .Okumadığı bir şey varsa önce o okuyacak...Kitapların ilk okuyucusu olmak farklıdır, bilen bilir.
Açlıktan kuru ekmeklere mutfakta göz diktiğimiz , yemekhane sorumlusu gece nöbetçisini kafalamanın yollarını aradığımızda , kaç kez Erciyes yurduna , Sivas Yurduna yada bilmediğimiz bir nurcu evine götürdü ramazanlarda.”Bizim yurda yeni gelen çocuklar , kazanmakta fayda var “ yalanını kaç kez söylemişti yurt yada ev sorumlusuna.Oğlum , namaz sırasında yada sonrasında fazla kıpırdanmayın , acemi olduğunuz anlaşılmasın diye kaç kez tembih etmişti?.Akşam , koridorda aç karnına kahve sigara olmaz , sonra kafanız çalışmıyor , keyif vermiyorsunuz diye açıklardı gerekçesini.Haklıydı , aç karına çekilmiyordu sigara ve kahve.Daha da acıktırıyordu.
Sefaletin düşman kardeşleri idik , ne bugünkü gençler gibi yataş ortopedik yataklarda yattık ne de nem kokusunun yerini hijyen ve temizlik maddelerinin kokularının odalarda kaldık.Ne bilgisayarımız vardı ne de cep telefonlarımız.Bankamatik bile büyük yenilikti banka kuyruklarından ve gelmedi denilen havalelerin bekleyiş ızdırabından kurtardığı için bizleri.12 Eylül geçeli yaklaşık 7 yıl olmuştu ama hala siyasi Şube vardı ve arada sırada birileri kaybolurdu birkaç haftalığına.Hala Cumhuriyet gazetesinin logosunun içe kıvrılarak koltuk altında taşındığı okullar vardı.Onlar için de bizim için de görünmeyen sınırlar ile belirlenmiş kurtarılmış bölgelerin olduğu dönemlerdi.
Ama yurt odaları , bu sınırların olmadığı , sözsüz “no guns land” lerdi bizim için.Resul , şimdi nerede , hangi ilçede kaymakamlık yapıyor bilmiyorum.Belki de , başka bir işi vardır.Ama O asla , garaj önlerinde , çocukları avlamaya çıkmadı ve eminim hala da çıkmıyordur.

Tarih: 17:33, 17-09-2010

KARALAMA DEFTERİNE DÖNMÜŞ YAŞAMLAR


Hayatımız karalama defteri gibi değil mi?Okul tahtasına dönmüş , tebeşire batmış ; bir ders önce yazılanların izleri hala duruyor ve ne kadar silersen sil çıkmıyor.Tahtanın rengi kaçmış , yeşilden beyaza dönmüş ama hala ve de inatla alttan o yeşillik vuruyor kendisini ortalığa... İnsan ne kadar kendisinden kaçarsa kaçsın , tam ensesinde bitiyor...Kaçamıyorsun...
 
   Geçmiş ile hesaplaşmamız hiçbir zaman bitmez.Keşkelere bulanmışız , ah lar vah lar ile dolduruyoruz cümlelerimizi…”Seneler önce boşanmam lazım-dı” cümlesini o kadar çok duydum ki yada “ Daha önce bitirmeliydim” ile başlayanlarını.
 
   “Ben yanlış meslek seçtim” …”Daha Üniversitede iken , falanca alana yönelecektim aslında “…”O lafı hiç söylemeseydim keşke”…”Keşke , yapmasaydım”…Durup düşünmek zor geliyor hepimize.Günahkar olmadığımızı bir bilebilsek…İlk taşı bizim atabilmemiz için , anne rahminden yeni çıkmış olmamız gerektiğini…Boğazımıza düğümlenir kelimeler.Boğumlardan yol bulup çıkmak ister , çıkamaz…Susmak mı zor gelir , konuşmak  mı?...Bazen susmak iyidir ; bazen de konuşmak , ne varsa dökmek ortalığa…Yıkıcı olur ama ayna görevi de görür karşımızdakine…
 
  Bir tutabilsek çenemizi…Hayat daha mı kolay olur yoksa daha mı zor?...Herkesin her istediğini dilediğince söyleyebildiği insan mı oluruz?.
Bir konuşabilsek , yüreğimizden geldiğince …Çok mu savunmasız kalırız ?  Çok mu bilinebilir oluruz?.İnsanların eline çok mu koz vermiş oluruz?.Geçmiş , Okul tahtası mı olur karşımızda?.Silgisi bizim elimizde olsa bile sürekli ortaya çıkan eski yazılar gibi mi olur?.
Üstümüze mi gelir sözcükler , yaşanmışlıkları yüklenip sırtına?.pişman mı eder bizi?
 
   Hepimiz hayatı el yordamı ile yaşıyoruz sonuçta.El yordamı ile bulabildiğimiz cevaplar , el yordamı ile keşfedebildiğimiz deneyimlere eşlik ediyor.Deneyimler deneyimlere eklendiğinde , yorgunluk kalıyor bize.Hayat yorgunu yürekler…Savaş deneyiminden pişmiş amaGanj’ın kıyısındaki o son büyük çarpışmada ,  kolunu kaldıracak hali kalmamış İskender’in askerleri gibi… Binlerce kilometre yol yürümüş , çatışmalara girmiş , çağ açıp çağ kapatmış , nice krallıkları yıkmış ama işte , Hindistan’ın ormanlarında kaybolup gitmiş , savaşçılardan farksız durumdayız. Basit bir zehrin , vücutta yayılması gibi öldürüyor  hepimizi yol yorgunluğu.Zehri biliyoruz ve tanıyoruz ama panzehire uzanacak mecalimiz yok.Tam da , yolun güzelliğini keşfederken…Yüreklerimizi , Murathan Mungan ‘ın , dizeleri acıtıyor: Senin bana erken , benim sana geç olduğumuzu anladım dercesine.

HERKES KALDIĞI YERDEN DEVAM




"FUTBOL SADECE FUTBOL DEĞİLDİR " Galeano'nun deyimi ile.

    Tribünler de sadece tribün değildir , insan sergisini andırır.Tuhaf bir dostluğun , çilekeşliğin şarhoşluğuna bulanmış , sınıfsız yapısı herkesi eşit kılar.Gerçi , İstanbul'dakileri esas alacak olursanız bizler müşteriyiz onlar için ama Anadolu'nun bir çok kentinde durum hala böyledir.
Stadlar pistir , leş gibidir tuvaletleri.Koltuklara oturmak mümkün değildir ya kırık döküktür yada tozdan topraktan kendi rengi görünmez olmuştur.Tele tünemiş karga gibi poponuzu iki santimlik arkalığına sığdırmaya çalışırsınız.Kapıları , küçük şehirlerin genelev girişleri gibidir.dökülmektedir tüm tesis.Kapı girişlerinde polis üst aramasında neredeyse ayakkabınıza kadar  arar.Ama kimse bunlara aldırmaz , içeri girenler mutludur...

  
3 ay önce , Mayıs'ın 20' sinde İstanbul'da tamamlamıştık  sezonun son ayinini. Dün akşam , yeni sezon ve 34 haftalık yeni ayinin açılışı vardı tam da yukarıda tarif ettiğim türden bir yer olan , Alsancak Stadı'nda .Yani tribünlerin hala sınıfsız olabildiği mezbelelikte.  

  Geç gittiğim için yerim ayrılmıştı.Şöyle bir baktım bekleyen yüzlere...Birlikte yaşlanmıştık.Babamızın ya da abimizin , ellerimizden tutup getirdiği ilk gün yer aldığımız tribünlerde , saçlarımız aklaşmış , göbeklerimiz genişlemişti.Bir kısmımız evlenmiş , çoluk çocuğa karışmış hatta benim gibileri boşanmıştı bile.Yaşam , o insanlardan bazılarını savurdu , uğramaz oldular ; bazıları arada sırada gelmeye devam ediyor.Bir avuç kaldık sanırım inatla gelmeye devam eden.Kalan yaşlanma süresini de burada tamamlamaya kararlı ,   25 sene belki daha fazla ,  "Kaldığı yerden devam edenler tarikatı"nın üyeleri olarak.

  
Yılların deneyimi , hepimize  sahada neler olacağını daha ilk dakikalardan itibaren ezberlettiğinden , şaşırma , öfkelenme , heyecanlanma  duygularımızın   azaldığını ,  yaşımız ve bedenimiz ile birlikte dinginleştiğini hissettiriyor.Bir süre sonra hem maçı izler hem de aramızda sohbet eder hale geliyoruz.Hatta maçın kötüleştiği dakikalarda sohbet daha çok öne çıkıyor.

   Dün akşam , önce Barbaros^tan çıktı arkasından  herkesin ağzında  aynı cümle dönmeye başladı  bir anda ve daha maç başlar başlamaz:"Kaldığımız yerden devam"

  
Zülfikar'ın senelerdir değişmeyen , hakeme saydırması : "Siz falanca yerde maç yönetin sıkıysa......." ile başlayıp uzayan...

Alphan'ın yeni moda vuvuzelaya rahmet okutan türden desibeller üstü sesi ile bağırıp çağırması...


Müjdat'ın önce kulübesindeki hocaya takması arkasından , yan hakeme ve orta hakeme  bulaşması...


Barbaros'un , dinginliğinden saniyeler ile sıyrılıp ya tezahürata katılması yada hakeme oyuncuya yüklenişi...


Fatih'in , hala nasıl becerdiğini anlayamadığım bir şekilde , "tarafgir tarafsız " yorumları...

Herkes kaldığı yerden yeniden ve yeniden yaşıyordu.En ufak bir sızlanma ve  bıkkınlık belirtisi yüzlerinde çizgi bile oluşturmadan...


Deplasmanları , maçları , stadda yada salonda senelerce birlikte yaşamıştık.İnegöl macerasını Barbaros'tan , Sabuncubeli'nde otobüsün tekerleklerinin , patinajdan çıkması için altına konulan battaniyeler ve gecenin bir yarısı soğukta kar yağışı altında  itilen , koca demir yığınının hikayesinden dinleyebilirsiniz  . Müjdat'tan ise , maçın ertelenmemesi için tüm diğer Karşıyakalılar ile birlikte , lastik ayakkabıları ile stadın zemininden temizlenen karlar ve soğuk ıslak ayaklar olarak.
   
    Ben size aynı hikayeyi , babamın gecenin bir saati evden kaçıp o maça gitmemem için , evin kapısına   atılan koltukta oturup beklemesi ile anlatırım.


      Bu hikayelerin birebir benzerlerini zaman ve mekan farklılıkları ile genç insanlardan dinlersiniz bugün.Ben dnliyorum..Annesini ikna edip , komşusu ve çocuğunu da peşlerine takıp , iki kadını deplasman otobüsleri ile İstanbul’a sürükleyenleri gördüm.

   Eskiler , yetişmemize rağmen , yaş sebebi ile katılamadığımız Bandırma deplasmanı faciasını anlatırlar ; biz size Denizli'yi , Ankara'yı , İstanbul'u.Tek farkı , zamandır bu hikayeler arasındaki.Birisi , 1987 de yaşanmış , diğerleri 2009 ve 2010 'da.Benzer hikayelerdir.Kahramanları aynı , konuları aynı.İnsanların , gecenin bir yarısı dönüş yolcuğunda , otobüs , minibüs camlarına , boyunlardaki atkıların yastık yapılıp dayanıldığı , uyumadığı halde , kabus gibi gözünün önüne gelen pozisyonları kaçırmak için , gözlerini sıkı sıkı yumduğu , camlarına vuran sollayan araç farlarının kirpiklerini sıkmasına yol açan yolculuklardır hepsi. Gidişin heyecan ve umutlarının yerini , hüznün ve kaybetmenin acısının aldığı türden.Değişmeyen ve tekrarlanan bir senaryodur bu hayattan bizim için.Sıkılmadan izlediğimiz , oyuncusu olduğumuz türden.


Felsefesini kendi içinde , döngüsel yaşayan bir yer tribün...Bugün yönetici olan arkadaşımızın , yarın bizim yanımıza oturup , kaldığı yerden devam edebilecek olmasını bilmek... Sahada olacakları önceden kestirebilmek...HEr sezon aynı şeyleri yaşacak olmak...HAva durumunun hangi aylarda bozacağını , hangi deplasmana gidilirken sorun olabileceğini , hangisinde iyi yemek yenilip akşam da rakı sofrası kurulabileceğini bilmek ve bunları biteviye tekrarlamak... Yaşamın belki de kaldığı yerden , dışarıda ne yaşanırsa yaşansın devam edebilen tek bölgesi.


    Sahada olan bitenlerin çok önemi kalmıyor...Bizler sahada olanları değil tribünleri yaşıyoruz.


...Efendim ? Ne mi oldu maçta ?.Canım ne olacak , adı üstünde : Kanser-yaka...Onlar da kaldıkları yerden devam ediyorlar...  18/08/2010

Tarih: 18:17, 23-08-2010

DEDİM

Tarih: 16:22, 21-08-2010

Dedi : Yaşam kalbini okuyacak şarkıcı bulamazsa , aklını konuşacak filozof yaratır ;
Dedim : Ben filozof-şarkıcın olmak istiyorum
Dedi : Olacaksın...Oluyorsun...Oldun..
Dedim : Oldum...
Sonra , epey zaman sonra...
Dedi : Olmadı...Olamadın...Olduramadım...
Dedim  : Canın sağolsun...
Dedi : Filozofum kal...
Dedim : Tacı ne yapayım , Kralı ben olmadıktan sonra...

ANTİ KAHRAMANLARIN ŞAHIDIR O


Anti kahramanların şahı...Looser ların kralı...Brezilya'nın amazon ormanlarında , Cessna piper 200 ü ile dolanır durur.İçer , sarhoş olur fahişelere sırnaşır ; barda arıza çıkarır dayak yer ; bir köşede kendine gelir tüm cüzdanı boşaltılmış halde.Sever  aldatılır ; sevilir aldatır...Bir türlü dikiş tutturamamıştır hayatta.Çığ olup üstüne gelmiştir herşey , O  kaçmak yerine dimdik durmuş ve çığ altında kalmıştır.Amazon Ormanlarını sığınak değil aykırı yaşamına en uygun yer olduğu için tercih etmiştir.Aykırılığının  bir sonucu olarak ,  Amerikan yaşam tarzına uymamanın karşılığı kenara çekilmektense , Bukowski tadında yaşamayı tercih etmiştir.Farklılığı  saçlarından bellidir ve benimkiler de benzesin diye dua ettiğimi hatırlarım...Sonuç : Benzedi...:))

AFORİZMALAR



"Kendini Tanrı gibi hissetmene sebep olacak
bir kadına rastladığında unutma : Tanrı olmadığını bir gün
gösterecek olan da O'dur."

----------------------------------------------------

"Her ayrılık , cinayet gibidir:Bir katili ve bir maktulü olur.Katil , maktullerinin hayaletleri ile yaşamaya mahkumdur.Söyle küçük adam : Senin kaç hayaletin var?
________________________________________________________
Yürekten düşen , gözden de düşer.Yürekten ve gözden düşen yakınken ıraklaşır.Düşkünün çabası nafiledir anlatabilmek için kendisini.Boşa uğraşmadan , karışacaksın tozlarına geçmişin.Yoksa şaşırsın sen de , Irak haline.Bu ben miyim yoksa bu muydum O'nun için ? diye sorarken bulursun kendini aynanın karşısında .
___________________________________________________________
"Karamsar olmayacaksın hayatta ama ortalığa da dökülmeyeceksin ; Kalabalığa karıştım diye kalabalık yaratmayacaksın meydanlarda...

NE KALDI?

Ne hayatlar kaldı bize
Üstünde yürekler parçaladığımız
Ruhları hesapsızca tükettiğimiz
 
Ne geçmişler kaldı bize
Sevdalarımızı , aşklarımızı liste yapıp
Duvara astığımız,
 
 Kaç ilişki kaldı geçmişimizde
 Seni hala  seviyorum  diyebildiğimiz

BEKLEYİŞ

Ne zor şey ,
Geleceğin zamanı  beklemek.,
Saatin
 tik tak larını sayarak geçen
her saniye
Ömrümden bir yıla bedel iken…
 
Ne zor şey bilmek
Hükümsüzlüğe bir çığlık gibi,  gelişin  değil
Gidişin olduğunu Görmek için ,
 O bekleyişin.

KARALAMALAR-II

Döndüğünde bulamazsan beni,
Telaşlanma.Ben her zaman yanındayım
Önünde arkanda yanında...
 Uyanmaya salınan  ilk nefesindeyim
Sabah ilk  çayını yudumlarken işyerinde ,
dudaklarında
Gülerken gazetede okuduğun bir  yazıya
ilk puntoda
Akşam yemeğinin tuzunda ,
Ve yattığında yastığın kılıfında
Seni sarıyor olacağım yüreğimle ,
Oralarda olacağım
 

KARALAMALAR

Yanağımda sinen kokun,
Dudağımda teninin tadı,
Gözlerimde resmin,
Bende kaldın hepsi sen giderken;
Giden sen değil suretindi.

INCEPTION



Koltuğa oturdum , ışıklar söndü ve…Mıhlandım kaldım…Bittiğinde kafam allak bullak olmuştu.Christopher Nolan…Yine yapmıştı yapacağını.. İngiliz Sinemasının yeni dahisi…Bu sefer öyle bir bombardımana girişmişti ki , tek seferde izlenerek sindirilebilecek bir film olmaktan çıkarmıştı Başlangıç filmini…Mekanlar , DALİ nin resimlerinden fırlamış izlenimi yaratıyor.Girdaplar , labirentler..Bilinçaltımızın labirentten farkı olmadığını düşünecek olursak doğru bir seçim…
 
 
İnsan beyni ve bilinçaltı öyle bir bilinmez kuyu ki ,  Nolan , bu sefer  ulaşım aracı olarak rüyaları kullanmaya karar vermiş.Ama daha da ilginç olanı bilinçaltında zaman ve mekanın ortadan kalktığını da yakalamış.Bilinçaltında zaman yoktur.Dış dünya ile tüm bağını koparan bir alanın zamana da gereksinimi kalmayacağı açıktır.
İnsan ,  yepyeni bir dünya yaratabilir mi bilinçaltında sadece kendisine ait olan ?.Yaratırsa o insan için sonuçları neler olabilir.?
                                                                  
Nolan , büyük bir olasılık ile akıl hastalarına ilişkin çalışmalardan da yararlanmış filmin senaryosunu hazırlarken.Ancak ya filmde anlatılan türden sağlıklı (görünen ) insanların bilinçaltında yaşadıkları ne olacak?Gözleri açıkken , yaşarken , nefes alırken , kalabalıklara karışırken , yaşam ile teması kopmayan insanların bilinçaltındaki dünyaları?.Orada yaratılan katman katman dünyalar ne olacak?.O dünyaları yaratan şey nedir?.Nolan bu sorulara da cevap aramış…Ve Bilinçaltında , kendimize bile itiraf etmeyi bırakın , saklı kilitli kasalara gömdüğümüz , ordulara koruttuğumuz kendimizin bile ulaşmasını istemediğimiz , benim bir b yalın ve saf gerçek olarak tanımladığım o tek ve biricik gerçeğe ulaşılırsa ne olur?.Aklımızın , kendimize karşı bile gerekirse savaşarak sakladığı bu “gerçek” bir gün saklı olmaktan çıkarsa?. Hele arada kalmışlık..Yani ARAFTA OLMAK…
 
 Aklının bir köşesinde , bunların sanrı olduğunu bilirsin ama inanmak istemezsin.Çıkmak içinden gelmez…Senin dünyandır orası.Olmasını istediğin ve hiç değişmeyecek olan.Yaşlanana kadar…Ölebileceğin rahatlıkla.Ölmeye yatabileceğin…Tatlıdır , sıcaktır , sevecendir,gerçekliğini basit bir topaça bağladığın.Sen İstediğin kadar dönebilecek olan bir topaç…Kısırdöngünün biteviyesiz simgesi.Siz hiç böylesi bir dünya yarattınız mı kendinize?.Uyandırılmak için dürtüldünüz mü bilinçli yada bilinçsizce.?

"Bir derdin varsa, derman bulmaya çalış; bulamıyorsan da, onu dert etme, bütün biçimler gerçek dışıdır, bu dünyayı yaratan zihninizdir, bunu idrak edebilen kişi acılara duygusal tepki vermez; işte bu bilgelik yoludur" Gautama Buddha
 
Sizin topacınız dönüyor mu hala?... 21/08/2010

NEDİR Kİ GERÇEK DEDİĞİMİZ ALGI?

Nedir ki gerçek dediğimiz algı?...Bir kaç saat önce ,  “yok haklısın sakin ve kontrollü başlamak lazım bir ilişkiye “dedikten sonra ; Burnunun dibinde kontrol etmeye çalıştığı , ilişkisinin odağındaki , yeni tanıştığı adamın ( arkadaşımın ) göğsüne yatması mı yoksa  ilk sarf ettiği cümleleri mi?.
 
 Sana dürüstlük nutukları atan dostunun , arkadaşının , iş ortağının , birkaç gün sonraki ticari faaliyetindeki çıkar hesapları mı yoksa yine o ilk dürüstlük nutukları mı?. Daha birkaç gün önce seni seviyorum derken dudaklarına buse konduran sevgilinin , birkaç gün sonra , “ Sen beni demirin mıknatısı çektiği gibi çektin ama sürükleyemedin” diyerek ayrılması mı gerçek?   
 
Yaşamın düalist dalgaları mı bu hale getiriyor bizi insanın öz doğası mı?.Yada ikisi birden mi?.Gerçeği ararken hangisini esas alacağız , kendi hislerimizi ve yaşam deneyimlerimizi mi yoksa gördüklerimizi yada bize söylenenleri mi?.
 
Peki ya hepsi de doğru ve gerçek ise?...
 
Herkes kendi gerçekliğini yaratır aklında :  Açıklamalar , yaşananları eğip bükmeler ve kalıplara sığdırmalar…Elde edilen ne saf gerçeklik ne de saf doğru…Kişiye göre değişen kişiye göre belirlenen kişisel tarihler sadece…Çevremizdekiler ya içinde yer alıyor yada dışında kalıyor bu tarihin...Açıklamaların kabulü , çevreyi ya  bu çemberin içine alıyor yada dışına itiyor.Kabul eden beri gelsin misali…
 
Gerçeklik bu kadar değişken ise , insan yaşamının değişken olması da normal karşılanmalıdır . Dürüstlük , doğruluk , yalancılık , riya , aldatma , öfke , kıskançlık , sapmalar , geri dönüşler , teyitler , sözler, sevgi gösterileri , düşkünlükler…Her şey değişebilir…
 
“İnsan doğasında zamandır ana  belirleyici” denir ve bu kesin bir kabul görür. Peki ya zaman dediğimiz algı da değişenli ise ne olacak?
Bugün ne zaman bugündür ?
“Dün” için o bir gelecek ; yarın içinse “geçmiş”…O “an” içinse , bugün sadece yaşanan bir “an”lar topluluğu;Homojen bir zaman dilimi değil …O halde , “Bugün” diye bir şey yoksa ne olacak?.Bugünün temelsizliği , yarını da geçmişi de temelsiz kılmaz mı?.Zaman yoksa peki ne var?. Sadece belli periyotlarda yaşanan “an” lar var.Zaman dediğimiz şey de işte bu homojen olmayan bol değişkenli “an” lar birliği sadece.
Asıl problem bunların hiçbirisi değil aslında  ; kafa karıştıran şey , gerçek tek değilse  “zaman” neyi değiştirecek sorusunda yatmakta.
Duyguların  değişkenliği zaten bilinen bir durum.Ama o “an” da hissedilen daha doğrusu algılanan “şey”ler doğru yada gerçek değil miydi?.Gerçek yada doğru idi ise o zaman değişen ne?...
Herşey değişiyor-değişebiliyorsa , o “an” da öfkelenmenin , kızmanın , pişman olmanın , üzülmenin sevinmenin anlamı nedir?.
Peki , sorgulamanın  manası ne oluyor?.YA sorgusuz kabul yada sorguyu reddin manası?.
 
 Tüm olan biten şey , insanın gerçeğinin kendi içinde olması ve bizim o gerçeğe bağlı olarak , sadece kabullerimizi belirlememizdir.Aslında zorunlu olarak  yapmamız gerekendir bu çünkü tüm o duygular bu gerçekliğin içinde yer alır.Ya bu duygulara uyduracağız gerçeği yada duygulardan arınmış basit gerçeğe ulaşacağız.
 Basit – yalın gerçek , can yakıcıdır ve doğrudan insan vicdanına dokunur.Yani gerçek dediğimiz şeyi ruhumuz bedenimiz aklımız kaldıramayabilir doğrudan insani noktamıza dokunduğu için.
 İşte tam da bu noktada “Akıl” devreye girer ve dizginleri eline alır .Akıl , basit ve yalın gerçekliğin ağırlığına , şiddetine göre her zaman kendi gerçeğini yaratmaktadır ve “bugün”ü yani ”an” lar demetini , kişisel tarihi değiştirerek ulaşır , işte bu oynanmış gerçekliğe.
 Tıpkı bir saat önce ilişki için acele etmeme kararını açıklayan kadının bir saat sonra sahilde erkeğin göğsüne başını dayaması ve denize girerken sarılması gibi.Yalın-basit  gerçek ise unutulmak zorundadır.Ruhu üşütür çünkü…
 Olmayan bir şey zaten hiç var olmamış olacağına  göre geriye kalan ise oluşturulan gerçek tir…Gerçek , o “an” da ve beynimizin bir yerlerinde saklıdır.Belki bir gün bu sefer hiç devreye girmeyen vicdan yada muhakeme dediğimiz sorgulayıcı yanımız devreye girerse diye.Akıl hiçbir şeyi unutmaz , bir gün kullanılmak üzere raflara kaldırır sadece…Gerçek o “an” da gizlidir çünkü o “an” ı yazan duygularımızdır.Kısaca : “Gerçek , bugünü oluşturan -an-lar ” demetidir. 27/07/2010

KİMDİR GÜÇLÜ İNSAN



Zırhlara bürünmeden , duvarlar örmeden etrafına , toplum denen ormanda  yaşayabilen midir?.Her türlü darbeye  ( en yakınından gelene bile) gülümsemeyi bilen midir?.Öfkelenmeden önce durup düşünmeye uğraşan , sebebini bulmaya uğraşan mıdır?.(Uğraşandır çünkü çok ta kolay bir şey değildir akıldan geçen tüm düşünceleri uzaklaştırabilip dışarıdan bakmayı başarmak olaylara)
Empati kurmak için karşısındaki insan ile , beynini çatlatan…Daha da önemlisi güvenmeyi bilen midir?.
Güvenmek : Zor iştir ; Önyargılar , geçmiş deneyimler doluşur beynimizin en ücra köşelerine , güven duygusuna gereksinim duyduğumuz anda. - Her güvendiğimde sırtımdan hançerlendim ,  cümlesi aslında en sık karşılaştığımız acı deneyimin ürettiği bir cümledir ve herkesin en sıradan ve kolaylıkla karşılaştığı şeydir.

 Genç yaşlarda herkes kendisini güçlü hisseder ama yıllar geçtikçe ve darbeler arttıkça bu yolda yenilen  , kaybedilen yoldaşlar artar ve bir gün , yolculuğumuzda tek başına yada birkaç  başımıza kaldığımızı fark ederiz. Her yerimiz yara bere içindedir.Kan revan olmuştur vücudumuz…Sezar’ a “ Et tu…(Sende mi ) “ dedirten türden bir darbe almamıza ve dizlerimizin üstüne çökmemize , belki de son bir darbe kalmıştır.Son bir darbe…O fekalet cümleyi söyletmeye bize yaşamın , son bir ramak kalmıştır : “Artık insanlara güvenmiyorum”

Güvenilmez olan insanlar mıdır yoksa insan doğasının acımazsızlığına karşı , direncimizin azalmış olması mıdır.? Mevlana nın bir sözü vardır ki bu durumlarda sanırım içimizden tekrarlamakta fayda var : “….Aslında farkındayım hayatımdaki sahte varlıkların ; Bunları bir anda temizlemesini de bilirim ama bunca sahteliğin benim samimiyetime ihtiyacı var”

Doğallık  ve daha da  önemlisi çıplak kalabilmek büyük bir güç ister…Bazı insanlar ,  içtendir  ama asla çıplak kalamazlar…Hayatın getirdiklerini tutmak isterler ama götürdüklerinin açacağı yaraların acısından korkarlar…Doğallıkları ve açıklıkları derece derecedir.Çevreleri katmanlardan oluşur ve son katmanda ya bir kaç kişi olur yada hiç kimse…Onlar da denenmiş sınanmış , sağlamlıkları tescillenmiş birkaç kişidir …Kendi çizdikleri yaşam sınırları içinde yaşamak yeterlidir onlar için.Kendi belirledikleri oyun alanında yaşamın , yaşayıp giderler…Başkalarının oyun alanlarına giriş izinleri sınırsızdır ama başkaları ancak onların izin verdiği kadar girebilir oraya.Güçlüdürler…Belirlenmiş öncelikler , belirlenmiş yaşam formları ve belirlenmiş bir yaşam formu…Kalıplar vardır ama o kalıpların değişkenliği de kendilerine bağlıdır.Kimse dokunamaz kimse değiştiremez izin vermedikleri sürece.Kısacası gereksinimlerine göre yaşamdan alıp , vermeye dayalıdır her şey.Ticari bir hayattır aslında onlarınki.Bir  tür insan ruhları arasında alışveriş…

Bazı insanlar ise   tamamen kapalıdır ,  insanlara yaklaşmaları   kolay değildir ve yaklaştırmak ta istemezler.Ne alınacaklara gereksinim duyarlar ne de başkalarının vermek istediklerine.Kimse sokulamaz yanlarına  , bir adım bile olsa kimse giremez alanlarına…Nietzche nin bir sözü yaşam felsefeleri gibidir  “ Kimine göre yalnızlık , hasta bir kişinin kaçışıdır.Kimine göre de hasta kişilerden kaçıştır.” Zorlukları vardır dokunmadan dokunulmadan yaşamanın.Zarar görmezsin ama tek kişilik yaşarsın hayatı.Arkadaşlıklar ve dostluklar , sınırlara dokunulup dokunulmama ile sınanır.Dokunan yanar ve elenir. Yaşama uyum sağlamak  hiçbir zaman hedefleri olmaz ; onlara göre uyum sağlaması gereken insanlardır , çevreleridir ve hatta yaşamın kendisidir.




 İnsanların oluşturdukları ortak bir dil vardır yaşamda ve biz buna arkadaşlık , dostluk deriz ki bu yaşam anlayışının  en büyük tehlikesi bu ortak dili oluşturamamaktır ve  bedeli bazen ağır olabilir.Yalnız kalınma riski fazladır.

Bir de , Don Kişotlar vardır…NE zırh , ne duvarlara ihtiyaç duyanlar .Her yeni geleni çoşku ile karşılayan , herkesi çocuk merakı ile inceleyen ve kabul eden…İnsan olmaktan kaynaklanan kabulleri had safhadadır…İnsanın özüne güvenirler.Onlar için herkes kabullenilebilir , sorgusuz , sorusuz yaşam alanlarına alabilirler.Ne geçmiş önemlidir ne de kim oldukları . Her şey denenip sınanacaktır nasıl olsa yaşam yolculuğunda.Birlikte devam şartları zaten baştan bellidir.Şartlar değiştirilebilir de olduktan sonra mesele yoktur onlar için .Esas olan ortak dil , ortak yaşam inancı ve ruhsal  uyumdur.Kişiyi geçmişi ile değil o günü ile değerlendirmek esastır.Geçmiş geçmişte kalmışken yeniden anımsatmanın yada deşmenin de anlamı yoktur zaten.Sınırsız kabullere dayalı bir anlayıştır bu.Sınırların olmadığı bir dünya adeta…Sonrası ise bilinen öyküdür aslında.Her seferinde , yaşanan olumsuzluğun ve yarattığı şokun ardından , dudaklarda beliren hafif bir gülücük olur “ Sen de yanıltmadın beni “ dercesine  yada yeminler tövbeler ile insanlara sayıp sövmeler ardı ardına çıkar ağızdan…Sonra yine devam…Her şey aynıdır.Ya kişilik yapısından  yada inanılmaz dirençli ve güçlü bir ruh taşımaktan kaynaklanır…Ancak , insanların gözden kaçırdığı bir nokta vardır aslında , Don Kişot lar aslında insanlara güvenmezler…Bir tür sınavdır her yaşanan.Karşılarındaki kişinin aşıp aşamayacağını görmeye çalıştıkları bir  sınav.Geçerse  , yaşama ve insanlara karşı kazanılmış bir zaferdir elde ettiği Don kişot’un , geçemez ise yeni sınava hazırlık ve başarısız olmuş bir öğrenciden başka bir şey değildir kaybettiği…Gibi görünür.Oysa , her darbe her uğraş , ruhta ve yürekte ardı ardına darbeler vermektedir.Ne kanayan yaralarının farkındadırDon Kişot’lar  ne de parçalanan ruhun.

Ortak noktaları bellidir aslında tüm insanların …Hepsi bir gün güvenirler ve o güven ile “Teslimiyet”  dediğimiz ,  ruhun çıplak elbisesini giyerler ki en tehlikeli süreçtir bu .

Güven demek aynı zamanda teslim olmak demektir…Güven demek , sorguyu tamamen bırakmak demektir…Güven demek çıplak kalmak demektir…İnsan kendisini İskender gibi hisseder yada Sezar….Yenilmezdir , güçlüdür…Oysa en zayıf olduğu andır o an…”Et Tu…” demesine ramak kalmıştır ve farkında olmaz…Her şey bir başkasının ellerine teslim edildiğinde ne zırh kalır savunacak ruhu  ne kale duvarları…Yaşam karşısında diz çökmeye en fazla yaklaştığımız an…Yaşamın insan üzerindeki zaferini ilan etmesine en yakın olduğu an…Ya O kazanacaktır  yada…: vicdan…

 Tek silah;  tek duvar; tek zırh insanı savunabilecek olan…”Emin” kişinin vicdanı…Aynaya baktığında , gördüğü sadece kendi yüzü değil vicdanı olması gereken kişi…Bu nedenledir ki asıl güçlü insan , saç telinden ayak serçe parmağına kadar vicdan olan insandır.O yüzdendir ki , sabah kalktığında aynada sadece kendi yüzünü değil aynı zamanında vicdanını görebilen kişidir.Ne o ne bu…Vicdan varsa , güç te vardır…
19/08/2010

TOPRAK KEMİKLERİ ÇAĞIRINCA


Neresinden başlamak lazım?. Gidişinden mi dönüşünden mi?. Arada geçen zamandan mı yada zamanın dondurup kaldığı yerden mi?.Sanırım önce başlıktan.1994 Makedon yapımı bir filmden apartılmıştır : ( benim çok sevdiğim, kahramanının kullandığı bir cümledir o ) “Yağmurdan Önce”. Çocukluğunda ayrıldığı ülkesine seneler sonra dönen,çocukluk aşkı Müslüman kızı ile yeniden imkansız kavuşmasını bulmaya çalışırken ölen , ülkesinin o dönem yaşadığı iç sorunları anlatan naif , melankolik bir filmdi. Kahramanı (Aleksander) dönme gerekçesini bu sözle anlatıyordu kendisine engel olmaya çalışan dostlarına , arkadaşlarına:”Toprak kemiklerimi çağırıyor”
   Geçen yıl (2006) yine bu aylarda , Ankara’da kalma sebeplerim ortadan kalktığında ilk yaptığım iş Karşıyaka’ya gelmek oldu. Yıllar sonra , kendinle kalarak geldiğinde bir başka gözle bakmaya başlıyor insan çevresine .Gördüklerinin anlamları da değişiyor.Ankara’daki  dost sohbetlerinde dönme olasılığımdan bahsederken en çok bu cümleyi kullandım “Toprak kemiklerimi  çağırıyor”. Şimdi yalın anlamı ile bu cümle , insanlara biraz ürkütücü gelebilir ama…aslında değil. Dağın , taşın ,suyun ,denizin , sizin için anlam yüklü her şeyin , tek ses halinde kulağınıza aynı şeyi fısıldadığını hissediyorsunuz ama insan hayatında her şey bir kaos düzeni içinde işler.Herşey toz duman görünürken aslında kendi zaman ve düzeni içinde evrilir. Her şey sırayla gelişir ve sonuca ulaşır.

    İnsanlar doğup büyüdükleri yerin toprağı havası suyu gibi kabul ederler , doğanın toprak,su,havasını da. Nasıl ilk dokunuşla öğrenmişlerse , öylece kalır. Yaşanılan şehir değiştiğinde verilen ilk tepki de bunlara olur. Ben havayı ,suyu, toprağı , mavi –yeşil-beyaz ve sarı olarak öğrendim.Renkler  kaynaşmakla kalmaz bir de edepsizce aşk yaşardı. Kış aylarının grisi bile farklı karışırdı denizin koyu kabarıklığına. İçinde hüzün de olurdu neşe de yaşamın. Yağmur altında kısa pantolon ile  dolanmak yadırganmazdı bahar aylarında. Yağmurun arkasından açılacak havanın güneşle yapacağı sürprizi karşılamaya hazırlıktı o. Ankara’ya gidiş benim için , bir yerde  bu renk cümbüşünden çıkıp  koyu griliğe,toza , soğuğa teslimiyetti ve yaşanılacak şehre ilişkin  ilk darbe olmuştu.  Sadece gökyüzü değildi  tek renk olan. Binalar , insanlar , araçlar…
    Araçlar , bozkırın tozuna bulanmış yağmurun çıkmaz tutkal yapışkanlığına teslim olmuştu . Hiç kimse , kısa pantolon yada bugünün modası bermuda şort ile  gezmiyordu bahar aylarında.Yağmurun arkasından gelecek olan , güneşin gülümsemesi değil soğuk ve karanlığın  hırçın nefesi oluyordu . Temmuz ayında elbiseleriniz terden değil , birden kapanıp bastıran ve akşama kadar süren yağmurdan ıslanıyordu. Kışın nemle karışmış ama güneşle dost soğuğunun yerini , buzlaşmaya hazır bir kırbaç alıyordu. İşte o zaman hissediyordunuz bu toprakların  doğduğunuz topraklar olmadığını. Size sorulan “nasıl bir yer?” sorusuna verdiğiniz ilk cevap , renklere ilişkin oluyordu : Her şey gri!...
    İnsan tipolojisi değişmişti: Sabah saatlerinin  güneşe dönük ve O’nun  tüm sıcağını fotosentezleyen , doğayı kutsayan , müziği ve dansını keyifle izleyen yüzler ve insanların  yerini ; Bıkkınlıkla kolkola girmiş , yetişilmeye çalışılan mesai saatlerine sımsıkıya bağlı, yaşadığı doğa ve çevreye uyum sağlamış gri ve lacivertin tonlarında oluşmuş bir giyim alışkanlığına sahip insanlara bırakmıştı . Sarıların, kırmızıların , mavi ,yeşil,mor turuncunun yerini sadece gri ve lacivertin alması , insanın renk bilgisini de örseliyormuş bunu da öğreniyorsun zaman içinde.
      Zamanın  baskısı , bu hissedişin yerini  kanıksamaya bırakıyordu bir süre sonra . İnsanın , yaşadığı kent e ilişkin yabancılaşma duygusuna karşı geliştirdiği en önemli savunma mekanizmasıdır kanıksama . Ezbere gidilen yollar , ezbere gidilen mekanlar,ezbere bakışlar.Görmeden el yordamı ile kavranan binalar  , sadece varlıkları yön ve mesafe tesbiti amaçlı kabullenilen   mekanlara dönüşüyor.
     Kültür ve yaşam kodlarından kopuş , kabul edilip benimsenmiş  kodlarla yeniden yüklenmezse , insan aklı kendini çevreyle uyumlu hale getirmek için kanıksamayla dolduruyor boşlukları .Aksi takdirde ,  yabancılaşma duygusu kişiyi boğmaya başlar.Kente savaş açmak ise hemen hemen imkansızdır.
    Bu kargaşanın farkına varmanın yolu ise , insanın ancak aldığı nefesi hissettiği , doğayı ilk tanımladığı yaşadığı kente  geri dönmesi ile mümkündür. İlk nefesle birlikte hissetmeye başlarsınız TOPRAĞIN CANLANDIĞINI VE DİLE GELDİĞİNİ. Bunun önce sadece anlamsız arka arkaya sıralanan sesler olduğunu sanırsınız.O sesler bir süre sonra çevre ve  kent ile iletişime geçer , kelimelere dönüşür.İnsanlar da karışır işe bir süre sonra ; Kelimeler, cümlelere dökülür,Toprak dile gelmiştir . Birden gülümseye başlarsanız çünkü o cümle bir anlam kazanmıştır artık beyninizde.Çağrıdır bu :Jack London nın romanında kurt un kulağına vahşi doğanın fısıldadığı türden.Toprak , kandaki hücreler aracılığı ile benliğinize ve en önemlisi kemiklerinize çağrıda bulunmaktadır: Sizi çağırmaktadır.


   Ne kadar uzun zaman olmuştu ayrılalı bilmiyorum. 15 yıl? Belki 20…Süre aslında çok ta önemli değildi. Dönüşümün reddedilip reddedilmeyeceğini bile bilmiyordum henüz. Bir çağrı vardı , bunu hissediyordum ama bu bir kucaklama çağrısı mı yoksa geçmişteki terk edişten sonra geriye kalanı görmemi isteyen, bir tür hesaplaşma çağrısı mı bilmiyordum. Buna cevap verebilmem için ,her şeyi yeniden hatırlamam gerekiyordu.Çağrının nedeni de burada yatıyordu belki de . Geçmişle bir hesaplaşma mı yoksa yuvaya dönen evladın kabulü mü?
    Bunu yapmanın  en kolay yolu , kenti yeniden gezmekten geçiyordu. Her sokak yaşamımın belli dönemlerinden anılar taşıyordu çünkü . Bir kentin yaşayıp yaşamadığını , içinde sakladığı insanlarla birlikte nefes alıp almadığını anlamak için yürüyerek gezmeniz gerekir . Bunu, 90 lı yılların başında İstanbul ‘da kaldığım 20 gün boyunca anlamıştım. İlk kez gidiyordum ve bu tuhaf şehri tanımanın tek yolu yürümekten geçiyordu. İstanbul’un biz insanların tüm öldürme çabalarına inat nefes almaya yaşamaya devam ettiğini fark ettim .O’nu yaratan insanların torunlarının, büyük ihanetine rağmen direniyordu.Her köşe başından fışkıran geçmiş dönemlerden kalma bir tarihi  yapı yada sur parçası; Bir mezar taşı , bir hamam veya yol kenarındaki bir tutam yeşilliği ile bize inat yaşıyordu ve bunu görmek isteyen tüm gözlerin önüne seriyordu kalan varlıklarını . O zaman karar vermiştim kentlerin de insanlar gibi yaşadığına.Kentler insan eli ile yaratılır,büyür gelişir sonra bazen yine insan eli ile öldürülür yada değişim geçirerek yaşamaya devam eder. Benim kentim de öyle bir kent.Yaşamaya , uzun çok uzun yıllar önce başladı ve hala da  devam ediyor.Doğa ölene kadar da yaşamaya devam edecek.Belki daha da değişecek.Yüzyıl sonra topraktan çıkıp canlansak tanıyamayacağımız halde olacak. Belki biz , sevmeyeceğiz nefret edeceğiz gördüklerimizden ama o bir şekilde yaşamaya devam edecek.

  


 Nasıl ki , her insanın yaşama şekli ve anlayışı farklı ise kentlerinki de farklıdır.  Benim Kentim , denizi , doğası ve en önemlisi insanı ile birlikte yaşar . İnsanları ile kol kola  koyun koyuna nefes alıp  verir. İki sevgilidir onlar. Hem O’nu yani kenti her gün öldüren eli kanlı katilidir bu sevgili hem de yaşama nedeni , ölüme direnmesini sağlayan.Ve her bir sokağı ile , beynimdeki gün gün yıl yıl anılarını saklamayı becerebilen. Her geçtiğim sokakta yeniden canlanan.
      İlk adımımı attığım sokaklarından başlayarak , kişisel tarihimi izleyerek gezdim şehrimi.Tarihimde yer alan insanların geçit resmine  selam durup , kimlerin kaldığını kimlerin zaman içinde yitip gittiğini de hatırlayarak. Her sokakta bu eli kanlı acımasız sevgilisinin , güzel aşkına nasıl acımasızca kıydığını içim sızlayarak ta olsa görerek gezdim.O tüm bunları yaşar her gün yeni bir yara açılırken vücudunda ben yoktum .Benim günahım daha büyüktü aslında , arkama bile bakmadan terk etmiştim O’nu . Kolay kolay arayıp sormamıştım da. Yüzümde terk eden sevgilinin soğukluğu vardı  , bunca geçen zaman içindeki her karşılaşmamızda .Sorun etmedi bütün bunları , yüzüme de vurmadı hainliğimi . Hala güzeldi ve çekiciydi.Anne şefkati de vardı bu sevgilide.Gençliğin isyancı ruhu ile arkaya bakmadan terk edişime rağmen sanki daha dün ayrılmışım gibi kabullenmişti. Ne geçen zamana aldırıyordu ne de benim vefasızlığıma. Aşık Kadın dışında kim böyle bir kabullenişe razı olabilirdi ki? İnsanlar yaşlansa da , binalar değişse de , kıyısı insan eli ile değiştirilmiş bozulmuş olsa da alınan nefesle , tüm hücrelerime yayılan seslenişi aynıydı.Sesler kelimeye o tek kelime de koskaca bir cümleye dönüşmüştü. ”HOŞGELDİN”…
Haziran - 2007-Bostanlı


Etiketler

ADAM VAR (1) AFORİZMALAR (3) Akçay Günlüğü (1) ANLATI (17) ARTUNÇ BEYİN DEHŞETLİ SON GECESİ (1) BANA DAİR (12) BEN BİRİSİNİ ÖLDÜRDÜM (1) BERGAMA-1965 (1) BİLGİNİN VE SANATIN MÜLKİYETİ OLMAZ (1) BİR ADAM/GÖLGELER İÇİNDE (1) BİR ANLATI ÜZERİNE SERBEST SALINIMLI ( GECİKMİŞ) DÜŞÜNCELER (1) BİR MAYIS (1) BİR TANE (1) BİR YAZ GÜNÜ RAPSODİSİ (5) BİRİ/HEPSİ/HİÇBİRİ (1) BOSTANCI RECİİNİN OĞLU TAKSİCİ NUMAN (1) BRİ METREKAREDE HAVA VAR (1) BUGÜN ÇOK KÖTÜ BİR ŞEY OLACAK (1) BUNU GÖRÜYON MU (2) CELLAT (1) CİCİLERİ SEVELİM (1) CİNAYETİ GÖRDÜM AMA TANIK OLMAM (4) CLAIRE (8) ÇÜRÜK AŞK HİKAYESİ (1) DENEMECE (4) DENİZ MORALIGİL İMZA GÜNÜ (1) DERNEK (2) DOSYALARI HAVALANDIRMA ZAMANI (1) DÖNEN DÖNENE (1) DUYURU (7) DÜĞÜN (4) DÜŞ KAPISININ MANDALI: FANTASTİK EDEBİYAT (1) EDEBİYATA DAİR (52) EDERLEZİ (1) FARFARA TEYZENİN BİTMEK BİLMEZ EFSUNLARI (1) FUNDA ÖZŞENER (1) GAITASINI ÇIKARTMAK (1) GÖKDELENİN TEPESİNDEN DÜŞÜYORSAN DEBELENMEYECEKSİN (1) GÖRÜŞ/MEK (1) GÜNCEL (3) HUKUK (1) İBİŞE NASİHATLER (4) İDA RÜZGAR LESBOS (1) İHSAN OKTAY ANAR (1) İKİ FİLM BİRDEN (1) İZMİR FELSEFE GÜNLERİ (4) İZMİR KİTAP FUARI (1) KARŞIYAKA (1) KAYIP CÜZDAN HİKAYESİ (1) KEDİ KİTABEVİ (2) KELİME KELİME ANLAT DESELER (1) KENDİME DAİR (11) KİTAPLAR (2) Komünist Partisi (1) KORUYALIM (1) KUM TORBASI (1) KÜÇÜK BİR YANLIŞ ANLAMA (1) MAROON AĞLARINI ÖRÜYOR (1) MAROON IS NO:1 (1) MARTI ÇIĞLIĞI VE GAZETE VE... (2) Mektuba Bağlanmış rüya (1) MODERN ZAMAN VAKANÜVİSLERİ (1) OLDU MU BÖYLE OLACAK (1) ÖYKÜ (26) ÖYKÜ OKUDUM BUGÜN (1) PİTKİM VE SALYANGOZ KABUĞU (1) PRESTIGE (1) ROMAN YAZDIM (1) SADIK YEMNİ (1) SAVUN-MA (1) SENİ SEVİY... (1) SEVİŞGEN RÜYA (1) SIZINTILAR (6) SİNEMAYA DAİR (11) SON ÇALIŞMA (1) SÖYLEŞİ (1) SURATINA SURATINA (1) sürrealist mahallenin olmayan efkâr-ı umumiyyesi (6) ŞANSLI ADAM (1) ŞİİRİMSİ (23) TAM ŞU ANDA (1) TEHDİT EDİLDİM (1) TİYATRO (1) TOPRAK KEMİKLERİMİ ÇAĞIRINCA (1) Türk Yargıçları (1) YAŞAMA DAİR (65) YEMEK (1) Yol-Tütün-Yorgunluk (1) YUNAN USULÜ (1) ZAHİRİ HANIMIN TEFTİŞ GÜNLERİ (1) ZEHRİMİZ EŞİT; FARKIMIZ FİYATIMIZDA (1)