24 Eylül 2010 Cuma

ÜNİVERSİTELERE ÜCRETSİZ SERVİS

Üniversitelere ücretsiz servis


 
 
Sabah ayazında indim.Eylülde , Ankara’nın havasının sonbahara döndüğünü unutmuş , İzmir’in hala yakıcı sıcağına aldanıp , içimde atlet bile olmadan sadece tişört giyip yola çıkmıştım. Soğuğun hoş geldin bozkıra dürtüşü eşliğinde , uykusuzluğun sersemliğinde sendeleyerek inerken otobüsten , 25 yıldır ,defalarca kullandığım bu garajda , ilk kez duyduğum bir cümle karşıladı beni...”Üniversitelere ücretsiz servislerimiz var”. Anlayamadım , ne servisi?...Ne üniversitesi ?...Bilmediğiniz yabancı bir dil gibi gelir , anlam veremediğiniz sözlerden oluşan cümleler.Beyninizde yankı bulur ama bağlanamaz bir türlü.
 Otobüsten inip te , ellerinde dövizler olan gençleri görünce ne demek istediklerini anlayabildim sonunda .Üniversitelerde kayıtlar başlamıştı demek ki. İyi de , üniversiteler ne zamandan beri tellal çıkarır olmuştu garajlara ?(Eskiden garajdı ; sonranın icadıdır otobüs terminalleri ) Daha bu ne yahu demeye kalmadan , ODTÜ tişörtlü , uzun saçlı ve sakallı gençler geçti önümden.Yok artık...Daha neler...Dahası varmış...Ellerinde , “Üniversitelere Ücretsiz Servis” yazılı kartonlar ile genç kızlar..Elbette başörtülü...Salaklığım ve şaşkınlığım hafif gülümseye dönerken....Garaja girdim ve girer girmez...8-10 tane stand....Özel Yurt standları hepsi. Anladım şimdi ...Bunlar , aslında üniversitelerin marifeti değilmiş.Özel yurtlar , stand açmakla kalmamış , muhtemelen yurtlarında kalan çocukları bir de eleman olarak kullanıp , yeni müşteriler ( öğrenci ) toplamaya çalışıyordu.Ama standlarda , isimlerinden başlayan bir tuhaflık vardı.
 Standlarda tüm kızlar başörtülü , erkekler daha üç tüy bitmemiş bıyıklarını salmışlar ve benim yıllar öncesinden çok çok iyi bildiğim o giyim tarzındalar.Kumaş pantolon , uzun kollu gömlekler , düz kesilmiş saçlar...Yüzleri bilirsiniz.Gözlerdeki yaşı ile bağdaşmayan donukluğu ve dinginliği.Hareketlerdeki alabildiğine yavaşlık.Yurt isimleri : Furkan , Yasemin , Özlem , Ferhatbey v.s... Bakıyorum...Yok...Hepsi bir kalem yurt isimleri..Ve bir kalem tipler...
Sadece 4 yıl...Çok değil sadece 4 yıl ve biraz fazlası oldu ayrılalı...Neler olmuş bu şehirde?...
Garajın içindeki kafeye girdim , kahvemi söyledim ayılabilmek için...Geriye gittim...25 yıl öncesine.
 Yine eylüldü , 10-11 eylül ve ben babam ile gelmiştim kayıt için.Cebeci kampüsüne gitmiştik.Bütün gün sürmüştü.Bir hafta sonra da ben gelmiştim.Bilinmeze yolculuğa çıkar gibi hem de. Ne yurt çıkmıştı henüz ne özel yurt vardı koca şehirde kalabileceğim.Üniversiteye mi geliyordum yoksa bozkırın bilinmezine mi belli değildi.Elimde iki bavul , kalacak yer yok cepte üç kuruş para , hayatımda ikinci kez İzmir dışına çıkıp gelmiştim.Üstelik bu sefer uzunca bir süre yaşamak üzere.Eve hissettirmediğim tedirginlik cebimdeydi.
Karşılayan mı?. hamallar dışında kimse yoktu...Ankara’yı bilmiyordum....Ankara da beni bilmiyordu ve bilmek istediğini de sanmıyordum.

302 otobüsler , uykusuz ve 9 saat süren zor yolculuklar...Olmayan yurtlar ,olanlarında ahır gibi odaları;kokuşmuş mutfaklarda tamamen gayri sıhhi yiyecekler (En sık ratslanan şey , hafif şidette gıda zehirlenmesi idi yurtlarda.) ; pis değilse de su kesintisi nedeni ile anında kirlenen tuvaletler; hamamlar ( günde sadece 1 saatliğine açılan) ranza altında leğen ; dolapların üstünde , karton küçük boy deterjan kutuları ; kalorifer üstünde kurutulan çamaşırlar; yer kapmak için yarışılan çalışma odaları (Çalışma odası denildiğinde aklınıza gelen nedir bilmiyorum ama ben söyleyeyim manzarayı:Uzunca masalar ve mayasıl olmanıza sebep , demir sandalyeler;bu kadar)
Geceleri , haftalık toptan atılan imza föyleri; kapılar kapandıktan sonra kaçak giriş için açık bırakılan üst kat pencereleri ; İki dal sigaraya kafalanan bekçi ; iki bira yada uyduruk porno dergiye fit olan nöbetçi memur (İleri yıllarda , bu rüşvetlerin yerini , siyasi kimlikten ve sivrilikten kaynaklanan saygı ve korku aldı ki bu da ekonomik rahatlama sağladı bize )
Buydu bizim yıllarımızın yurtları ve devletin yurtlara bakışı : Kamyon arkasına doldurulmuş , mevsimlik tarım işçileri idik.
Bugün çok mu gelişti ve seviyesi kat be kat yükseldi peki ? Kesinlikle hayır.Bir takım gelişmeleroldu elbette ama görünen o ki, hem ticari hem de siyasi kalkınmanın (!) etkileri artık Ankara Terminalinde gösteriyor kendisini...Siyaset ile ticaret elele.Para denen nemrut icada eklemlenmiş pazarlanabilir her şey . Eskiden “allah rızası” için yapılan faaliyetler yerini artık ticaretin rızasına bırakıvermiş.Kendini saklama gereği duymayan kaldırım yosması kıvamında . Anadolu’nun gariban , zeki ve okumaya aç genci yine sokakta ve muhtemelen bizim boyutlarımızda değilse de benzer bir sefaleti yaşamak zorunda kalıyor.Bilmiyorum belki de bu konuda yanılıyorum.Anadolu’da gariban da kalmamış olabilir.
Bunları düşünürken , yurt ortamını da merak etmedim değil.Bir geceliğine girmek isterdim.Yaşamlarına dokunmadan , çaktırmadan izlemek.Bizler , siyaseten uzak düşsek bile öyle bir sefaleti paylaşıyorduk ki , o sefalet tek başına üstesinden gelebileceğiniz bir şey değildi.Ve tüm kavgamız , sefaleti solumaya başladığımız dakikada bitiyordu.Yemek te , çay da , sabun da, paylaşılıyordu en uçlardaki insanlarla. En kıymetli şey olan bir dal sigara, gecenin bir yarısı , koridorlara atılan yatakların üstünde elektrikli plastik cezvede kaynatılan türk kahvesine eşlik edebilsin diye elden ele dolandırılıyordu. Her nefes bile eşit kuvvette çekiliyordu ki duman hakkı geçmesin.
Dumana ve kahveye , elbette tartışmalar karışıyordu.Silahlarını , çadırda bırakıp savaş meydanına at sulamaya inmiş savaşçıların dinginliğinde geçiyordu konuşmalar.Amaç , sırtları yere getirmek değil daha fazla anlayabilmekti birbirimizi.
Faydasını , okuldaki kapışmalarda görüyorduk. Şimdiki gençler gibi acımasızca ve kıyıcı bir saldırganlık olmadı hiçbir zaman o çocuklarla aramızda. Her daim kolladık birbirimizi.Bir gözümüz karşıda iken bir gözümüz onlarda oluyordu.Sefaletin kardeşini bırakacak değildik ya karşı cephede olsa da meydanda.Resul , (Siyasal Kamu daydı ve hayatımda gördüğüm en sağlam beyinlerdendi ama nurcuydu.) kaç kez sakladı kendi dolabında bizim kitapları hatta illegal yayınları.Nasıl olsa O'nu biliyoruz diye aramadı dolabını , hiçbir zaman 2. Şube nin elemanları.Oysa ne varsa ondaydı.Tek şartla sakladı her seferinde .Okumadığı bir şey varsa önce o okuyacak...Kitapların ilk okuyucusu olmak farklıdır, bilen bilir.
Açlıktan kuru ekmeklere mutfakta göz diktiğimiz , yemekhane sorumlusu gece nöbetçisini kafalamanın yollarını aradığımızda , kaç kez Erciyes yurduna , Sivas Yurduna yada bilmediğimiz bir nurcu evine götürdü ramazanlarda.”Bizim yurda yeni gelen çocuklar , kazanmakta fayda var “ yalanını kaç kez söylemişti yurt yada ev sorumlusuna.Oğlum , namaz sırasında yada sonrasında fazla kıpırdanmayın , acemi olduğunuz anlaşılmasın diye kaç kez tembih etmişti?.Akşam , koridorda aç karnına kahve sigara olmaz , sonra kafanız çalışmıyor , keyif vermiyorsunuz diye açıklardı gerekçesini.Haklıydı , aç karına çekilmiyordu sigara ve kahve.Daha da acıktırıyordu.
Sefaletin düşman kardeşleri idik , ne bugünkü gençler gibi yataş ortopedik yataklarda yattık ne de nem kokusunun yerini hijyen ve temizlik maddelerinin kokularının odalarda kaldık.Ne bilgisayarımız vardı ne de cep telefonlarımız.Bankamatik bile büyük yenilikti banka kuyruklarından ve gelmedi denilen havalelerin bekleyiş ızdırabından kurtardığı için bizleri.12 Eylül geçeli yaklaşık 7 yıl olmuştu ama hala siyasi Şube vardı ve arada sırada birileri kaybolurdu birkaç haftalığına.Hala Cumhuriyet gazetesinin logosunun içe kıvrılarak koltuk altında taşındığı okullar vardı.Onlar için de bizim için de görünmeyen sınırlar ile belirlenmiş kurtarılmış bölgelerin olduğu dönemlerdi.
Ama yurt odaları , bu sınırların olmadığı , sözsüz “no guns land” lerdi bizim için.Resul , şimdi nerede , hangi ilçede kaymakamlık yapıyor bilmiyorum.Belki de , başka bir işi vardır.Ama O asla , garaj önlerinde , çocukları avlamaya çıkmadı ve eminim hala da çıkmıyordur.

Tarih: 17:33, 17-09-2010

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Etiketler

ADAM VAR (1) AFORİZMALAR (3) Akçay Günlüğü (1) ANLATI (17) ARTUNÇ BEYİN DEHŞETLİ SON GECESİ (1) BANA DAİR (12) BEN BİRİSİNİ ÖLDÜRDÜM (1) BERGAMA-1965 (1) BİLGİNİN VE SANATIN MÜLKİYETİ OLMAZ (1) BİR ADAM/GÖLGELER İÇİNDE (1) BİR ANLATI ÜZERİNE SERBEST SALINIMLI ( GECİKMİŞ) DÜŞÜNCELER (1) BİR MAYIS (1) BİR TANE (1) BİR YAZ GÜNÜ RAPSODİSİ (5) BİRİ/HEPSİ/HİÇBİRİ (1) BOSTANCI RECİİNİN OĞLU TAKSİCİ NUMAN (1) BRİ METREKAREDE HAVA VAR (1) BUGÜN ÇOK KÖTÜ BİR ŞEY OLACAK (1) BUNU GÖRÜYON MU (2) CELLAT (1) CİCİLERİ SEVELİM (1) CİNAYETİ GÖRDÜM AMA TANIK OLMAM (4) CLAIRE (8) ÇÜRÜK AŞK HİKAYESİ (1) DENEMECE (4) DENİZ MORALIGİL İMZA GÜNÜ (1) DERNEK (2) DOSYALARI HAVALANDIRMA ZAMANI (1) DÖNEN DÖNENE (1) DUYURU (7) DÜĞÜN (4) DÜŞ KAPISININ MANDALI: FANTASTİK EDEBİYAT (1) EDEBİYATA DAİR (52) EDERLEZİ (1) FARFARA TEYZENİN BİTMEK BİLMEZ EFSUNLARI (1) FUNDA ÖZŞENER (1) GAITASINI ÇIKARTMAK (1) GÖKDELENİN TEPESİNDEN DÜŞÜYORSAN DEBELENMEYECEKSİN (1) GÖRÜŞ/MEK (1) GÜNCEL (3) HUKUK (1) İBİŞE NASİHATLER (4) İDA RÜZGAR LESBOS (1) İHSAN OKTAY ANAR (1) İKİ FİLM BİRDEN (1) İZMİR FELSEFE GÜNLERİ (4) İZMİR KİTAP FUARI (1) KARŞIYAKA (1) KAYIP CÜZDAN HİKAYESİ (1) KEDİ KİTABEVİ (2) KELİME KELİME ANLAT DESELER (1) KENDİME DAİR (11) KİTAPLAR (2) Komünist Partisi (1) KORUYALIM (1) KUM TORBASI (1) KÜÇÜK BİR YANLIŞ ANLAMA (1) MAROON AĞLARINI ÖRÜYOR (1) MAROON IS NO:1 (1) MARTI ÇIĞLIĞI VE GAZETE VE... (2) Mektuba Bağlanmış rüya (1) MODERN ZAMAN VAKANÜVİSLERİ (1) OLDU MU BÖYLE OLACAK (1) ÖYKÜ (26) ÖYKÜ OKUDUM BUGÜN (1) PİTKİM VE SALYANGOZ KABUĞU (1) PRESTIGE (1) ROMAN YAZDIM (1) SADIK YEMNİ (1) SAVUN-MA (1) SENİ SEVİY... (1) SEVİŞGEN RÜYA (1) SIZINTILAR (6) SİNEMAYA DAİR (11) SON ÇALIŞMA (1) SÖYLEŞİ (1) SURATINA SURATINA (1) sürrealist mahallenin olmayan efkâr-ı umumiyyesi (6) ŞANSLI ADAM (1) ŞİİRİMSİ (23) TAM ŞU ANDA (1) TEHDİT EDİLDİM (1) TİYATRO (1) TOPRAK KEMİKLERİMİ ÇAĞIRINCA (1) Türk Yargıçları (1) YAŞAMA DAİR (65) YEMEK (1) Yol-Tütün-Yorgunluk (1) YUNAN USULÜ (1) ZAHİRİ HANIMIN TEFTİŞ GÜNLERİ (1) ZEHRİMİZ EŞİT; FARKIMIZ FİYATIMIZDA (1)