28 Aralık 2010 Salı

YILBAŞI BİR MATEMATİK SORUNUDUR

Yılbaşları, yılsonları... Gecenin bir yarısının bir saniye sonrasının, geride kalan 364 gece yarısından farkı ne olabilir ki? Olduğu düşünülen bu fark, doğanın ruhundan mı kaynaklanıyor yoksa insanların kafasından mı? İşi doğaya bırakırsak, daha farklı bir tarihin gece yarısını bir saniye geçesinin anlam taşıdığını, insanlık tarihinin sayfalarında bulabiliriz. Hatta her toplum, yarattığı kültüre bağlı olarak kendi gece yarılarını ve geçen saniyelerini anlamlandırmıştır diyebiliriz.

Globalleşen(!) dünyada farklı günlerin anlam taşıması, azınlıkta kalan kültürlerin ilgiyle izlenen etkinliklerinden öteye geçmez olup, turistik turların konu başlığına sıkıştırılırken, sıradanlaşmanın eksik lezzeti benliğimize yapışıp kalıyor gün be gün.

Sıradanlık ve aynılaşmanın sonuçları, uyuşuk bedenleri salon takımlarının koltuklarına hapsetmeye başladığında; düzenin açmazı, kendisine her zaman yaptığı gibi bir çıkış yolu arar.
Tanrısallığın ve sadece dualarda yaşamanın, düzenin ekonomik çarklarına katkısının yetersiz kaldığı ve duanın paraya dönüştürülebilecek başka araçlarla ikame edilebileceğinin anlaşılmasıyla; insan evladının, "homo economicus"a dönüşüm sürecinin hızı ve dozajı artarken, yılbaşları ve yılsonlarının önemi de artar oldu.

Kaynak toplumlarda, ilahiyat katkılı tüketimin sınırsızlığı dayatılırken, bizim gibi mevcut yılbaşları ve yılsonlarının ilahiyatına uzak ama cüzdanlarına yakın toplumlarda; içi boşaltılıp kimliksizleştirilmiş, isimsiz, sevimli ve tonton "Heroe"lar cirit atıp, bacalarından girdikleri evlere hediyelerini bırakıp, heybelerini para ile dolduruyorlar. Bizse merkantalistlerin sihirli sözcükleri ile uyu(ş)maya devam ediyoruz.

Modern çağın SANTA CLAUS'ları, Cortez'in değil ve fakat Kristof Colombus'un tüccar misyonerlerinden farksız görünüyor. İki incik, bir boncuk ve bir el aynasına bir kilo altın heba ediyoruz.

Bu tek yanlı trampaya, global dünyanın melezleşmiş yerel uzantılarının da dahil olduğunu gördüğünüz anda akla gelen tek şey; tüm olan bitenin aslında, sistemin doğal sonucu olarak, TANRILARDAN arta kalan ve paçalara yapışan kağıt ya da plastikten mütevvellit değişim aracından az ya da çok paylarına düşenleri toplama çabasının, piramidin en ucundan tabanına kadar genel geçer davranış biçimi olduğu.

Müzikholler , müzikli restaurantlar, müziksiz olup sadece yılbaşı ve yılsonuna özgü müzikli olan restaurantlar, paketi fiyonklu-fiyonksuz program satan oteller, hoteller, barlar ve hatta pavyonlar, paçaya yapışanları yakalama çabası içinde olanların içinde belki de en masum kitle. Piramidin üst kısımları, kar marjlarını arttırma derdine iken bu saydığımız müesseselerin tüm çabası yaşamak ve ayakta kalmak üzere kurulu.

Daha fazla, daha fazla, çok daha fazla eğlence... Daha fazla farklılık(?)... Daha çok kendinden geçercesine alış veriş... Daha çok tüketim... Kendinizi tüketin hatta gelin biz tüketelim, satalım... Oysa yenilen yemek, içilen içki, otelde yatılan yatak, üstünde uyunulan çarşaf ta hep aynı...

İnsan zihni, basitliğin güzelliğini;
Yürekler, ufak bir dokunuşun ya da gülümsenin dünyanın en kaliteli ipeğinden daha iç gıcıklayıcı olduğunu;
Tenler ise küçük bir öpücüğün, pırlanta yüzükten daha ışıldayıcı iz bıraktığını unutuyorlar. 


Editoryal :Kırmızı Çizmeli Kedi 


İzmir-İzmir Kent Kültür Sanat Dergisi Yılbaşı Özel Sayısı...

23 Aralık 2010 Perşembe

İKİSİ BİR ARADA...YERSENİZ...MİMSENİZ...



Farkındayım ; “Mim” denildiğinde dayanamıyorum ve muzırlığım tutuyor.Ama inanın durduk yerde değil , geçmişten gelen bir öyküsü var…Yani bu anket işinin geçmişten gelen öyküsü var Mim dediğiniz nanenin değil…Üniversite yıllarımda memleketimin anket tutkusu , “PİAR araştırması oluyor “ yeni depreşmişti.el yordamı ile bu işleri yapan şirketler türemişti ve anketçiliğin en önemli motor gücü olan ucuz işçiler için de doğal olarak üniversite öğrencileri hedef seçilmişti.Ben de o hedeflerden birisi idim.Ama malum , öğrenciyiz kafamız da çalışır;bendeniz de bu anket şirketlerini söğüşlemeyi hedef 
seçtiğim için aramızda düello tadında mücadeleler yaşanıyordu.onlar bir dünya saçma sapan soruyu insanlara sormamızı istiyor karşılığında da üç kuruş para vermeyi taahhüt ediyordu.Ben de , o saçma sapan bir dünya soruyu millete sormadan ve fakat kesinlikle mantık zinciri içinde kendim cevaplayıp , insanlardan da , ya babacım ben senin yerine cevapladım sen üzme ve de yorma kendini ; sadece tlfnunu ver deyip kaydi bilgileri beleşe alıyordum.Cep telefonu olmadığı için de sabit telefon yeterli oluyordu.Zaten şirketler de tek tek falan aramıyordu ; isimler arasından seçme yapıp belli oranda konuşabilirler ve anket teyidi alabilirlerse gerisini yoklamıyorlardı.
Böylece ben , en bela anketlerin en fazla soruyu içeren formların aranan adamı olmuştum.evimde oturup , sorulara mantıklı ve kısmi gerçek içeren cevaplar sıralarken , bir baktım kafayı yemek üzereyim.Bıraktım elbette…Dayanılacak ızdırap değil-di çünkü.
Şimdi siz bu mimleri yolladıkça o günler geliyor aklıma.Ne yapayım , dayanamıyorum ve sorulara olabildiğince abuk cevap veriyorum.Şimdiden affola…

Efendim ilki , neymiş Proust’un veletlik ve ergenlik dönemi cevaplarını içeren sorular-mış.Ve bu sorular , şimdilerde psikologlarca kullanılıyor-muş.ya Proust gelişmemiş ergen ise ben ne yapayım.Bir insanın 13 yaşındaki cevapları ile 20 yaşındaki cevapları aynı olabilir mi?demek ki ben , Proust’u bu yüzden sevemedim.Merak ediyorum acaba psikologlar benim aşağıdaki cevapları gördüklerinde ne diyecekler…

BENİ ÜZEBİLECEK OLAY :

G.tepe’ye , yıllar sonra yapılacak olan ilk maçta yenilmek…(Bir yıl kendime gelemem herhalde )

NEREDE YAŞAMAK İSTERİM :

Ya niye illa beni başka yerlerde yaşamaya meraklı insan gibi gösteriyorsunuz?Ben memnunum kardeşim KARŞIYAKA’DAN…İlişmeyin…

YAŞAYABİLECEĞİM EN MUTLU AN :

Müvekkillerimin , söylediğim vekalet ücretini AZ BULUP , iki katına çıkartmaları ve parayı peşin ödemeleri…

HANGİ HATALARI HOŞGÖRÜ İLE KARŞILAYABİLİRİM :

Zil zurna ikan , çevirme yapan memurun , beni görür görmez derhal yol vermesi…Olabilir , yanıldı ve durdurdu.Onlar da insan…Affedebilirim…

EN SEVDİĞİM ERKEK KARAKTER :

FATİH ÜREK…Rekabetçi ortamları sevmiyorum da…

EN SEVDİĞİM KADIN KARAKTER :

Jenna Jameson


BİR ERKEKTE EN ÇON BEĞENDİĞİM ÖZELLİK :

Efemine olması…(Bkz. Beğendiğim karakter sorusuna yazdığım cevap )

BİR KADINDA EN ÇOK BEĞENDİĞİM ÖZELLİK :

Şunca yıldır , şunca zamandır , sizleri anlamaya uğraşmanın beyhude çaba olduğunu ; yaşamın her dakikasında bize hatırlatabiliyor oluşunuz…

EN SEVDİĞİM ERDEM  :

Erdem…Erdem…Erdem…Ya , Erden var ; liseden…Ama , Erdem tanıdığım yok…Olmayanlar arasından hangisini daha çok sevebilirim ki?

KİMİN YERİNDE OLMAK İSTERDİM :

Kimin yerinde olmak istediğimin çok önemi yok ama ben bu sorulara cevap verirken , Çizmeli ile Arı Maya’nın yerinde olmak istemezdim…Emin olabilirsiniz.  

ARKADAŞLARIMDA OLMASINI İSTEDİĞİM ÖZELLİKLER :

Bana verdikleri borç paraları anında unutmaları yeterli olurdu…

FAVORİ KAHRAMAN (TARİHTE )

5-2 lik G.tepe maçında , açık tribünden tel örgüleri aşıp , tarafsız ve boş alan olan kale arkasına geçip , oraya sızan bizim SAT timine yakalanıp , tribünün taa tepesinden aşağıya kadar yuvarlanan AVEL…Kesinlikle…Çok kahramancaydı ve o uçuştan sonra tarih olduğundan eminim…

GERÇEK HAYATTAKİ FAVORİM :

Etendim (Bir baba Hindi ) Mustafa…Bir ara anlatırım…Çok güzel adamdır…

EN SEVDİĞİM RESSAM         :

Resim? Ben? Sevmek?Bilmek?

EN SEVDİĞİM MÜZİSYEN :

Maçlar öncesi , TIR parkında biralanır iken , yanımıza gelip darbuka ile şenlik yapan esmer kardeşlerim…Sizleri çok seviyorum…

KENDİMDE GÖRDÜĞÜM EN TEMEL EKSİKLİK :

Mükemmelliğim…Kahretsin…Bu kadar mükemmel kesinlikle eksiklik…

HAYATIMIN EN BÜYÜK ŞANSSIZLIĞI :

Bu blogu açmak sanırım…

EN SEVDİĞİM RENK :

Aslında uzun bir şey yazmıştım ama yoruldum ya…Onu da yazamayacağım…Yeşil Kırmızı…Tebrik ederim , bu kadar soru içinde bir tane doğru düzgün cevap verebildiğim için…

ARI…İğnen kopsun emi…


ŞŞİMDİ SIRA GELDİ İKİNCİSİNE

Allahtan önceki kadar uzun değil…Bunun müsebbibi de belli ; Çizmeli…

2010 ve Mutlu olmuş muyum ? : Soruya bak soruya…Hezeyanlar ve kabus ile geçen bir yıl-dı.Uyandığımı sandığım an sanırım en mutlu anım olacaktır.

2010 NASILDI ? : Kabus…Kabus…KABUS….KABUSSSSS. KAAAABBBBUUUUSSS

2011  E NASIL GİRMEYİ İSTERİM ? Yani…Bir anlatırsam…Iıııhhh anlatmayayım…Beni tanımama kararı alırsınız…

2010 YAPTIKLARIM YAPAMADIKLARIM :

Yaptıklarım : Iııııııııııııııııııııııı

YAPAMADIKLARIM : Ohoooooooooooooooooooooo

Hadi geçmiş olsun ikisi de bitti…Yollayanları tavşanlar kovalasın….




21 Aralık 2010 Salı

NASIL BAŞLADI…



Neden yazıyorum?
Kısa cevabı belli ; keyif alıyorum ve daha önce mesleki nedenler dışında yapmadığım bir şeyi yapıyorum.İnsan bazen kendi sınırlarını zorlamalı ve yazmak ta kendi sınırlarımı görmeme yardımcı oluyor.
Elbette , tek neden bunlar değil.Yazma çabasının altında merak ve keyif almanın ötesinde başka nedenler olduğunu bilmek için kendini biraz tanıması yeterlidir insanın.Ve o derin nedenleri sorgulamaya başladığım dakikada işler karışıyor , cevaplar birbirine giriyor.Çünkü  "Neden" sorusu , kendi içinde bir "ilk" i , bir  "başlangıç"ı  taşır.
Her "neden sorusu" o nedeni doğuran ilk patlamadan doğmuştur. Kendimize sorduğumuz  "neden" sorusu , kişisel tarihlerimizde o başlangıcı yani ilk patlamayı simgeleyen "nasıl " sorusuna da yol verir.Neden sorusu ne kadar genelse , nasıl sorusu o kadar özeldir.Bu yüzden neden yazıyorsun sorusuna cevap vermeden önce nasıl başladı sorusuna cevap verilmelidir ki, nedenlerin arasında boğulup gitmeyelim.
Nasıl başladı yazma merakı?
"-Koltuğa uzandım ; gözlerim kapanmadan önce son gördüğüm şey , köstekli saatin sarkaçlığı ve giderek sessizleşen tik tak ları idi..."
Hayır değil elbette.Bu soruyu sorduğum sırada  boş ama sıcak belediye otobüsünde , yorgunluğun , uykusuzluğun , ıslaklığın ve iki gündür üstümden atamadığım alkol etkisi altında idim.Ve sızmamak için , kirpiklerim ile kaybedeceğimi bildiğim gereksiz bir kavgaya tutuşmuştum.
Sahi ya , ne zaman başladı?...Nimet Hoca... Bir kelime yada cümle düşünürsünüz bazen ve beyninizde bir resim beliriverir.Benimki Nimet Hocanın balkondan yarı beline kadar sarkıp , beş on saniye sonra beni yakalayacağı gözleri ile mahalle bakkalından aldırtacağı şeyleri zihninden sıralayan hali idi.
İlkokul hocamdır  kendisi ; aynı mahallede otururduk ve bakkaldan yapılacak alışverişlerin zorunlu çırağı idim. Nimet Hocanın yani iki yıldır tepemden hem mahallede hem de okulda inmeyen sevgili hocamın , Üçüncü sınıfta iken  sorduğu , 4 soruluk sınav sorusundan sadece bir buçuk soruya cevap yetiştirebilmiştim o gün .Yani normal şartlarda dört sorudan sadece bir tam soruyu cevaplayabilmiş , diğer soruya cevap verirken yarısında sınav bitmişti.Bilmediğimden değil , soruları fazla biliyor olmamdan kaynaklanan bir durumdu.Kadının iki satır ile geçiştirmemizi istediği iki soruya öyle bir cevap verdim ki sınav bitti.Ve tüm yazdıklarım kelimesi kelimesine doğru idi.Kağıtları toplarken kızdığı ve neredeyse tüm sınıfa rezil ettiği beni , bir kaç gün sonra tahtanın önüne çıkarıp özür dilemiş ve tüm hayatım boyunca bir daha başıma gelmeyecek iş gelmişti: Bir buçuk soruya cevap verip tam puan almak...Kadıncağız , İki Osmanlı Padişahını sormuş kimdir bunlar demişti.İstediği sadece şu padişahın oğullarıdır dememiz iken , ben her ikisinin de tüm hayatını seferlerini reformlarını yaşadıklarını hatasız anlatmaya kalkmıştım.Sonuç mükemmeldi elbette...Ama bir daha hayatım boyunca tekrarlama şansım da cesaretim de olmadı böylesi bir deliliği.O yaşta basitçe hocaya sorularak halledilebilecek bir mesele hayatımın anısına dönüşüvermişti.
"İlk " bu olabilir mi? İhtimal...Belki...
Diğeri...Eski eşime yazdığım mektuplar-dı...O Öğretmen di ve henüz biz sadece flört ediyorduk.Aramızda epey bir kilometre vardı ve daha ne cep telefonu , ne internet uykularımıza bile girmemişti.Basit film karelerinde bilim kurgu ürünlerinden öteye geçmiyorlardı.Bizim tüm bağlantımız , akşam saatlerinde köy sakinlerinden birisinde bulunan sabit telefon ile yapılan beş on dakikalık konuşmalar ve yazdığımız mektuplardı.Yıllar sonra bir gün çekmecede tesadüfen bulduğum ve Onun sakladığı mektuplar...Tekrar okuduğumda aklımdan geçen "Güzel yazmışım"  olmuştu.Evet , derdimi güzel anlatıyordum...Hatt boşanma turları atılırken evin içinde , ağzından kaçırdığı şey o mektuplardaki duyguları arıyor oluşuydu.Boşanma arifesinde bu itirafın gereksiz bir niyet beyanı olduğunu bilen birisine söylenen anlamsızlaşmış bir cümle.Bu olabilir mi? Bir belki de buna o zaman...
Sonra...Cep telefonlarının , internetin icat  ve benim de çoktan boşanmış olduğum bir dönemde , hayatımda ilk kez aşık olduğumu anladığım ve herşeyi kelimelere yüklediğim dönem...Kelimelerde , ekranda yanıp sönen imleçin hareket edişinde aranan , yüklenen duygular...Teknolojik aşkların gizil yetenekleri ortaya çıkardığı bir çağ...Peki bu olabilir mi?...
Dokuzunda , Yirmidokuzunda , Otuzdokuzunda...Nasıl başladığı , üç virajla birbirine bağlanan bir neden-yol...
Benim yazma hevesim KADINLAR yüzünden başladı...Ve ben bunun doğru olup olmadığını  düşünürken  , ineceğim durağı kaçırdım...Başlangıçta üç kadın var...Neden yazdığıma belki bir fener olur cep telefonunun tepesinden , incecik.
  Edebi bir başlangıç değil , biliyorum...O zaman ben bi soru sorabilir miyim? Olmak zorunda mı ?
ARALIK 2010

15 Aralık 2010 Çarşamba

PELICAN BRIEF-2


NEFESİMİZİ TUTTUK , İZLİYORUZ...BİZ Mİ YAMAN 

SAYIN CEVAT BEY Mİ YAMAN?...

PELİKANIN GAGASI MI YUMURTANIN SARISI MI ?

BİZİM RENKLERİN ARASINA SARI SIZABİLİR Mİ 


DİLİ BEŞ KARIŞ DIŞARIDA DELİ DANA TAZ'İN 

YERİNİ ŞAŞI PELİKAN ALABİLİR Mİ?


BENİ İZLEMEYE DEVAM EDİN...





 

12 Aralık 2010 Pazar

EĞİTİMSİZ YETENEKSİZ

İnsanlar yaşamları boyunca , genlerindeki kodlara bağlı olarak bazı alanlarda becerilerini üst düzeyde kullanırlar.Bunların bir kısmı eğitim yolu ile daha da geliştirirler.Eğitimsiz beceriye “yetenek” adı verilir.Bir kısım becerilerimiz ise toplumsal yaşamın doğal bir sonucu olarak okulunda yada yaşamın tam içinde öğrenilir ve biz buna “eğitim” deriz.
Ben , "eğitimsiz bir yeteneksizim".Hangi konuda mı? Yılbaşı ve doğumgünümü kutlama konusunda.Öğlen vakti gidip te karlı hain kediye bulaşmasaydım daha doğrusu Mark Zuckerberg denen küffarın , gavur icadı olup ta dünyadaki en yoğun dördüncü kullanıcısını oluşturan milletimizin bir ferdi olarak , Facebook denen nanede kaydım olmasından mütevellit , tutup ta dün akşam attığı mesaja öğlen vakti cevap yetiştirmeseydim korktuğum başıma gelmez ve "party" havası buralara kadar ulaşmaz ve ben bu yazıyı yazmak zorunda kalmazdım.Ne bileyim ben…Bu “nane” herkese haber veriyor ya , gizli saklı bir şeyiniz kalmıyor.Karlı kedi de öğrenmiştir nasıl olsa diye düşünüp yumurtlayıverdim d.günü kelimesini.Bu kısma sonra dönerim benBen önce , şu "Eğitimsiz yeteneksizlik" konusuna açıklık getireyim.
İki sene önceydi sanırım , gene lanet aralık ayının başlarında , bir arkadaşım ile laflarken ağzımdan kaçıvermişti “ Ben bu yılbaşı ve doğumgünlerini kutlamayı bir türlü beceremem , nedendir bilmiyorum” cümlesi.Sonrası , uzun bir sohbet olup nedenleri niçinleri üzerine insanlık tarihinin en gereksiz diyaloglarını kurup fikir yürütmüştük.Bedeli pahalı oldu , o sene kutlamayı (güya) beden haberiz bu eleman düzenledi.Eğlenceli olan kısmı , içilen şaraplar , gırgır şamata ve arkadaşımın deli dana Albrador köpeğinin dayanamayıp pastanın üstüne atlaması idi.Yemeyenin pastasını yerler kardeşim hayvan haklı.
O saçmasapan diyaloglar sırasında fark ettiğim şey , kurgulu ve belirli güne dayandırılmış eğlencelerde ki bunlar malum , doğumgünleri ve yılbaşılar oluyor ; toptan insan mahluku olarak delirip , farklı(!) bir şeyler yapma gereğini hissediyor olmamız tüm hücrelerimizde.
İlla kutlanacak ve illa ki farklı bir şeyler yapılacak ; o güne kadar eğlenilmediği kadar eğlenilecek ya.
Aslında büyük bir paradoks var bu düşüncede:Yok yok , bir değil hatta iki…Eğlencenin o güne kadar görülmemiş boyutlarda olması , yani hem eğlence hem de eğlenmenin dozaj ve şiddetinin her geçen sene artması…”Altın Vuruş” etkisi yaratmıyor mu sizde?Eğlencenin niteliği her seferinde değişmeli ve her seferinde daha da fazla artmalı dur durak olamamalı ve bu iki unsurda gelişme sağlanmalı.Bu sağlanamazsa sonuç her zaman kötü yada yetersiz olacak demektir.Şimdi bu “hal”i tüm hücrelerinde duyumsayan birisi olan “ben” tüm toplantı ve görüşmeleri dahil olduğum arkadaş çevremde ve gruplarda ayarlayan “ben” ; parti düzenleyicisi ve halay başı olan “ben” işte bu iki dayatma yüzünden , her iki olayda da yani doğumgünü ve yılbaşılarımda , bitmek bilmeyen bir kabus sarmalına giriyorum her yıl.Üstelik bunu da yılın son ayı olan , Aralık ayında yaşıyorum ki , Aralık ayları kabus yaşatır oldu bana.Yılbaşılar zaten başlı başına bir olaydır.Bir ay önceden millet toplaşır er ayarlamaya çalışır , başka zaman üç kuruş verikleri mekanlara dünyanın parası ödenir eller havaya yapılır cüzdanlar boşalır sokaklara yada taksilerin içine kusulur ; sevgili ile yada eşler ile kavga edilir sabaha karşı , yattığın yerde uyanırsın ama oraya nasıl yattığını hatırlamazsın.yediğin içtiğin bir halta benzemez ve o kadar parayı neden ödediğini ancak ertesi gün kendine sorarsın...
Sonunda , bu becerisiz yeteneksizliğim o boyutlara vardı ki , uzun yıllardır yılbaşılarını hiçbir şey yapmadan geçirir oldum.Evde , genelde şarabımı yada rakımı yudumlar , kitap okur yada yılbaşı gecesinden haftalar önce çekilmiş saçma sapan tv programlarına hangisinde en seksi ve kıvrak dansöz çıkacak diye bakar oldum.Evli olduğum dönemde en dandik eğlence yerlerinde yada uyduruk ev toplantılarında , en fazla eğlenen adam numarası yapıyordum belki o yüzden dışarı çıkmamak için elimden gelen gayreti gösteriyorum şimdi.
Doğumgünlerim daha da felakettir , yıllardır kutlamadım çünkü.Yani ne bir yerlere gittim nede götürülmeyi istedim.Köşe bucak kaçtım milletten ; eskiden daha kolaydı çünkü o zamanlar bu Zuckerberg daha portakalda protein idi ve zaten kimse ben söylemedikçe doğum tarihimi bilmezdi.Ne mutlu günlerdi yarabbim.Bazen unuttuğum ve bir kaç gün sonra hatırladığım bile olurdu.Mutluydum , mutluydunuz…Ne mutlu günlerdi o günler.

Oysa şimdi ; sabahtan beri mail kutuma düşen bildirim ve kutlama iletilerinin sayısı 100 ü geçti.Kapısından geçmediğim firmalar doğumgünümü kutlamak için sıraya girmiş mesaj gönderiyorlar.Millet telefon açıyor “Eee ne yapıyoruz?” diye soruyor.Babam , ne yapacağım ; maça gideceğim akşam da eve gelip ayağımı uzatacağım.Hatta mümkünse , Bir Ocak’a kadar uyayacağım.
Zaten , doğumgünlerini kutlamayı da anlamam.İnsan yaşlanıyor diye kutlanır mı?
-Tebriklerrr..
-Niye? Ne oldu?
-Doğumgünün ya…
-Yaşlanıyoruz oğlum…40 ı da devirdik , manyak.Bunun için insan tebrik edilir mi?Küfür yiyeceksin şimdi.
-???
Yaşlanma işine kafayı takmış falan değilim ama ne olduysa oldu ve geçen sene fark ettim yaşlandığımı.Kırk dediğimde yani.Ve tam bir yıldır Allah sizi inandırsın , kimsenin ne yaşlanma gününü kutluyorum ne de bunun için şirinlik yapıyorum.Hani son bir umut belki liste falan yapıyorlarsa kimler aradı , mesaj attı diye o listede olmam ve beni de aramaz yada mesaj atmazlar diye.


Geçen sene yılbaşı akşamı sinemaya gittim düşünün vahameti…Millet bar rezervazasyonu yaptırır , ben sinemaya telefon açıp , gösterim olmadığını sordum.Varmış…
Laf fazla uzadı…
Kedi : Kuyruğunu kolla.Teneke bağlamazsam ne olayım…



9 Aralık 2010 Perşembe

MODAYA UYDUM

EFENDİM , MALUM ; TAMAM BELKİ DE DEĞİL VE BEN SADECE KENDİ KENDİME 

GELİN GÜVEY OLUYORUM AMA OLSUN...AYRICA SİZE NE? GELİN DE BENİM 

DAMAT TA.

HANİ KENDİMİ AĞZINDA PİPOSU , SIRTINDA TÜVİT CEKETİ OLAN , AMERİKANCASI 

HANDSOME TÜRKÇESİNİ SİZ BULUN , KAŞI KALKIK YAZAR TAİFESİNDEN SANIP 

BİR ŞEYLER ÇİZİKTİRİYORUM YA , DEDİM Kİ YOK BURADA OLMAYACAK 

YAZILAR 

KARIŞACAK ; BEN ARADA FIRLAMALIK YAPMAK İSTEYECEĞİM GÜZELİM HİKAYE 

KARAMBOLE GİDECEK ; .DİĞER YAZILARIMDAKİ O MELUL MELUL BAKAN 

BUĞULU GÖZLÜ ROMANTİK HERİF İLE UYUM SAĞLAMAYACAK VE HEM AYRICA , 

BİZİM KEDİ DAHİL  YAPAN YAPANA AYNI ŞEYİ BENİM NEYİM EKSİK PEKİ? DİYE 

DÜŞÜNDÜM VE TUTTUM İKİNCİ BLOGU AÇTIM.ÖOK MU ÖNEMLİ ASLINDA 

DEĞİL.NE YAZDIKLARIM NE DE YAZMAYA ÇALIŞTIKLARIM.SADECE HİKAYE 

ANLATMAYI SEVİYORUM.OKUMAK İSTERSENİZ DİYE VERİYORUM ADRESİ 

AŞAĞIDA , BENİ ÇOK UĞRAŞTIRMAYIN VE DE YORMAYIN OLUR MU BAŞKACA 

SORU SORUP...

www.avramdanmasallar.blogspot.com

PELİKANLARA GELESİN



Pek muhterem , saygıdeğer ve de akıllara seza Belediye Başkanımız Cevat Durak, soyadına yakışır bir şekilde durdu…Durdu…Durdu…Gene yaptı yapacağını.

Son icraatı sonrası , epey internet ve yerel gazetelere malzeme olmuştu.Hazır tam unutulmak üzere iken yeniden sahne aldı, hem de ne sahne alma.Önce insanlar şakadır ya hatta yok canım resimlerde photoshop falan vardır diye düşünürken olmadığı anlaşıldı.Sahil boyunca haberi duyanlara dilaltı , tansiyonu çıkanlara tansiyon ilacı , olmayanlara sarmısak  ; düşenlere tuzlu ayran taşımaktan çarşı esnafı ve sağlık ocağı ekipleri helak olmuş durumda.Belediye meclis üyelerinin ise o karara kaldırdıkları evet ellerinden sonra Emniyetten , koruma talebinde bulunduğu haberleri geliyor.Evlerinin camlarını da taşlanma olasılığına karşı bantlarla korumaya almaya çalıştıkları da söylenti halinde yayılmakta.
Efendim , Cevat Bey'in yeni icraatı semtimize acilen duyulan ihtiyaç sebebi ile bir maskot seçmesi.Pardon yanlış oldu , Cevat Bey istedi Belediye meclisi seçti…İtiraz eden olmadan üstelik , oybirliği ile.Ki zaten 3 AKP li meclis üyesi var ve onarlı kale alan da yok.O yüzden oybirliği dedim.Ayrıca , Karşıyakalıları kale alan yokken o birkaç kişiyi kim kaale alır.Kaalsiz bir Belediyemiz var darısı Göztepelilerin başına…Tabii önce belediye olmaları lazım ama konu ile ilgisi yok bunun.

Neyse , Cevat Bey oturmuş düşünmüş , taşınmadan karar vermiş.Bizim acilen bir maskotumuz olmalı , olmalı ki Turizm Kentleri bilmem nesine üye olabilelim.Turistler kapıda , ellerinde pasaportları bekliyorlar ha maskotları oldu olacak ve istila edecekler Karşıyaka’yı diye.
Oldu oldu…Olduruverdi…Konduruverdi..Vallahi kondurdu ciddiyim.NURTOPU GİBİ PELİKANIMIZ OLDU.KESELİSİ HEM DE.Kesesiz yakışmaz bize diye keseli pelikan buldular bir adet kondurmak için.Gerekçe süper ; Pelikan 12 ay boyunca var-mış Karşıyaka’da.Kaçıp göç etmiyormuş.Konuyormuş duruyormuş öylece…Şimdi , bu konma işi de aslında biraz karışık.Konan eden yok , hayvan burnumuzun dibindeki Kuş Cenneti denilen , yavrulama ve kışlama sahasında var evet ama bizim sahilde yok.Hoş , et fiyatları böyle giderse zaten konduğu anda indirirler gibi geliyor bana.Yani hayvancağızın canı taze balık , rakı ve roka isterse kalkıp geliyor bizim sahillere.Şimdi bu durumda var mı yok mu su da tartışmalı oluyor.

Asıl kıyamet , Cevat Bey ve ekibinin , arkada pelikan benzeri eleman ile çektirdikleri fotoğraf ile koptu.Millet resme bakıyor ; hayvan beyaz tüylü , gagası sarı boynunda bizim atkı.Ama asıl bomba şu ; ulan bu hayvan şaşı.Vallahi şaşı billahi şaşı.Zaten aylardır ve de yıllardır karışık olan bizim çarşı ( BJK nin çarşısı değil  bu bizim çarşı ; güzel de çarşıdır ha) hepten dellendi , aha tüyü de kondurdu en pelikanından tam oldu diye ayağa kalktı insanlar.



Üç gündür şiddeti artan eleştiri bombardımanına cevap ta çok gecikmedi : 3-5 kişi eleştiriyor hıhhh….Anaaammm… Cevat Bey tınmadı iyi mi o kadar noooluyor yaw nidasını…3-5 haa…
Siz şimdi seyredin şamatayı.

Cevat Bey’in ilk vukuatı da değil bu aslında.Yazın da seçim sonrası  bi coşmuş , açılacak olan Fotoğraf Müzesinin yanındaki parka “ Erol Atar” ın adını vermeye kalkmıştı , Fotoğraf Sanatına yaptığı katkılardan dolayı…Attık tuttuk tabii; hem de ne atıp tutma.En son bir sonraki seçimlerde  Bursa Büyükşehir Belediye başkanlığı’na aday olması bile söylenmişti.Fotoğraf Müzesi de , İzmir’in ilk fotoğrafçılarından olan Karşıyakalı Hamza Rüstem ‘in çalışmalarının , oğlu ve torunu tarafından bağışlanarak hazırlanmış bir müze Olacaktı.Erol Atar adını duyunca insanlar  vazgeçtiler bağıştan.Erol Atar , "atar"ını yapıp memleketimizi terk etti Bornova’ya yerleşti ; Bornovalılar bize kızdı , toplarınızı niye bizim bahçeye kaçırıyorsunuz ulen diye; Başkan Karşıyaka’ya kızdı sanattan anlamazlar diye ; Karşıyakalılar Başkana kızdı sahamız yok daha sahasız toplanmak ne faide bize diye ; herkes birbirine kızdı anlayacağınız.Meğer seçim kampanyalarında kullandığı resimleri , Erol Atar çekmiş hayrına sonradan öğrendik , önceden bileydik vallahi bir şey demezdik ; hayırsız adamlarız vesselam.Tam bu saçmalık sona erdi derken…Başımıza şimdi de pelikan çıktı…Hayır huysuz hayvandır , çekip gitmez de gagalamaya kalkarsa yandık…
Bir de slogan uydurmuşlar: Pelikanlı KARŞIYAKALI…
Ata babalarımız Kurtuluş Savaşı sırasında , İzmir'den  Ankara'ya gidiş gelişlerinde , "BİZ KARŞIYAKALIYIZ" derlermiş , Kuvvacı olduğu anlaşılsın diye.Parola yani.Karşıyakalı isen Kuvvacısın.Dedemdeki öngörüye bak , bir de Cevat Bey'in ufkuna...


Biri bizim Cevat Bey ‘i durdurabilir mi lütfen?

7 Aralık 2010 Salı

NASIL GELDİYSEM



Bir çay bahçesi ki , geçmişten çıkıp gelen istasyon;


anıları yükleyip ki anılar hiç yaşlanmaz iken , saçlara düşen 

akların tanığı oldu. Nasıl , ilk gün yani daha Ondördünde 

girdiysem buraya öyle yaşıyorum.Kitaplar – sigaram- çay ve 


ben. Bunca zamanda eklenen tek şey , Türk Kahvesi oldu masanın 

dördüncü ayağı olarak. Muhtemelen , bir gün girdiğim gibi 

çıkacağım buradan; kitaplar , sigara , çay  ve belki kahve tutacak 

 dört  ucundan birden…

İçinde ben…

Görsel : Argiris Zafeiridis

28 Kasım 2010 Pazar

MİMİNE BANDIM...




Yaaaaa ; sen gidip gidip milletin yazılarına yorum yazar mısın?Dürter misin insanları...
Bu kadarı ile yetinmez  , bir de kalkıp  o kırmızılı kediye takılıp Ebrulinin postunu birbirine katarak yapar mısın bunu ?
Al bakalım uğraş şimdi , ortaokul ( gerçi artık kalmadı ama bizim zamanımızda vardı) zamanında o cicili bicili rengarenk , anket-günlük defterlerindeki anketler tadındaki "şey"le.
Asıl felaket , bu MİM denen "şey"in ,  kendisini arı maya (çizgi film karakteri oluyor ) zanneden "birisi"nin iştahını fena halde kabartıp , elindeki dokuz tane "şey" den bahsetmesi oldu.
Yorumu okuduğum anda burnuma MAGNUM dayanmış gibi hissettim kendimi.Dondurma olanı değil , "Kirli Harry"'nin taşıyıp sağda solda ikide bir kullandığından.Neyse , verdim cevapları beğenen beğenir beğenmeyen mavra yaptığımı düşünebilir.(Kesinlikle haklı)

EN SEVDİĞİM KELİME     : BİLİYORUM kelimesine bayılırım.Ben kullandığım sürece tabii.Aslında asıl sevdiğim şey ,  doğru olduğunu bildikleri için insanların suratında oluşan sinirlerinin bozulduğunu gösteren kas(ıl)madan mütevellit yüz hareketleri.Malumatfuruşluğun bu yanını pek bir severim.Sinir bozucu bir durumdur.

EN SEVMEDİĞİM KELİME : YANILIYORSUN...Duymaktan rahatsız olurum elbette...Ben yanılacağım ha , benn...Bennn yanılacağım...Canına mı susadın eyy fani...

BENİ NE HEYECANLANDIRIR  : Sokakta yürürken dalgın dalgın ve ellerim cebimde , tam karşıdan kollarını bana doğru açmış  , uzun bacaklı , uzun boylu , güzeller güzeli , gerçek sarışın bir  Slav Kadınının geliyor oluşu...

HEYECANIMI NE SÖNDÜRÜR  : Sokakta yürürken dalgın dalgın ve ellerim ceplerimde , tam karşıdan kollarını açmış gelen , uzun bacaklı , uzun boylu , güzeller güzeli , gerçk sarışın Slav Kadınının ; benim yanımdan geçip , nereden çıktığını anlayamadığım ve fakat bir an tam arkamda biten , uzun boylu , uzun bacaklı , dar kalçalı , yakışıklı ve esmer bir TÜRK DELİKANLISINA sarılması...

EN SEVDİĞİM SES                       : Para sayma makinasının sesi.( Ödeme bana yapılacağı sürece tabii)

EN SEVMEDİĞİM SES                  : Hesap isteyen garsonun sesi.(Bir kere de müesseseden ikram bu akşam beyefendi desenize be kardeşim )

YAPMAK İSTEDİĞİNİZ MESLEK : Kelle söğüşçülük...( Ciddiyim ; geçenlerde arkadaşım alırken biraz geyik yaptık adamla.Yahu bir gecede kazandığı para bizimkinden fazla.Ki ben kelle söğüş sevmem)

HANGİ DOĞAL YETENEĞE SAHİP OLMAK İSTERDİNİZ : Yiyip yiyip kilo almamayı , içip içip sarhoş olmamayı...

KENDİNİZ OLMAK İSTEMESEYDİNİZ KİM OLMAK İSTERDİNİZ : AJDAR ...( Şaka yapmıyorum; adamdaki özgüven muhtemelen gerizekalı olmasına dayanıyor diyeceğim ama makina mühendisi olduğuna göre gerizekalı değil.O zamanm hep birlikte :O  ne özgüven be kardeşim.Bende gramı yok.

SİZE EN FAZLA ZEVK VEREN KÖTÜ HUYUNUZ : Burada mı???? Hayır benim için sorun yok ta...Gazetelerin birinci sayfasını süsleriz...


KAHRAMANIM           : MISTER NO...Vallahi , postum bile var...

ŞU ANKİ RUH HALİNİZ          : I WANNA KILL BOTH OF THEM!!!! (Beni mim leyen o iki şahıs için)




HAYAT FELSEFENİZİ HANGİ SLOGAN ÖZETLER : Alman Felsefecilerin tamamından uzak durun.Hepsi manyak bunların.

MUTLULUK RÜYANIZ NEDİR : Yatağa başımı koyup gözlerimi kapattığım andan başlayıp , sabah uyandığım ana kadar kesintisiz devam eden sevişgen bir rüya...

MUTSUZLUĞUN TANIMI       : İç sahada yenilmekte olan  KARŞIYAKA'nın maçını tribün yada salonda izliyor olmak.Deplasman problem değil yenilebilirler.( Karşıyakaaa ayıp sanaa , birazcık oynasanaaaa; GAZCI İÇİN , GODE İÇİN , BİZİM İÇİN OYNASANAAAA)


ÖLMÜŞÜM VE CENNETE GİTMİŞİM (BENN Mİİ???) ALLAH BABA DA ALMIŞ KARŞISINA BENİ ; NE DEMESİNİ İSTER MİŞİM : Şimdi ne demesini isteyeceğim konusunda bir şey diyemem ama NELER DİYEBİLECEĞİNİ  TAHMİN EDEBİLİYORUM :
Bir kaçı aşağıda :   

                      - Tutun şunu  , yine kaçak girmiş!!!
                     - (Kulağıma doğru eğilip,fısıldayarak ama alaycı bir    tonda ) Şimdi de sıkıyorsa  şüphe etsene...
                  - (Eliyle , tüm cennetin ırmak ve vadilerini , hurileri gösterip ) Bak , akıllı uslu adam   olsaydın , lafımı sözümü dinleseydin , bütün bunlar senin-di...(Kapıda pis pis sırıtarak bana bakan zebanilere dönüp) Hadi alın götürün şu serseriyi cehennemin en bi dibine... 

BİTTİ...

23 Kasım 2010 Salı

ALICAZZZ BU MAÇIII






From: cem zeren <cemzer@yahoo.com>
To: ksklist@yahoogroups.com
Sent: Tue, November 23, 2010 8:21:21 PM
Subject: [KSKList] Fréquence: 10969 - Pol: H - SR: 3124 3/4

Signal çok güçlü. Rumca sunumla veriyorlar. Seyirci neredeyse hiç yok. Yeşil forma ile oynuyoruz. İlk yarıyı 44 36 geride kapadık...</DIV>  </DIV> 10 derece, hotbird ve digiturk uydularının tam ortası. çanağınızı biraz sağa ya da sola çevirerek bulabilirsiniz. Devre arasında signal var... Devre arasında bizde olduğu gibi çocuklar top oynuyor.</DIV>  </DIV> Çanağınız deniz tarafına bakıyordur. Hotbird'ü görüyorsanız sağa, digitürkü görüyorsanız sola çevirerek bulabilirsiniz. Fazla çevirmeyin 1 cm çevirmek yeter. yada lnb'nin yerini biraz kaydırın. Hotbird izleyenler sola, digitürk izleyenler sağa kaydırsın. yarım santim yeterli olur. sağ-solu, çanağın arkasında olduğunuzu varsayarak söylüyorum...</DIV>  </DIV> Alacağız bu maçı.  






Şimdi bu mail de ne diyebilirsiniz…Herşey bizim Basketbol takımının (Karşıyaka’nın ), geçen sezon lig 6. sı olması ile başladı.Uzun zaman olmuştu Avrupa Kupalarına katılmayalı.Gazozuna bile olsa önemli değildi.Kulüp sıkışık , kaynaklar futbol takımına harcanıyor kimin umurunda.Hala , eski usul semt takımı olabilme özelliğimizin de etkisi ile öyle bir baskı kuruldu ki ( katılmamayı aklınızdan bile geçirmeyin mealinde) yönetim itiraz edemedi ve Eurochallenge Cup’a katılacağını açıkladı.Rakipler belli oldu ilk turda Hollanda takımını iki maçı da kazanarak eledik.Sonra grup kuraları çekildi ve iki adet Kıbrıs Rum takımı çıktı karşımıza.Bir adet te Hırvat takımı.İlk maç bayramın ilk günü Hırvat Zadar ile oynandı ve yendik.Salon doluydu ağzına kadar.İkinci maç , zayıf olan Eta isimli Rum takımıyla idi.Tur atlamak için bu maçı deplasmanda kazanmamız gerekliydi.Buraya kadar herşey normal.Anormal kısmı bundan sonra başladı.Bizim bir mail grubumuz var.Yaş ortalaması sayemizde (!) epey yüksektir.Daha önce bir şekilde keşfettiğimiz uydu yayınlarında , bir kanalın naklen yayını olmasa bile görüntüleri geçtikleri besleme kanallarını ince bir ayar ile yakalarsan , yayını izleyebilme metodu.Tabii Eta maçı , canlı falan yayınlanmadığı ve yayınlansa bile bu yayını satın alıp ta burada yayınlayacak kanal olmadığı için iş başa düştü.İlk gelen iletiler , abiler bu işe el atın şeklindeydi.Ki bu işin uzmanı da Cem Zeren isimli nev’i şahsına münhasır kardeşimizdir.Kendisi uluslararası bir sigorta şirketinin 3 dil bilen Bölge Müdürü olmasının dışında Karşıyakalıdır ki deliliğinin boyutlarını anlatmaya yeterli olması gerektiğini düşünüyorum.Sonuçta Cem , işten erken geldiği gibi , manuel (yani el ile ) ne yaptı etti işte o besleme kanalı denilen kanalı bir şekilde buldu ; maçı canlı izlemeye başladı ve bununla da kalmadı , yoğun talep üzerine yayını nasıl yakalayacaklarını işte bu yukarıdaki ileti ile tüm Karşıyaka camiasına ilan etti.
Yok biz hakikaten normal değiliz…
Maçı kazandık…18 sayı geriye düşmeyi becerip ondan sonra da son 4 dakikada 23-1 gibi bir seri yakalayıp kazandık hem de.Ben ,  Fiba’nın canlı yayın sitesinden istatistik bilgi olarak takip ettim maçı.Kırmızı Çizmeli Kedi voodoo yaptı ; ben amuda kalktım üstüne 4 tane sigara içtim son 4 dakikada.Bildiğim tüm küfürleri saydırdım istatistikleri giren elemana geç girme ulannn şunları diye.Dilaltı aldım.Ama Cem kafadan yazmıştı;alacağız bu maçı diye…Şimdi siz , Cem’in o tribündeki halini görmediğiniz için tahayyül edemezsiniz tabii.Umarım bir gün gösterebilme şansım olur.
Pazar günü , Muğla yollarındayız.Saha kapanma cezamız olduğu için , Denizlispor ile olan futbol takımının maçı Muğla’ya alındı.Ne güzel değil mi?Adamlara 149 km bize 274 .Ne o güya kendi sahamızada maç.
Hayır tribünlerde bir şey olmadı ; sadece protokolde bizimkiler Samsunspor Başkanını edepsizlik yapıyor diye biraz(!) silkelemişler.Tribün olayı diye kapatma geldi sahaya.Neyse , bu taraflarda iseniz , Aydın-Muğla istikametinde  , dari dari dari diye korna çalarak giden araçlar gördüğünüzde şaşırmayın içinde “BİZ” varız.

22 Kasım 2010 Pazartesi

YOLLARDA


GİDİŞ :

Arka koltukta zihnin , elinde defter-i kebirin.Kulağına , alacak-verecek hesabını fısıldıyor.Unutmak ile nisyan belleğin ; kelime kelime  silmek için yıllarını harcadığın anıların suflecisi.

Durmaya zamanın yok , yetişmen gereken bir  menzil var.
Durabilsen , çaya şeker yapıp , eriteceksin hepsini ve arka koltuktaki yolcuya yol vereceksin.




DÖNÜŞ
Menzile varmanın mı yoksa yükü menzile bırakmış olmanın rahatlığı mı bilinmez;miskinlik çöker üstüne.Ne arka koltukta yolcu ve defter kalmıştır artık nisyan  malulu bir bellek. Bir tonluk aracın ve lastiklerin altında ezilen asfaltın yumuşak hamur kıvamı  bedenine geçer gevşersin direksiyonda.Tatlı mahmur , yapışır göz kapaklarına pamuk helva kıvamında; kahve çeker canın , burun deliklerin telvelenir.Mola yeri ararsın , dönüş yolunun keyfi karışsın sigarana istersin; yüksüz tasasız. 

GÖRSEL : DEVİANART

15 Kasım 2010 Pazartesi

KIYIMSIZ GÜNAYDIN




Şimdi , yanımda uyurken sen ,


küçük minik salyan dudağından uç vermişken ,


saçların , gözlerinin üstüne düşmüş,

yastığın izi yanağında , 

kırmızı sıra sıra izler oluşturmuşken;


ve sırtın , vücuduma dayanmış , 

kabuslardan korusun diye.


Ben nasıl kıyarım  günaydın demek için  ,


öperim seni?

12 Kasım 2010 Cuma

BEHZAT Ç : BİR CİNAYETÇİNİN VE ANKARA’NIN ANATOMİSİ

Gecenin bir saati , Ankara dönüşü...Yol ve rüya-kabus karışık geçen 48 saatlik yolculuğun - kafada bin tane görüntü , kitap sayfalarına karıştı ; uyudum mu , kitap mı okudum yoksa öndeki koltuğun arkasındaki küçük ekranda beliren filmin görüntüleri seslerine karışıp kulaklıktan öztaki boruma aktı da ben gözlerim kapalı rüya niyetine halüsinasyon mu gördüm bilmiyorum-  yorgunluğu ile oturdum ekran başına , pazartesi gecesi.
Televizyon ile ilgisi ve alakası aşağı yukarı bir yıldır tamamen değilse de epey kesilmiş birisi olarak , sektirmiyorum bu diziyi.Başladığından beri diyelim bu sektirmeme işine olsun bitsin.(Bir kılı diğer kılına , tacizde bile bulunmayan bir adam oldum çıktım son bir yıldır televizyon konusunda...Evde fuzuli yer işgalcisi muamelesi görüyor alet.)
BEHZAT Ç. : Şimdi siz , bu karikatür tip te nereden çıktı diyebilirsiniz; ben çok gördüm  bu tiplerden...Hatta daha karikatür ve daha şiddet dolu olanlarını.GECE ALEMİNİN dibine batmış , bar pavyonu evden çıkarken giydikleri ceket gibi giyen , "ESKİ USUL" polistir hepsi : Gelemezler o  yeni model sorgu tekniklerine.Bildikleri yöntem bellidir:Şıpınişi tek bakış fırlatırlar suç mahalline ve mağdura , çözerler herşeyi.Geriye , zanlının da bunu kabul etmesi kalır.
Sorgu odasına bile girmeden , daha zanlı Emniyetin koridorlarına ilk adımını atar atmaz , hisseder soluklarını;odaya girdiği anda  Azraili kanlı-canlı karşısında görür , Behzat'ların gözüne baktığında.Ete gelmiş Azrail bakışı yerleşmiştir gözlerine.Buradan ya itiraf eder , çıkarsın ya da...Cehennemi Azrail ile yaşarsın.İnanışları : "Azrailini  karşısında gören zanlının , dili , dizi , eklem bağları ne varsa artık , kıkırdak dokusundan çözülüverir"dir.





   Sınırda yaşarlar  ceset kan , irin dolu dünyalarında ve sınırda yaşatırlar , kim girerse açık kapıdan.
Behzat Ç ; farkındalığında olmadığı daha doğrusu farkındalığını umursamadığı "Nihilizm"i ile farklılaşıyor.Emniyetin mavi-beyaz renk ve telsiz sesine batmış koridorlarında dolanıyor nihilizmi.Özelindeki çalkantıları (kızının ölümü , eşinden boşanması ; gençliğinde sevdiği kadının geçmişten taşması ve bir şekilde bulaşması hayatına v.b.) , Cinayetin karanlığı derken...Araba kullanmayı toroslarda öğrenmişken , yeni model araçların lüksü rahatsız eder onları.Cinayette açtıkları gözleri başka bir şey görmez.Huzur ve sakinlik rahatsız eder , ceset , kan , irine batmış bünyelerini.
Cinayet Masası ayrık durur diğer masalardan;Altındağlı'dır cinayet Ankara'da ; İzmir'de Tepecikli , İstanbul'da Aksaraylı yada Tarlabaşılı.Narkotik bohemdir ; G.O.P lu , Etilerli , Alsancaklıdır.(Bakmayın Dolapdere'de ,Çinçin'de , Tenekeli Mahalle'de stılıyor olmasına, bohemdir uyuşturucu.)Organize , devlettir ya o yüzden lacivert takım elbise ile dolaşır sokaklarda.Bürokrattır yani.
Ve avam isen , sokağa inmeden bilgi alamaz , bilgi toplayamazsın.Bilgi sokağı , bilgi geceyi sever. Geceler ise , kan -alkol-kusmuk karışımı ;araba farlarının iki dirhem , müziğin üç kaşık , şehvetin avuç avuç atıldığı.Bunlar sana bulaştı mı yada sen onlara bulaştın mı :Alışırsın , adına ALEM  denilene.
Neden sokak ve neden gece ? Çünkü bizim cinayetlerimiz Amerikanvari değildir de ondan.Genellikle sıradan ,  bazen saçma sapan ama çokça akılsızca sebepleri vardır."Seri katillerimiz , ikinci cinayetten sonra ya memleketlerine kaçar yada askerlik arkadaşına"
( Sevil Atasoy – Adli Tıp Kurumu eski Başkanı ) . Katilliği tescillenmiş ama seriliği tartışılan insanların eseridir hepsi.Ve bu serileri konuşturmak için telsizin arkasının suratlarına inmesi yeterlidir.Buna alışmış bir BEHZAT Ç. taifesine siz istediğiniz kadar başka yöntemleri öğretmeye çalışın , kaşlarının altından dik dik bakarlar size...İçlerinden de değil alenen , açık açık SİKTİR i yersiniz.
Diziyi izlerken gezdikleri mekanlara bakıyorum , daha merdivenlerinden inmeye başladıkları anda tanıyorum.Hatta , son izlediğim bölümde , mekanın sahibi DOKTOR ( Lakabı tabii ) , figüran olmuş , bölüm oyuncularından birisi ile kons (konsomasyonun kısaltılmışı) yapan müşteriyi canlandırıyordu.Enteresan adamdır DOKTOR...Enteresanlığı da rol kesmesinden belli zaten.Bir de , güya mekan sahibini oynayan oyuncuyu görün.İkisini yanyana getirin kimse DOKTOR'un mekanın patronu olduğuna inanmaz.KAlmadı zaten o tipte patron:Takım elbiseleri İtalyan değilse de piyasanın en sağlamındandır ; traşlı yüzlere losyon dökülmeden geceye çıkmazlar;eskisi gibi göbekler 5 metre önden gitmez,İstanbul şivesi ile konuşurlar(genellikle).Kızlar da artık , Anadolu'nun bilmem neresindeki kasabadan çıkmamıştır , esmer değil beyaz tenli ve caniiim derler.Sanatçıların yerini revüler ve direk dansları aldı.
Gezdikleri sokaklar , bastıkları mekanlar , tiplemeler , polisler ...

Tanıdık , bildik...
Bir gün bir fotoğraf görürsünüz , içiniz cızzz eder.Fotoğrafı çeken elbette içinizin cızzz edeceğini düşünmemiştir çekerken , sizin gördüğünüz gibi görmez ki o "an"ı...Diziyi izlerken , cızz lanmıyor içim yada burulmuyor ama dile kolay , 20 senem geçti Ankara'da...Eğer hala orada yaşıyor olsa idim , diziyi izlerken aynı tadı alır mıydım diye sordum kendime:Hayır almazdım...İçselleştiremezdim çünkü.BEHZAT Ç. ile  geceleri içerken ekranda gördüğüm tipoloji üzerine kafa yorar mıydım ?...Ben muhtemelen diziyi de izlemezdim ki ; ekrana göz ucu ile bakar , geçer giderdim.Zaten yaşıyor olurdum , dizisine kim aldırır?.
Dizi , EMRAH SERBES'in , "Her temas iz bırakır" ve "Son Harfiyat" kitaplarından senaryolaştırılmış.Kitap ile çok ta alakası kaldığını sanmıyorum ama yine de iki kitabı da bulup okumakta fayda var.Bu kadar yaşama ayrık duran tipleri yaratmak kolay iş değilgezmişliği vardır mutlaka gecelerde ; Behzat'larla geceye karışmadan önce yolluk almışlığı da.

* ( Sevil Atasoy – Adli Tıp Kurumu eski Başkanı )

10 Kasım 2010 Çarşamba

10

   


 Çocukluğumdan itibaren,On Kasım’larda,bize en çok gösterilen siyah beyaz fotoğrafı geliyor aklıma…Gözleri kapalı;saçları düzenli bir şekilde taranmış ve yüzü tertemiz.
cenaze öncesi yapılan düzenleme midir yoksa gerçekten görünen hali midir bilmiyorum.
Çocukluğumun On Kasımları siren sesleri ve sokak ortasında durakalan insan resimleri ile dolu.Yol ortasında duran araçlar,aralıksız basılan kornalar,selama duran polis yada askerler, başları önde sivil vatandaşlar;bir tek,çocuklar ne olduğunu anlamaya çalışırlar,ellerini tuttukları annelerinin yada babalarının yüzlerine bakarak.
      Bu görüntüler seneler sonra,propaganda aracı oldu bir kesim için.Yıllar sonra,üniversite dönemlerinde  duymaya başladığım bir “putlaştırma” lafının görsel destekleyicisi yapıldı.İlk başlarda ilginç geliyordu;lise ve öncesi dönemlerin o kasvetli,ağır ve boğucu törenlerini düşündükçe.Bir türlü içselleştirilemeyen saygı gösterileri ve üstelik ne lanet aydır  Kasım ayı;soğuk,yağmur ve genelde kapalı kasvetli havası olan.Oysa içselleştirilemeyen,O ve düşüncesi değil, törenlerin soğukluğu idi.Anıların yada anmanın protokole bağlanması , protokollerin sıkıcılığını kat be kat arttırdığını düşünüyorum.
İkisi birleştiğinde,püsküllü sıkıntı sarardı içimizi…Yıllar sonra o “putlaştırma” kelimesi ortalıkta dolanırken,aslında kasvetli olan Kasım mıydı yoksa 10 Kasım mı düşünmemek elde değil…
     Hadi,senelerce diyelim ki bürokratik cambazlığın etkisi ile “putlaştırıldı”.İnsanları sıkan (sıktığı sanılan) ve gereksiz (olduğu sanılan ) bir gün haline getirildi;ama peki o zaman, son 10 yıldır belki 15 yıldır neden insanlar yürekten her On Kasım’da,başlarını yine 9.05 te önlerine eğiyorlar?Ve bu her öne eğiş sonrası bu sefer,o “putlaştırma” lafını edenlerin içleri daralıyor? Bu kadar mı korkulur bir ölüden yada bu kadar mı nefret edilir? Ne bitmez bir hesaplaşmadır ki bu her On Kasım’da içleri daralır?
   Eli kanlı diktatör diyemedikleri için,literatüre sığınıyorlar (Kemalist Diktatörlük) yakıştırması ile.Dönemi içinde değerlendirmedikleri bir çok olgu ve olayı göz ardı edip, “Ne var ki bunda canım,dönemin siyasi anlayışı bu idi “deyip kullanıyorlar o “Diktatörlük” lafını…Şark kurnazlığı akıyor her taraflarından.Gücünü acaba o gözlerin yeniden açılamayacak olmasından mı alıyor bu insanlar? Tarih,(Dönemdaşı diktatör/ler görmemiş olsa) belki  inanabilir mi sanıyorlar?
   Sıkıntıları hep bitmemiş bir hesaplaşma.Öyle bir hesaplaşma ki,asıl can düşmanları olması gerekenlerle bile zamanında ittifak yaptırtabilecek türden.Birinci mecliste yer alan ikinci gruba bir bakın,kimler kimlerle omuz omuza idi ne demek istediğimi anlarsınız.
Lider yaratma çabalarının,bu liderleri ulusa önder-mişçesine yutturma çabalarının altında yatan ne olabilir başka?Devrimciliğin zorluğu,kadim düzen ve kadim yapılara başkaldırmaktır.Kadim olanın,bugün yeni gibi ortaya çıkmasının sebebi de acaba o resimde saklı olabilir mi?
Oysa unuttukları yada anlamak istemedikleri şey,o resimde gördükleri gücün,savaş ile kan ile sınanmış olması değil sadece.Kendinden vazgeçmiş serdengeçti gözüpekliğinde geçen yaşamının,aynı zamanda bugün Anıtkabir’i gezerken kişisel eşyalarının yer aldığı müzede sergilenen,satır altları kırmızı kalem ile çizilmiş,yanlarına notlar alınmış kitaplarda saklı olması.O can pazarına dönen günlerde bile,ruhunu adadığı toprakları,o toprakların insanlarını anlayabilmek için dünyayı anlamak adına,okumaktan ve araştırmaktan bir an vazgeçmemiş olmasında yatıyor.O’nu koruyan,basit köstekli bir saatti sadece.Başka bir güç yada ilahilik değil.Kişisel eşyalarının sadeliğinin yanında şıklığı,kendi tasarımı giysiler oluşu da bir başka sebep olamaz mı insanların içselleştirebilmesinde?Denize girerken mayolu resimlerinde,gülümseyişine hiç baktınız mı?Orta yaşlı bir  aile babası,torunları ile şakalaşmıyor mu o resimlerde?
   O resme bakıp gördükleri ve  rahatsız oldukları ne varsa,bugün insanların vicdanlarında da yer alıyor olması ve onların bunu biliyor,duyumsuyor olması  olabilir mi?Tam her şeyi ele geçirdiklerini sandıkları anda bile en güvendikleri kesimlerden,vicdanların itirazlarının yükseliyor olması?Ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar,en olmadık anda yüzlerine çarpan bu şekildeki bir kaybedişin hırçınlığı mıdır yaşadıkları?Kimbilir…Belki… 
On Kasım’lar kasvetli evet,ama benim için sadece Kasım ayı olmasından kaynaklanmıyor.Resme bakıyorum;birilerinin sıkıntısının ve öfkesinin sebebini anlıyorum:
  Ötekileştirmenin , cepheleştirmenin , cepheleş-menin gelip dayanıp durduğu yer “O”.Bir türlü aşamadıkları yüksek duvar.Etrafından dolanmayı denedikçe bitmeyen,tırmanmaya uğraştıkça,bitiremedikleri bir duvar.Önderlikten de öte,bu durum.
  Onlar için de bu kasvete,kafalarındaki kadim değişmez ile yeni birbirine karışıyor.Yeninin bu kadar yakınlarında olmasının rahatsızlığı ile,üşüyorlar.İliklerine,kemiklerine kadar.Öfkeleniyorlar…Bir türlü bitiremedikleri hesaplaşmalarının öfkesi…
Resme yeniden bakıyorum:Huzur…Hesapları geride bırakan bir huzur…   

İzmir İzmir Kent Kültür Ve Sanat Dergisi 10 Kasım özel sayısında yayınlanmıştır.

5 Kasım 2010 Cuma

DÖNÜŞÜMLER SEVGİYE-ÖYKÜ KİTABI (İLHAN DOĞRUYOL)

  

 Hepimizin yaşamında ustaları vardır…Küçüklüğümüzden başlar bu ustalar hayatlarımıza mühür vurmaya. Varlıkları derin iz bırakır.

  İlhan Doğruyol da , yaşamımda iz bırakan , kitaplardan oluşan bu okyanustaki yolculuğuma başlarken , yardımcı olan ilk kılavuz kaptanlarımdandır.Lise yıllarımın sonlarında tanışabildim.Evimizin bulunduğu  , Karşıyaka  Ticaret Lisesi ve Karşıyaka Lisesi’nin arka duvarının baktığı sokak ile  Ticaret Lisesi’ne çıkan sokağın kesiştiği köşedeki , küçük dükkanda başlayan eski kitapçılık serüveninin , henüz başlangıcında iken.
 
  Sokağa kadar yayılan kitabın kendine has kokusu , rafların düzenliliği ve dingin yüz hatları hemen dikkatimi çekmişti. Taşınmaya çalışıyordu.Kaldırıma yerleştirdiği kitapları içeri alıyor tek tek ve raflara diziyordu.Nevzat Amcadan sonra , sonunda yeni bir eski kitapçımız daha olmuştu.
Böyle başladı tanışıklığımız ve O Muğla’ya yerleşene  ben de Üniversiteyi bitirip yerleşmeye karar verdiğim Ankara’dan eskisinden daha az gelip gitmeye başlayana  kadar ,  devam etti.Bizim ilişkimiz , müşteri-satıcı ilişkisinin dışında gelişmişti. Dükkanı bütün gün bana bırakıp gittiği oluyordu İlhan Abi’nin.Raflarda kategorisine göre dizilmiş bir dünya kitap arasında kendimi kaybediyordum.O dönemde piyasada bulma şansım olmayan bir çok klasiği , kendi kitaplığından çıkarıp okumamı sağlamıştı.O’nun için , oraya gelenler sadece kitap satılacak müşteri değil , ortak yada farklı hayallerin ve kitaplardan oluşan büyük bir dünyanın birlikte yol aldığı yolcuları idi.İyi bir kitap okuyucusu ile karşılaşmışsa , kitaplar ve yazarlar üzerine saatlerce sohbet etmekten sıkılmazdı.Karşısındaki kişinin yaşı değil dünyasının genişliği önemliydi.Böyle olmasa aramızda 10 küsurdan fazla  yaş farkı varken , benimle niye ilgilenecekti ki.?
 
  İlhan Doğruyol , o yıllarda ucundan da olsa tanık olduğum yazın dünyasındaki yolculuğunu , Muğla’ya yerleştikten sonra ilerletmiş , 2007 Yunus Nadi Öykü Ödülünü kazanmaya vardırmıştı .Tüm zamanını ve enerjisini de yazın çabasına vererek yaptı bunu .Ve sonunda , Karşıyaka Lisesi öğrencisi , Dokuz Eylül Üniversitesi İnşaat Mühendisliği bölümü  mezunu , eski kitapçı  , edebiyatçı ve benim ustalarımdan sayılan İlhan Doğruyol , ödül alan ”Dönüşümler Sevgiye” isimli kısa öykü kitabını , Hayal Yayıncılık’tan yayınlatabildi.Yayınlatabildi çünkü bu ülkede en zor iştir edebiyat eseri yayınlatmak.Hele bir de , yazın dünyasının en zor ve en teknik alanında kalem oynatıyorsanız daha da zordur..

   Kısa Öykü , yazının en zor alanıdır.Alabildiğine teknik ve birikim , sözcük kullanımı , cümle bilgisi gerektirir.Gözlemci olmak zorundasınızdır çünkü kısa öykü , yaşamın tam içindedir.Gözlem de yeterli kalmaz ,  gözlemlerinizi aktarabilmek te başka beceri ister.Yeteneğin , çok çalışma ile birleştiği alandır .Aynı zamanda , Türk Edebiyatı’nın da , Geleneksel sözlü edebiyatımıza en fazla yaklaştığı alandır.Anlatım sanatının , kaleme aktarılmış hali denebilir.Kaynağını İnsandan , yaşamın tam ortasından alır.Böyle olmasaydı , Sait Faik , Yusuf Atılgan , Ömer Seyfettin ,Balıkçı  olabilir miydi?.

   İlhan Doğruyol ,  gündelik yaşamdan biriktirdiği insan manzalarını , olumlu olumsuz insan durumlarını  sevgiye dönüştürebilmenin , yollarını anlattığı öykülerden oluşturmuş kitabını.”Mektup” ta , ilk ve saf sevgiyi ; “Devren Kiralık” ta , hepimizin meslek yaşamımıza başlarken erek edindiğimiz ama daha sonra unuttuğumuz , unutturulmasına sebep olduğumuz meslek idealimizin , insana dair olan yanını ; “Mum Işığı”nda , yaşam denen canavarın aile , çocuk , eş gözetmeden bizi başkalaştırmasına , basit bir mum ışığının yansıttığı gölgeler eşliğinde karşı koymayı aile sevgisi ile nasıl başarabileceğimizi , “Filozofun Sevgisi”nde , sevgi ve aşkın anlamını sıralarken filozof , sevgi ve aşka dair herkesin mutlaka ekleyeceği bir cümlesi olduğunu anlatıyor.Anlatmakla kalmıyor içine de alıyor sizi.

 
     Kaynak insana dair ise ve yaşamın damarlarından çıkıyorsa , hangi yazın eseri sıkıcı olabilir ki? İlhan Doğruyol , yaşadığı şehri ve Karşıyaka’yı da unutmadan , öykülerinde ya konu başlığı açarak yada satır aralarında değinerek selamını da yolluyor Muğla’dan buralara.

   Öykülerin tamamı , yaşamın  kaynağından sevgiyi nasıl besleyebileceğimizin rehberliğini yapıyor. Yol haritası çıkarıyor bizlere. O’na göre , ne kadar kötü şartlar altında bulunursak bulunalım ; yaşama ne kadar öfkelenmiş ve çevremize bu öfkeyi yansıtıyor olursak olalım ; ne kadar yalnız hissedersek hissedelim kendimizi ; ne kadar yoksun kalmışsak kalalım aşka ; ne kadar aç olursak olalım bilgiye ; yanağa konan bir öpücük , basit ve göbekten gelen , içten ve gürültülü  bir kahkaha yada köy ekmeğinin sıcaklığı bile yeterli sevgiye dönüştürmek için tüm duygularımızı.

Denemeye değmez mi?...

(Karşıyaka Karşıyaka Kent Kültür Ve Sanat Dergisi,Eylül-Ekim 2010 27.sayısında yayınlandı . )

29 Ekim 2010 Cuma

BİR ŞEHİR











İnsan evladı olmayan bir şehir İstanbul...
İnsan evladı olan bir şehir bilen var mı aranızda ?



Yağmuru rüzgarı ,  yıkmak için esiyor , yağıyor...İnsandan acısını çıkarmaya saldırıyor sanki.


İnsan evladı olmayan bir şehir burası...Hacı Hüsrev'in dibi , Up Hill gökdelenleri ...Dolapdere'nin , dolabı Hacı Hüsrev ; deresi Recidence...Sokakları taksi dolu geceyarısından sonra...Kafaların dumanlandığı ruhların örselendiği bir yer...İnsan evladı değil buralar...Feriköy’ün arka sokakları , kurum ve yağmura batık ; iki karış mesafede komşunun penceresi ve sen de karışıyorsun tüm kavgalara , kahkahalara...İki sokak ötesi , Bomonti'nin seçkin(!) duvarları olan korunaklı lüks siteleri. Yan dairenin varlığı sadece dışarıdan görünen bir pencere .İnsan evladı olmayan şehrin , sıradan görünen mahallesi burası...

İnsan evladı olan bir şehir bilen var mı?…

Taksici : Abi , geçen akşam geçiyordum buradan ; köşede indi yolcu parayı aldım , kafayı öylesine çevirdim sol tarafa , zemin katın penceresindeki manzara : Adam yarı çıplak ve zenci , kanepede almış kucağına bir sarışın….Perdeler açık…Adam zenci , kadın sarışın…Tersi olsa ne olur = Adam sarışın kadın zenci…Erkek- kadın olması yetmez mi?.Peki , erkek-erkek olsa;kadın-kadın…?
İnsan evladı olmaz mı o zaman da ? Bir şehir bulun bana…İnsan evladı olsun…

27 Ekim 2010 Çarşamba

KAFEİNİN AŞKI




Telveye bulaştırdım dudaklarını ;

öpüşün tadı ve izi kalsın diye.

Boynumda ,

tüm gece boyunca

ve rüyamda , kahve de içebileyim

böyle : Yüreğin fincan olur belki

tüm bedenime… 

26 Ekim 2010 Salı

FAHRENHEID






Ara ara resmine bakıyorum , dayanabilecek miyim diye.


Kağıdın ateşe tutkusu dörtyüz ellibirdir.


Kaç saniye sürüyor , sıfırdan dörtyüz ellibire çıkması


hiç hesapladın mı?


Daha kronometre “sıfır”da iken , kağıda tur bindiriyorum.


Gözlerini gördüğüm anda.


21 Ekim 2010 Perşembe

BAY HİÇ KİMSE : İNSAN - FESTUS OKEY




Bir yargılama ki , tuhaf ve karanlık soruşturmalara bağlanmış durumda. Maktul ve mağduru : "BAY, HİÇ KİMSE" FESTUS OKEY

  Yaklaşık Üç yıl önce dövülerek katledildi. En kıyıcı ve vahşi yoldur döverek öldürmek. Çıplak ellerinizde gider canı maktulün. Saniye saniye , santim santim alırsınız yaşamı vücudundan. Kollarınız Azrail’in orağına dönüşür. Katilin, insan olmaması gerekir; en azından bitene kadar insan değildir. Sonrası meçhul.

Her cinayetin bir sebebi vardır; Bay Hiç Kimse’nin kaderini derisinin rengi belirledi. Fail "Bay Önyargı"ya göre,  derinin rengi başına gelecekler için yeterli bir sebepti. Oysa, bilselerdi Bay Hiç Kimsenin aslında genç bir futbol delisi olduğunu ve hayallerinin peşinden, bir gün büyük bir futbolcu olabilmek için, Dünya Metropolü diye övündükleri İstanbul’a geldiğini ; bilselerdi sadece ve sadece hayallerinin peşinde koştuğunu , suç ile ilgisi olmadığını , dururlar mıydı? Kimbilir; belki…

Bu gencecik Afro-İstanbul’lu , bir gece bir devlet kurumunun koridorlarında katledildi;Cellatları , kendilerini Tanrı sanan ceberrutların örgütünün sadece maaşlı çalışanı/ları idi.Cellatlar , ayaktan seçilir zaten , başların cellat olduğu görülmez;temiz kalmalıdır elleri.

Olay duyulduğunda , önce her zamanki inkar ve reddediş açıklamaları geldi ; ama maktulü de yok edemeyeceklerini bir türlü öğrenemedikleri için , bahane açıklamaları izledi devamını.Açıklama eşittir DEVLET bu topraklarda.Reddeden de ZINDIK…

Zındık sayısı çoksa , gerçekler saklanmaz , gelir ciğerinize çöker.O ciğer yürekli ise , kağnıdan farksız bürokratik yargı da çalışmaya başlar.

Mahkemeler adalet için değil , gerçeklerin adı “Saray” kendisi gecekondu olan binalarının karanlık koridorlarında , dosyaların tozu haline gelmesi için vardır.

Ve Bay Hiç Kimse iseniz , kaybedilmeye yeterli bir sebebiniz vardır ; dosya tozu olarak.

Yine kaybetmeye çalışıyorlar ve yine unutturmaya çalışıyorlar.

O bir “İNSAN” dı ; Adı olsun yada olmasın , İNSAN…Festus olarak okunsun yada okunmasın   önemi yok  , Birleşmiş Milletler  mülteci kimliğinde , isim hanesinde yazan harfler bütününün .İnsan denen canlı bir türe dahil olması yeterli.

Ve bugün , Bay Hiç Kimse , Festus mu değil mi ; ikamet adresi neresi ; medeni hali nedir ; aylık geliri ne kadar ; pek bir merak edesi var devletimizin.Onun gittiği yerde paraya gereksinimi kalmadı artık;kimlik derdi de yok…Siz sanığın kim olduğunu araştırın , maktulün değil.
Siz , cellada değil , başındakilere “Sanık ! Ayağa Kalk! “ diyebildiğiniz gün , Bay Hiç Kimse , gülümseyecek…Ve uykusuna dalacak…

16 Ekim 2010 Cumartesi

KONTROLSÜZ










ÖFKE KONTROLÜ SORUNUM VARMIŞ;


               İLK KEZ SESİM YÜKSEK ÇIKTIĞINDA DEDİ .


BENİM SORUNUM ÖFKE İLE DEĞİL ,KARDEŞİM ;


               APTALLIK  İLE.


PEKİ  , 

         SEN  BU KADAR APTAL OLMAK ZORUNDA MISIN ?

14 Ekim 2010 Perşembe

K










YAŞAMDAN KAÇTIM , KENDİME TUTUNDUM ; 


KENDİMDEN KAÇTIM , KELİMELERE SARILDIM .


KELİMELERİ (Mİ ) ALMA ( YIN ) ELİMDEN ; 



SESSİZ ÇIĞLIK ATMAYI BECEREMEM ,


KAYBOLURUM.

Etiketler

ADAM VAR (1) AFORİZMALAR (3) Akçay Günlüğü (1) ANLATI (17) ARTUNÇ BEYİN DEHŞETLİ SON GECESİ (1) BANA DAİR (12) BEN BİRİSİNİ ÖLDÜRDÜM (1) BERGAMA-1965 (1) BİLGİNİN VE SANATIN MÜLKİYETİ OLMAZ (1) BİR ADAM/GÖLGELER İÇİNDE (1) BİR ANLATI ÜZERİNE SERBEST SALINIMLI ( GECİKMİŞ) DÜŞÜNCELER (1) BİR MAYIS (1) BİR TANE (1) BİR YAZ GÜNÜ RAPSODİSİ (5) BİRİ/HEPSİ/HİÇBİRİ (1) BOSTANCI RECİİNİN OĞLU TAKSİCİ NUMAN (1) BRİ METREKAREDE HAVA VAR (1) BUGÜN ÇOK KÖTÜ BİR ŞEY OLACAK (1) BUNU GÖRÜYON MU (2) CELLAT (1) CİCİLERİ SEVELİM (1) CİNAYETİ GÖRDÜM AMA TANIK OLMAM (4) CLAIRE (8) ÇÜRÜK AŞK HİKAYESİ (1) DENEMECE (4) DENİZ MORALIGİL İMZA GÜNÜ (1) DERNEK (2) DOSYALARI HAVALANDIRMA ZAMANI (1) DÖNEN DÖNENE (1) DUYURU (7) DÜĞÜN (4) DÜŞ KAPISININ MANDALI: FANTASTİK EDEBİYAT (1) EDEBİYATA DAİR (52) EDERLEZİ (1) FARFARA TEYZENİN BİTMEK BİLMEZ EFSUNLARI (1) FUNDA ÖZŞENER (1) GAITASINI ÇIKARTMAK (1) GÖKDELENİN TEPESİNDEN DÜŞÜYORSAN DEBELENMEYECEKSİN (1) GÖRÜŞ/MEK (1) GÜNCEL (3) HUKUK (1) İBİŞE NASİHATLER (4) İDA RÜZGAR LESBOS (1) İHSAN OKTAY ANAR (1) İKİ FİLM BİRDEN (1) İZMİR FELSEFE GÜNLERİ (4) İZMİR KİTAP FUARI (1) KARŞIYAKA (1) KAYIP CÜZDAN HİKAYESİ (1) KEDİ KİTABEVİ (2) KELİME KELİME ANLAT DESELER (1) KENDİME DAİR (11) KİTAPLAR (2) Komünist Partisi (1) KORUYALIM (1) KUM TORBASI (1) KÜÇÜK BİR YANLIŞ ANLAMA (1) MAROON AĞLARINI ÖRÜYOR (1) MAROON IS NO:1 (1) MARTI ÇIĞLIĞI VE GAZETE VE... (2) Mektuba Bağlanmış rüya (1) MODERN ZAMAN VAKANÜVİSLERİ (1) OLDU MU BÖYLE OLACAK (1) ÖYKÜ (26) ÖYKÜ OKUDUM BUGÜN (1) PİTKİM VE SALYANGOZ KABUĞU (1) PRESTIGE (1) ROMAN YAZDIM (1) SADIK YEMNİ (1) SAVUN-MA (1) SENİ SEVİY... (1) SEVİŞGEN RÜYA (1) SIZINTILAR (6) SİNEMAYA DAİR (11) SON ÇALIŞMA (1) SÖYLEŞİ (1) SURATINA SURATINA (1) sürrealist mahallenin olmayan efkâr-ı umumiyyesi (6) ŞANSLI ADAM (1) ŞİİRİMSİ (23) TAM ŞU ANDA (1) TEHDİT EDİLDİM (1) TİYATRO (1) TOPRAK KEMİKLERİMİ ÇAĞIRINCA (1) Türk Yargıçları (1) YAŞAMA DAİR (65) YEMEK (1) Yol-Tütün-Yorgunluk (1) YUNAN USULÜ (1) ZAHİRİ HANIMIN TEFTİŞ GÜNLERİ (1) ZEHRİMİZ EŞİT; FARKIMIZ FİYATIMIZDA (1)