24 Eylül 2010 Cuma

TOPRAK KEMİKLERİ ÇAĞIRINCA


Neresinden başlamak lazım?. Gidişinden mi dönüşünden mi?. Arada geçen zamandan mı yada zamanın dondurup kaldığı yerden mi?.Sanırım önce başlıktan.1994 Makedon yapımı bir filmden apartılmıştır : ( benim çok sevdiğim, kahramanının kullandığı bir cümledir o ) “Yağmurdan Önce”. Çocukluğunda ayrıldığı ülkesine seneler sonra dönen,çocukluk aşkı Müslüman kızı ile yeniden imkansız kavuşmasını bulmaya çalışırken ölen , ülkesinin o dönem yaşadığı iç sorunları anlatan naif , melankolik bir filmdi. Kahramanı (Aleksander) dönme gerekçesini bu sözle anlatıyordu kendisine engel olmaya çalışan dostlarına , arkadaşlarına:”Toprak kemiklerimi çağırıyor”
   Geçen yıl (2006) yine bu aylarda , Ankara’da kalma sebeplerim ortadan kalktığında ilk yaptığım iş Karşıyaka’ya gelmek oldu. Yıllar sonra , kendinle kalarak geldiğinde bir başka gözle bakmaya başlıyor insan çevresine .Gördüklerinin anlamları da değişiyor.Ankara’daki  dost sohbetlerinde dönme olasılığımdan bahsederken en çok bu cümleyi kullandım “Toprak kemiklerimi  çağırıyor”. Şimdi yalın anlamı ile bu cümle , insanlara biraz ürkütücü gelebilir ama…aslında değil. Dağın , taşın ,suyun ,denizin , sizin için anlam yüklü her şeyin , tek ses halinde kulağınıza aynı şeyi fısıldadığını hissediyorsunuz ama insan hayatında her şey bir kaos düzeni içinde işler.Herşey toz duman görünürken aslında kendi zaman ve düzeni içinde evrilir. Her şey sırayla gelişir ve sonuca ulaşır.

    İnsanlar doğup büyüdükleri yerin toprağı havası suyu gibi kabul ederler , doğanın toprak,su,havasını da. Nasıl ilk dokunuşla öğrenmişlerse , öylece kalır. Yaşanılan şehir değiştiğinde verilen ilk tepki de bunlara olur. Ben havayı ,suyu, toprağı , mavi –yeşil-beyaz ve sarı olarak öğrendim.Renkler  kaynaşmakla kalmaz bir de edepsizce aşk yaşardı. Kış aylarının grisi bile farklı karışırdı denizin koyu kabarıklığına. İçinde hüzün de olurdu neşe de yaşamın. Yağmur altında kısa pantolon ile  dolanmak yadırganmazdı bahar aylarında. Yağmurun arkasından açılacak havanın güneşle yapacağı sürprizi karşılamaya hazırlıktı o. Ankara’ya gidiş benim için , bir yerde  bu renk cümbüşünden çıkıp  koyu griliğe,toza , soğuğa teslimiyetti ve yaşanılacak şehre ilişkin  ilk darbe olmuştu.  Sadece gökyüzü değildi  tek renk olan. Binalar , insanlar , araçlar…
    Araçlar , bozkırın tozuna bulanmış yağmurun çıkmaz tutkal yapışkanlığına teslim olmuştu . Hiç kimse , kısa pantolon yada bugünün modası bermuda şort ile  gezmiyordu bahar aylarında.Yağmurun arkasından gelecek olan , güneşin gülümsemesi değil soğuk ve karanlığın  hırçın nefesi oluyordu . Temmuz ayında elbiseleriniz terden değil , birden kapanıp bastıran ve akşama kadar süren yağmurdan ıslanıyordu. Kışın nemle karışmış ama güneşle dost soğuğunun yerini , buzlaşmaya hazır bir kırbaç alıyordu. İşte o zaman hissediyordunuz bu toprakların  doğduğunuz topraklar olmadığını. Size sorulan “nasıl bir yer?” sorusuna verdiğiniz ilk cevap , renklere ilişkin oluyordu : Her şey gri!...
    İnsan tipolojisi değişmişti: Sabah saatlerinin  güneşe dönük ve O’nun  tüm sıcağını fotosentezleyen , doğayı kutsayan , müziği ve dansını keyifle izleyen yüzler ve insanların  yerini ; Bıkkınlıkla kolkola girmiş , yetişilmeye çalışılan mesai saatlerine sımsıkıya bağlı, yaşadığı doğa ve çevreye uyum sağlamış gri ve lacivertin tonlarında oluşmuş bir giyim alışkanlığına sahip insanlara bırakmıştı . Sarıların, kırmızıların , mavi ,yeşil,mor turuncunun yerini sadece gri ve lacivertin alması , insanın renk bilgisini de örseliyormuş bunu da öğreniyorsun zaman içinde.
      Zamanın  baskısı , bu hissedişin yerini  kanıksamaya bırakıyordu bir süre sonra . İnsanın , yaşadığı kent e ilişkin yabancılaşma duygusuna karşı geliştirdiği en önemli savunma mekanizmasıdır kanıksama . Ezbere gidilen yollar , ezbere gidilen mekanlar,ezbere bakışlar.Görmeden el yordamı ile kavranan binalar  , sadece varlıkları yön ve mesafe tesbiti amaçlı kabullenilen   mekanlara dönüşüyor.
     Kültür ve yaşam kodlarından kopuş , kabul edilip benimsenmiş  kodlarla yeniden yüklenmezse , insan aklı kendini çevreyle uyumlu hale getirmek için kanıksamayla dolduruyor boşlukları .Aksi takdirde ,  yabancılaşma duygusu kişiyi boğmaya başlar.Kente savaş açmak ise hemen hemen imkansızdır.
    Bu kargaşanın farkına varmanın yolu ise , insanın ancak aldığı nefesi hissettiği , doğayı ilk tanımladığı yaşadığı kente  geri dönmesi ile mümkündür. İlk nefesle birlikte hissetmeye başlarsınız TOPRAĞIN CANLANDIĞINI VE DİLE GELDİĞİNİ. Bunun önce sadece anlamsız arka arkaya sıralanan sesler olduğunu sanırsınız.O sesler bir süre sonra çevre ve  kent ile iletişime geçer , kelimelere dönüşür.İnsanlar da karışır işe bir süre sonra ; Kelimeler, cümlelere dökülür,Toprak dile gelmiştir . Birden gülümseye başlarsanız çünkü o cümle bir anlam kazanmıştır artık beyninizde.Çağrıdır bu :Jack London nın romanında kurt un kulağına vahşi doğanın fısıldadığı türden.Toprak , kandaki hücreler aracılığı ile benliğinize ve en önemlisi kemiklerinize çağrıda bulunmaktadır: Sizi çağırmaktadır.


   Ne kadar uzun zaman olmuştu ayrılalı bilmiyorum. 15 yıl? Belki 20…Süre aslında çok ta önemli değildi. Dönüşümün reddedilip reddedilmeyeceğini bile bilmiyordum henüz. Bir çağrı vardı , bunu hissediyordum ama bu bir kucaklama çağrısı mı yoksa geçmişteki terk edişten sonra geriye kalanı görmemi isteyen, bir tür hesaplaşma çağrısı mı bilmiyordum. Buna cevap verebilmem için ,her şeyi yeniden hatırlamam gerekiyordu.Çağrının nedeni de burada yatıyordu belki de . Geçmişle bir hesaplaşma mı yoksa yuvaya dönen evladın kabulü mü?
    Bunu yapmanın  en kolay yolu , kenti yeniden gezmekten geçiyordu. Her sokak yaşamımın belli dönemlerinden anılar taşıyordu çünkü . Bir kentin yaşayıp yaşamadığını , içinde sakladığı insanlarla birlikte nefes alıp almadığını anlamak için yürüyerek gezmeniz gerekir . Bunu, 90 lı yılların başında İstanbul ‘da kaldığım 20 gün boyunca anlamıştım. İlk kez gidiyordum ve bu tuhaf şehri tanımanın tek yolu yürümekten geçiyordu. İstanbul’un biz insanların tüm öldürme çabalarına inat nefes almaya yaşamaya devam ettiğini fark ettim .O’nu yaratan insanların torunlarının, büyük ihanetine rağmen direniyordu.Her köşe başından fışkıran geçmiş dönemlerden kalma bir tarihi  yapı yada sur parçası; Bir mezar taşı , bir hamam veya yol kenarındaki bir tutam yeşilliği ile bize inat yaşıyordu ve bunu görmek isteyen tüm gözlerin önüne seriyordu kalan varlıklarını . O zaman karar vermiştim kentlerin de insanlar gibi yaşadığına.Kentler insan eli ile yaratılır,büyür gelişir sonra bazen yine insan eli ile öldürülür yada değişim geçirerek yaşamaya devam eder. Benim kentim de öyle bir kent.Yaşamaya , uzun çok uzun yıllar önce başladı ve hala da  devam ediyor.Doğa ölene kadar da yaşamaya devam edecek.Belki daha da değişecek.Yüzyıl sonra topraktan çıkıp canlansak tanıyamayacağımız halde olacak. Belki biz , sevmeyeceğiz nefret edeceğiz gördüklerimizden ama o bir şekilde yaşamaya devam edecek.

  


 Nasıl ki , her insanın yaşama şekli ve anlayışı farklı ise kentlerinki de farklıdır.  Benim Kentim , denizi , doğası ve en önemlisi insanı ile birlikte yaşar . İnsanları ile kol kola  koyun koyuna nefes alıp  verir. İki sevgilidir onlar. Hem O’nu yani kenti her gün öldüren eli kanlı katilidir bu sevgili hem de yaşama nedeni , ölüme direnmesini sağlayan.Ve her bir sokağı ile , beynimdeki gün gün yıl yıl anılarını saklamayı becerebilen. Her geçtiğim sokakta yeniden canlanan.
      İlk adımımı attığım sokaklarından başlayarak , kişisel tarihimi izleyerek gezdim şehrimi.Tarihimde yer alan insanların geçit resmine  selam durup , kimlerin kaldığını kimlerin zaman içinde yitip gittiğini de hatırlayarak. Her sokakta bu eli kanlı acımasız sevgilisinin , güzel aşkına nasıl acımasızca kıydığını içim sızlayarak ta olsa görerek gezdim.O tüm bunları yaşar her gün yeni bir yara açılırken vücudunda ben yoktum .Benim günahım daha büyüktü aslında , arkama bile bakmadan terk etmiştim O’nu . Kolay kolay arayıp sormamıştım da. Yüzümde terk eden sevgilinin soğukluğu vardı  , bunca geçen zaman içindeki her karşılaşmamızda .Sorun etmedi bütün bunları , yüzüme de vurmadı hainliğimi . Hala güzeldi ve çekiciydi.Anne şefkati de vardı bu sevgilide.Gençliğin isyancı ruhu ile arkaya bakmadan terk edişime rağmen sanki daha dün ayrılmışım gibi kabullenmişti. Ne geçen zamana aldırıyordu ne de benim vefasızlığıma. Aşık Kadın dışında kim böyle bir kabullenişe razı olabilirdi ki? İnsanlar yaşlansa da , binalar değişse de , kıyısı insan eli ile değiştirilmiş bozulmuş olsa da alınan nefesle , tüm hücrelerime yayılan seslenişi aynıydı.Sesler kelimeye o tek kelime de koskaca bir cümleye dönüşmüştü. ”HOŞGELDİN”…
Haziran - 2007-Bostanlı


4 yorum:

  1. Şehri renklerle hisseden biri olarak çok sevdim bu yazınızı, değerli paylaşımınız için teşekkürler.

    YanıtlaSil
  2. Elif Şafak ta Bit Palas romanında , şehirlerin renklerle ifade edildiğinden bahseder...YAzarken değil ama sonra anımsadım bu tanımını...Teşekkür ederim.

    YanıtlaSil
  3. Halil, bu harika bir anlatım.Eline diline sağlık.Ayrıca benim de bunları nasıl derinden hissettiğimi tahmin edebilirsin.
    Yazıların bende bağımlılık yapmağa
    başladı,haberin olsun :))

    YanıtlaSil
  4. Melda Abla.. Sen yazı iste, anında yollarım sana.:)

    YanıtlaSil

Etiketler

ADAM VAR (1) AFORİZMALAR (3) Akçay Günlüğü (1) ANLATI (17) ARTUNÇ BEYİN DEHŞETLİ SON GECESİ (1) BANA DAİR (12) BEN BİRİSİNİ ÖLDÜRDÜM (1) BERGAMA-1965 (1) BİLGİNİN VE SANATIN MÜLKİYETİ OLMAZ (1) BİR ADAM/GÖLGELER İÇİNDE (1) BİR ANLATI ÜZERİNE SERBEST SALINIMLI ( GECİKMİŞ) DÜŞÜNCELER (1) BİR MAYIS (1) BİR TANE (1) BİR YAZ GÜNÜ RAPSODİSİ (5) BİRİ/HEPSİ/HİÇBİRİ (1) BOSTANCI RECİİNİN OĞLU TAKSİCİ NUMAN (1) BRİ METREKAREDE HAVA VAR (1) BUGÜN ÇOK KÖTÜ BİR ŞEY OLACAK (1) BUNU GÖRÜYON MU (2) CELLAT (1) CİCİLERİ SEVELİM (1) CİNAYETİ GÖRDÜM AMA TANIK OLMAM (4) CLAIRE (8) ÇÜRÜK AŞK HİKAYESİ (1) DENEMECE (4) DENİZ MORALIGİL İMZA GÜNÜ (1) DERNEK (2) DOSYALARI HAVALANDIRMA ZAMANI (1) DÖNEN DÖNENE (1) DUYURU (7) DÜĞÜN (4) DÜŞ KAPISININ MANDALI: FANTASTİK EDEBİYAT (1) EDEBİYATA DAİR (52) EDERLEZİ (1) FARFARA TEYZENİN BİTMEK BİLMEZ EFSUNLARI (1) FUNDA ÖZŞENER (1) GAITASINI ÇIKARTMAK (1) GÖKDELENİN TEPESİNDEN DÜŞÜYORSAN DEBELENMEYECEKSİN (1) GÖRÜŞ/MEK (1) GÜNCEL (3) HUKUK (1) İBİŞE NASİHATLER (4) İDA RÜZGAR LESBOS (1) İHSAN OKTAY ANAR (1) İKİ FİLM BİRDEN (1) İZMİR FELSEFE GÜNLERİ (4) İZMİR KİTAP FUARI (1) KARŞIYAKA (1) KAYIP CÜZDAN HİKAYESİ (1) KEDİ KİTABEVİ (2) KELİME KELİME ANLAT DESELER (1) KENDİME DAİR (11) KİTAPLAR (2) Komünist Partisi (1) KORUYALIM (1) KUM TORBASI (1) KÜÇÜK BİR YANLIŞ ANLAMA (1) MAROON AĞLARINI ÖRÜYOR (1) MAROON IS NO:1 (1) MARTI ÇIĞLIĞI VE GAZETE VE... (2) Mektuba Bağlanmış rüya (1) MODERN ZAMAN VAKANÜVİSLERİ (1) OLDU MU BÖYLE OLACAK (1) ÖYKÜ (26) ÖYKÜ OKUDUM BUGÜN (1) PİTKİM VE SALYANGOZ KABUĞU (1) PRESTIGE (1) ROMAN YAZDIM (1) SADIK YEMNİ (1) SAVUN-MA (1) SENİ SEVİY... (1) SEVİŞGEN RÜYA (1) SIZINTILAR (6) SİNEMAYA DAİR (11) SON ÇALIŞMA (1) SÖYLEŞİ (1) SURATINA SURATINA (1) sürrealist mahallenin olmayan efkâr-ı umumiyyesi (6) ŞANSLI ADAM (1) ŞİİRİMSİ (23) TAM ŞU ANDA (1) TEHDİT EDİLDİM (1) TİYATRO (1) TOPRAK KEMİKLERİMİ ÇAĞIRINCA (1) Türk Yargıçları (1) YAŞAMA DAİR (65) YEMEK (1) Yol-Tütün-Yorgunluk (1) YUNAN USULÜ (1) ZAHİRİ HANIMIN TEFTİŞ GÜNLERİ (1) ZEHRİMİZ EŞİT; FARKIMIZ FİYATIMIZDA (1)